12 Eylül 2022
Kulaklarım uğulduyordu. Hiçbir şey duymuyordum sanki. Ben duyacağımı duymuştum çünkü. Ağızdan kolayca çıkabilen o sözler canımı bu denli nasıl yakabiliyordu? Söylemesi kolaydı ama yaşaması zordu. Hep böyle olmaz mıydı zaten? Birileri sana bir şey söylerdi. O sözlerin ne kadar ağır geldiğini, ne kadar can yaktığını umursamazdı. Sen bir şey yapamazdın o sözler karşısında. Ezilip giderdin, un ufak olurdun, parçalanırdın.
Evden bir hışımla çıktım. Nereye gittiğimi, ne yaptığımı bilmiyordum. Sadece ağlıyordum. Hiç olmadığı kadar yağmur yağıyordu. Bardaktan boşalırcasına... Belki de bulutlar yeryüzünde kalbi kırılan, canı yanan insanların acısına dayanamadıkları için ağlıyordu. Belki de bu kez benim içindi.
Hüznün yağmuru tüm çevremi sararken ben hayatı sorguluyordum. Hayat o kadar garipti ki bir saat öncesinde mutluyken bir saat sonrasında darmadağın olabiliyorduk. Belki de mutluluğun arkasında hep bir hüzün gizliydi de biz görememiştik. Göremeyince de mutluluğu gerçek sanmıştık ve hiç bitmeyeceğini düşünmüştük. Oysa bu dünyada her şey ölümlüydü. Her şey bir gün biterdi, son bulurdu. Her duygu insan içindi. Üzüntü, mutluluk, korku, şaşkınlık, acı, aşk... İnsan tüm duygularından bir şeyler öğrenirdi. Bu yüzden duygularımızı doya doya yaşamamız, hiçbir duygumuzu içimize bastırmamamız gerekiyordu.
Düşüncelerimin ardından yüzümü gökyüzüne çevirip yağmur damlalarının yüzüme düşmesine izin verdiğimde gözyaşlarım ve yağmur damlaları birbirine karıştı. Etraf sessizdi, tek ses yağmurdu. Bir de benim sessiz çığlıklarım... İçimdeki çığlığı dışarıya vursam ne olurdu? Deli mi derlerdi? Saygısız damgası mı vururlardı? Mahvolduğumu anlamazlar mıydı ya da anlayıp acırlar mıydı? Acınacak haldeydim. Gözlerim kıpkırmızıydı. Gözyaşlarım yağmura karışsa da ağladığım hâlâ belli oluyordu.
Dayanamıyordum, çok acıyordu. Ayrılık kolay şey miydi? Onları bir daha asla göremeyecek olmak kolay mıydı? Peki ya asla göremediğin birilerini kaybetmek? Bu ondan da beterdi ama Allah vardı. Allah varsa kaygı yoktu.
"Kaderinde ne varsa onu yaşarsın. Sen istesen de istemesen de her şey olacağına varır, değiştiremezsin. Bazen sadece yoluna bakman gerekir. Ne de olsa su akar ve mutlaka yolunu bulur. Sana düşen seni yoktan var edene sığınmak, dua etmek. Daha fazlasına gücün de yetmez zaten ve sakın unutma: Senin hayır bildiklerinde şer, şer bildiklerinde bir hayır vardır. " dedim kendi kendime ve biraz daha rahatlamaya çalıştım. Belki bir son yeni başlangıçları beraberinde getirirdi. Kendimi buna inandırmaya çalıştım. Biraz daha rahatladığımı hissettim o an ama hâlâ çok kötüydüm.
Ben düşüncelerimin kıyısında yüzerken ayaklarım beni sahile götürmüştü. Bir banka oturdum ıslak olmasını umursamadan. Biraz daha rahatlamış olsam da hıçkırıklarım dinmiyordu. Hâlâ ağlıyordum. Kafamın içinde aynı ses yankılanıp duruyordu, bir türlü susmuyordu. Bütün dünya üstüme üstüme geliyordu sanki.
Denizin dalgaları ayrı bir hırçındı bugün. Belki birine sinirlenmiş, birine kırılmıştı. Ondandı belki de bu dalgaların sebebi. Kim bilir belki de bir balıkla yolları ayrılmıştı. Balık ölmüştü, deniz de bunun yasını tutuyordu. Sinirliydi çünkü o balıkla hiç konuşamamıştı, onu görememişti. Sadece balık o denizde yaşıyordu, deniz ile başka hiçbir bağı yoktu.
Denizin hikayesini kendime benzettim o an ya da hikayeyi kendime uyarladım. Bilmiyordum, anlamıyordum bu olanları. Sorguluyordum kendimi ama bir cevap bulamıyordum. Bir boşlukta gibiydim, nereye gitsem düşüyordum. Tutunacak bir dalım kalmamıştı. Tek dayanağım Rabbim'di, ondan başka kimim vardı ki? Ben böyle düşünedururken yanıma biri geliyordu. Gelen adama baktığımda göz göze geldik, o bakışlarını yere doğru çevirirken ben de gözlerimi ondan çektim. Kim bile bile günaha girmek isterdi ki?
"İyi misiniz?"
"İyi gibi mi görünüyorum?" diye istemeden tersledim. O an aklıma düşen anılarla ağlamam daha da şiddetlendi ve boğazımdan bir hıçkırık koptu. Bu sırada yanımdaki adam kendi kendine mırıldandı.
"Kız iyi değil Toprak. Bu da soru mu?"
Ben dediğini umursamazken "İyi görünmüyorsunuz." dedi endişeyle. "Sırılsıklam olmuşsunuz. Şu şemsiyeyi alır mısınız?"
Şemsiyeyi uzatırken dedikleriyle fark edebilmiştim sırılsıklam olduğumu. Eşarbım, feracem su içinde kalmıştı. Öyle bir haldeydim ki yağmurda ıslanmaya bayılan ben şu an yağmuru hissetmiyordum bile.
"Teşekkür ederim ama siz?" dedim mahcup bir ifadeyle.
"Ben yağmurda ıslanmayı severim, sorun olmaz yani."
"Peki," deyip adama gözlerimi değdirmeden şemsiyeyi aldım. "Az önce için kusuruma bakmayın. Ağladığım zaman biraz huysuz oluyorum da o yüzden istemeden tersledim sizi."
Başını iki yana sallayarak "Yok, önemli değil." dedi ve ekledi. "Anlatmak isterseniz dinleyebilirim sizi. Belki anlattıkça rahatlarsınız."
"Şuan anlatabileceğimi sanmıyorum." diye mırıldandım. Daha kendim bile olanları kavrayamamışken başka birine nasıl anlatabilirdim ki?
"Peki nasıl isterseniz." dedi anlayışla. "Unutmayın ki derdi veren dermanı da verir. Siz sabredin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir."
"Muhakkak." dedim burukça gülümseyerek. "Teşekkür ederim her şey için."
"Rica ederim." dedi ve sözüne devam etti. "Kendinize iyi bakın. Burada da daha fazla kalmayın. Zaten yeterince ıslanmışsınız, hasta olursunuz."
"Haklısınız. Ben de kalkayım o zaman."
Tam kalkıyordum ki başım döndü, gözüm karardı ve her yer karanlık...
***
Burnuma gelen kötü hastane kokusuyla gözlerimi zar zor açtım. Yanımda serumlarla ilgilenen bir Hemşire Hanım vardı. Zor bulduğum sesimle "Ne oldu bana?" diye sordum.
"Ufak bir bayılma geçirdiniz. Yarım saattir baygınsınız."
Ne, bir bayılma mı geçirmiştim? En son bir bankta ağladığımı ve biriyle konuştuğumu hatırlıyordum, sonrası yoktu. Muhtemelen gitmek isterken bayılmıştım.
"Saat kaç biliyor musunuz?"
Saatine baktı ve "Üçü çeyrek geçiyor." dedi.
Dediği an duraksadım. Evden çıktığımda saat on ikiye geliyordu. Üç saattir dışarıda mıydım yani? Zaman nasıl da akıp geçmişti, hiç fark etmemiştim. Sanki fark etmeye halim varmış gibi...
"Peki beni kim getirdi biliyor musunuz?" diye sordum merakla.
"Dışarıda sizi bekleyen bir beyefendi var, o getirdi. Serumu takmak için geldiğimde odadaydı ama sonra çıktı."
"Tamam teşekkürler."
"Ne demek, rica ederim." dedi ve ekledi.
"Serumunuz bitmiş, kolunuzu uzatın da çıkarayım."
Bir an duraksadı ve aklına gelenle devam etti.
"Ha bir de feraceniz de hep çamur olmuş. İsterseniz bir yakınınıza söyleyin de size temiz bir şeyler getirsin."
Tamam diyemedim o an, başımı salladım sadece. Serumu çıkardıktan sonra kayıt işlemleri için bilgilerimi aldı. Sonra odaya Doktor Hanım geldi, neden bayıldığımı anlamak için test yaptırmam gerektiğini söyledi ve kendimi nasıl hissettiğimi sordu. Başımın ağrıdığını söyledim. Doktor Hanım da bayılmadan sonra normal olduğunu, şu anlık endişelenecek bir şey olmadığını söyledi.
Test yaptırmak için odadan çıktığımızda beni sahilde konuştuğumuz beyefendi karşıladı. Oturduğu yerden kalkıp yanımıza geldi ve Doktor Hanım'a hitaben "Ne oldu? Neden bayılmış, ciddi bir şeyi var mı?" diye sordu. Sesinden saf bir endişe akıyordu. Kendime kızdım o an, benim yüzümden birisi boşu boşuna hastaneye kadar gelmiş, gereksiz yere endişelenmişti.
"Bilmiyoruz. Şimdi neden bayıldığını anlamak için test yaptıracağız. Testin sonucu çıktığında anlayacağız ciddi bir şey olup olmadığını. Eğer ciddi bir şey yoksa taburcu edeceğiz."
"Teşekkürler Doktor Hanım."
"Rica ederim, görevim yaptım sadece." dedi ve gülümsedi.
Yaklaşık bir saat sonra test bitti ve bayılmanın kalp, tansiyon gibi hastalıklarla alakası olmadığı, aşırı üzüntü ve stresten olduğu ortaya çıktı. Artık taburcu olabilirdim ama ilk önce bana temiz bir ferace getirmesi için birini aramalıydım. Kimi arayacaktım hiç bilmiyordum. Yakınım dediklerimin bana yıllarca söylediği yalanları düşündüm. Yaşadığım hayal kırıklığı tarif edilemezdi.
Bana ne olursa olsun kollarını açan, her zaman yanımda duran canım dostum Ebrar'ı aramalıydım belki de. O benim dosttan öte kardeşimdi. Birbirimizin her şeyini bilirdik. Bir sıkıntımız olduğunda ilk birbirimize gelir, birbirimize anlatırdık. Şimdi onu ararsam soru yağmuruna tutardı ve ben şuan kimseye bir şey anlatacak halde değildim. En sonunda başka birini arayamayacağım için mecbur onu aradım.
"Alo."
"Selamünaleyküm Ebrar." dedim iyi tutmaya çalıştığım sesimle.
"Aleykümselam da sen iyi misin? Sesin halsiz çıkıyor, bir şeyin mi var?" diye telaşla sordu.
Yenilmiş bir edayla "Değilim, hiç iyi değilim Ebrar." dedim. Gözlerim dolmuştu bile. "Bir şeyim değil onlarca şeyim var ama lütfen soru sorma olur mu?"
Hızlı hızlı endişeyle konuştu hemen. "Yağmur ne oldu? Neyin var senin? Neredesin? Hemen geleyim, konuşalım."
"Hastanedeyim." dedim kısaca. Bir tepki vermesine müsaade etmeden devam ettim.
"Öyle hemen endişelenme. Bayıldım sadece ama feracem hep çamur olmuş. Bana kendi feracelerinden birini getirir misin? Ben şimdi sana hastanenin konumunu atıyorum. Lütfen başka soru sorma."
"Şu anlık bir şey sormuyorum ama gelince konuşacağız bunları Yağmur Hanım." dedi beni azarlarcasına.
"Konuşuruz sonra, sen bir gel de. "
"İyi tamam. Hadi görüşürüz."
"Görüşürüz." deyip telefonu kapattım.
Odamın önüne hangi ara geldim bilmiyordum. Bunu Toprak'ı yani beni buraya getiren kişiyi gördüğümde anladım. O da beni gördüğünde göz göze geldik. Hemen bakışlarımı omzuna doğru çevirdim. Birbirimizin gözlerine bakmamız uygun değildi, böyle buyurmuştu Rab'bim Nur Suresi'nde.
"Mü'min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphesiz Allah onların yaptıklarından haberdardır." Nur Suresi 30. Ayet
"Mü'min kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar." Nur Suresi 31. Ayet
"Geçmiş olsun, ciddi bir durum var mıymış?" diye sordu merak ve endişeyle.
"Sağ olun. Çok şükür yokmuş bir şey."
"Çok şükür."
"Beni siz getirmişsiniz." dedim hüzünle. Günaha girmiş olmanın hüznü vardı kalbimde.
"Evet, ben gitmek üzereydim siz de kalkmak isterken bayıldınız." dedi durumu açıklayarak. "Bir mecburiyet olduğu için günah olmuyor diye biliyorum. İçinizi ferah tutun."
Sesimdeki hüznü anlamış olacak ki böyle bir açıklama yapmıştı. O kadar üzülmüştüm ki günaha girdim diye şuan gerçekten ferahladığımı hissediyordum. Ben günaha girdiğimi düşünürken onun neyin haram, neyin helal olduğunu bilip beni düşünmesi çok inceydi. Gülümsedim o an. Ya da sadece gülümsediğimi zannettim. Hiçbir şeye gücüm yetmiyordu. Bir gülümsemeye ihtiyacım vardı ama yapacak gücü kendimde bulamıyordum. Ancak böyle gülümsediğimi zannediyordum.
"Teşekkür ederim, size yük olmak istemezdim." dedim mahcubiyetle. "Zamanınızı da harcadım kusura bakmayın lütfen."
"Estağfurullah. Elinizde olan bir durum değildi ve hiç de yük olmadınız. Ayrıca teşekkürlük bir durum yok, kim olsa aynı şeyi yapardı."
Ebrar'ın geldiğini gördüm uzaktan. Yanıma geldiğinde hemen sarıldı bana. Geri çekildiğinde tam da beklediğim gibi beni soru yağmuruna tutmuştu.
"Yağmur, ah kuzum ne oldu? Niye bayılmışsın? Bir şeyin yokmuş değil mi? Gözlerin de kıpkırmızı olmuş. Bak beni korkutma, bir şeyin yok değil mi?"
"Ben gideyim artık." dedi Toprak. "Kendinize iyi bakın, Allah'a emanet olun."
"Siz de. Tekrardan her şey için teşekkür ederim."
"Rica ederim." dedi ve gitti. Kafamı Ebrar'a çevirdiğimde cevabını alamadığı sorunun merakı içerisindeydi.
"Bakma öyle endişeli endişeli, bir şeyim yok." dedim onu rahatlatmak istercesine. Gülümsedim ama buruk bir gülümsemeden öteye geçemedi bu. "En azından bedenen yok. Üzüntüden bayılmışım." diye devam ettim.
"Ne üzüntüsü Yağmur? Düzgün anlatsana şunu. Niye ağladın bu kadar?"
Gözlerim doldu birden. O kadar belli oluyor muydu ağladığım? O kadar belli oluyor muydu ruhumdaki yaralar? Dayanamadım, tekrardan ağlamaya başladım.
"Ebrar..." dedim ve sarıldım ona. Sanki beni bu çukurdan kurtarması için yalvarıyordum. Kollarını sımsıkı sardı bana destek vermek istercesine.
"Yağmur'um..." dedi ve devam etti. "Ağla, ağlamaktan korkma. Hadi dök içini."
O böyle deyince daha çok ağladım, daha çok hıçkırdım. Koridordan geçen herkes bize bakıyordu ama umrumda değildi. İnsanların, elalemin benim hakkımdaki düşüncelerini umursamayan biriydim. İsteyen istediğini düşünsündü, bana neydi ki bundan? Biraz daha sakinleştiğimde Ebrar'dan ayrıldım, zira sarılmaktan yapışık ikiz gibi olmuştuk.
"Gel şuraya oturalım." dedi sandalyeyi göstererek.
"İyi misin biraz daha?"
"Hı hı."
"Al, su iç." dedi ve çantasındaki şişeyi çıkardı. Şişeyi elinden alıp kapağını açtım ve içtim.
Geri ona uzatırken "Sağ ol." dedim içten bir sesle.
"Ne demek Yağmur'cuğum, sen iyi ol da gerisi mühim değil."
Bir an duraksadı. Bir şey diyecekti ama demeye de korkuyordu. Ebrar'ı tanıyorsam aklındakini söylemeden duramazdı. Dudaklarını ıslatıp "Anlatmak ister misin peki?" diye sordu.
"Hayır," dedim başımı iki yana sallayarak. "O gücü şuan kendimde bulamıyorum."
"Tamam, yorma kendini." dedi ve elini elimin üstüne koydu destek vermek istercesine. "Kendini ne zaman hazır hissedersen o zaman anlatırsın. Ben her zaman yanındayım, biliyorsun."
"Biliyorum kardeşim, iyi ki varsın." dedim sarılırken.
"Sen de canım sen de. Hadi şu üstünü değiştir de gidelim."
"Tamam, hazırlanıp geliyorum."
Hazırlandıktan sonra çıkış işlemlerini hallettik ve hastaneden çıktık.
"Gel bize gidelim." dedi Ebra neşeli bir ses tonuyla. Amacı beni bu hâlimden kurtarmaktı. "Birer kahve içeriz, kendini daha iyi hissedersin. Hem belki anlatırsın, ne dersin?"
"Yalnız kalmaya ihtiyacım var be Ebrar." dedim beni anlamasını umarak. "Sonra içeriz kahveleri olmaz mı?"
"Olur." dedi neşeli tutmaya çalıştığı sesiyle. Benim onu asla kırmayacağımı biliyordu ve şu an dediğini reddedince durumumun vahimliğine üzülmüş olmalıydı fakat bunu belli etmiyordu.
"Sen nasıl istiyorsan öyle olsun ama kendini çok yıpratma." diye devam etti sarılırken. "İyi bak o güzel ruhuna, hoşça kal."
"Sen de." dedim ve birbirimizden ayrıldık. O dolmuşa binerken ben yürüyordum. Yürürken bayılmadan önce işittiğim acı gerçekler tekrardan bir bir yüzeye çıktı ve ben ruhuma kelepçelenmiş bir şekilde o sözlerin hatırımdaki izlerini izledim.
Dışarıda yağmur yağıyordu, içeride ise yağmurda ıslanmak için hazırlanan bir Yağmur vardı. Eşarbını tam yapmıştı ki babası çağırdı.
"Yağmur, bir gelir misin?"
"Geliyorum babacığım." diye seslendi ve yanına gitti.
"Efendim baba?"
"Sanırım dışarı çıkacaktın ama seninle biraz konuşalım mı?"
"Baba sonra konuşsak olur mu?" diye diretti Yağmur. Şu an sadece yağmurda ıslanmak istiyordu.
"Biliyorsun," diye devam etti. "Yağmurda ıslanmaya gidiyorum."
"Biliyorum kızım ama önemli olmasa bu konuyu şu an hiç açmazdım." dedi ve eşine bir bakış atıp tekrardan Yağmur'a döndü. "Ayrıca bunu tek benimle konuşman uygun olmaz, ailecek konuşmamız daha doğru senin için."
"Baba korkutma beni Allah aşkına, ne oluyor?" dedi korku ve endişe dolu bir ses tonuyla. Somra çaresizce devam etti. "Anne sen bir şey söyle bari."
"Bak kızım," diye söze girdi annesi. "Sen bizim için çok değerlisin. Seni bugüne kadar biz yetiştirdik, biz büyüttük. Sen bizim canımızsın, senin kılına zarar gelsin istemeyiz. Seni üzecek, kıracak bir şey asla yapmayız ama bazen elimizde olmayan sebepler yüzünden canımız yanabilir. Hiç istemesek de sevdiklerimizi üzebiliriz. Bunu sana söyleyip söylememeyi çok düşündük ama söylemek zorundayız kızım. Ayrıca bunları bilmek senin de hakkın."
"Neyi anne, neyi baba?" diye çıkıştı korku ve merakla. Konu neyse bir an önce öğrenmek istiyordu. "Benim neyi bilmem gerekiyor? Korkuyorum neler oluyor?"
"Yağmur," diye söze girdi babası ve bir an duraksadı. Sesinde çaresizlik, acı vardı. "Sen evlatlıksın kızım. Biz aileni yani abim ve yengemi senin doğduğun gün kaybettik. Ben senin amcanım, Zeliha da teyzen."
Sustu genç kız, bir süre bir şey söylemedi. Olayı idrak etmeye çalıştı ama başarılı olamadı. En sonunda ağzından bir "Ne?" çıkıverdi. Kahkaha attı bir süre. Kahkahalarından konuşamadı. Konuştuğunda ise hala gülüyordu.
"Hahaha evlatlıkmışım öyle mi? Bir de gerçek annem ve gerçek babam benim doğum günümde ölmüş öyle mi? Siz bana büyük bir şaka yapıyorsunuz ve ben buna kanmayacağım. Haha evlatlık olmak, annemin babamın ölmüş olması şakaya bak. Ayrıca şu an şakanın sırası mı? Ben ne güzel yağmurda ıslanacaktım." dedi sonlarına doğru iyice kısılan ve titreyen sesiyle.
Genç kız o an bütün bunların sadece bir şaka olmasını diliyordu ve öyleymiş gibi davranıyordu. İçten içe o da biliyordu böyle bir şakanın olmayacağını ama belki böyle davranırsa şaka olduğunu söylemelerini umut ediyordu. Ailesinden hiçbir tepki alamayınca bütün umudu yerle bir oldu genç kızın. Kahkahaları durdu, gülümsemesi soldu. O an dünya durdu sanki, kelimeler sustu; sadece birkaç gözyaşı konuştu. Çığlık attı genç kız ama duyulmadı, sesi içine kaçtı sanki. Konuşmak istedi ama konuşamadı, kelimeler boğazında düğümlendi. Aklına, yazdığı bir şiir geldi. Şu anki haline ne kadar da uygun olduğu düşündü o sıra.
Bazen yetemiyor insan kendine.
Ağlamak istiyor ama gözleri kuru.
Anlatmak istiyor ama dili lâl.
Duymak istiyor ama çok uzakta, ses bile gelmiyor.
Gücü yok hiçbir şeye.
Gücü yetmiyor bir hiçe.
Taşıyamıyor yükünü.
Beli ağrıyor.
Kaldıramıyor da bir süre sonra,
Devriliyor.
Sonsuz bir boşluğu uzanıyor.
Evden bir hışımla çıktı, arkasında onun için endişelenen ailesini bilmeden. Zeliha peşinden gitmek istedi ama eşi Kemal onu durdurdu. Ona Yağmur'un yalnız kalmaya ihtiyacının olduğunu söyledi ama acısını yalnız yaşayamazdı ki o. Gelir annesine anlatırdı her şeyi, koskocaman sarılırdı ona. İşte bunu bilmiyordu Kemal. Zeliha tutamadı gözyaşlarını. Hep kızı olarak gördüğü Yağmur yerine kocasına sarıldı bu kez.
Ayakları Yağmur'u sahile götürdü. Denizi izledi bir süre. O sırada oradan geçen Toprak genç kızın ağladığını görünce yanına gitti, nasıl olduğunu sordu. Yağmur istemeden tersledi onu. Aklına annesi olarak bildiği teyzesinin ona ağladığı zamanlar hep huysuz olduğunu, insanları terslediğini söylemesi geldi ve daha çok ağladı. Yağmur'un ağlaması arttıkça Toprak'ın içi cız etti, bu mavi gözler ağlamayı hiç hak etmiyor diye düşündü. Sonra "Ben ne yapıyorum ya. Resmen kızın gözlerini düşünüyorum, Allah'ım sen affet." dedi içinden. İki genç konuştu bir süre. Toprak artık gitmesi gerektiğini söyledi. Yağmur da tam kalkıp gidecekken başı döndü, gözü karardı ve her yer karanlık...
Acı izler aklımdan silinmese de ruhumun gözyaşlarıyla kaybolmuştu. Yürüdüğüm sokaklar daralırken ben insanların arasından elemle sıyrılıyordum. Başka bir ütopyaya geçer gibi gittiğim ânın üzerimde olan etkisini derinden derine hissetmek yalanla kaybettiğim yılların hıncını alıyordu. Kayıp gizlerle yüzleşmek hep bu kadar zor oluyor muydu yoksa ben ilk defa yaşadığım için mi böyle hissediyordum? Her an daha çok karanlığın dibine indiğimde unuttuğum yolun gizi beni yok ediyordu. Bu his beni her şeyden uzaklaşırcasına koşma eylemine itiyordu. Koşuyordum, koşuyordum, koşuyordum. Belki koşunca gerçeklerin değişeceğini düşüneceğimden, belki de kaçmak istediğimden koşuyordum. Nefes nefese kaldığımda eğilip elimi dizlerimin üzerine koydum. Biraz soluklandıktan sonra tekrardan koşmaya başladım.
Dışarıdan bakıldığında çok kötü bir halde olduğum belli oluyor olmalıydı ki aralarından sıyrıldığım insanların bana acıyan bakışlarını iletiyordu. Onların bakışları kendimi daha kötü hissettirse de başımı yere eğerek daha da hızlı koştum. Koştukça yoruldum, yoruldukça koştum. Bu döngü böyle devam ettiğinde bir çıkmaz sokağa gelmiştim. O an bir tercih yapmaya karar verdim.
Eve mi gidecektim yoksa akşama kadar adını sanını bilmediğim sokaklarda dolaşıp Ebrar'larda mı kalacaktım? Eve gitmeye, yıllardır annem babam bildiğim teyzem ve amcamla yüzleşmeye hazır mıydım peki? Değildim, kesinlikle değildim ama insan her zaman korkularının üstüne gitmeliydi. Ben korkularımın üstüne mi gidecektim yoksa onlardan kaçacak mıydım? İşte bunu bilmiyordum, bunu bana gideceğim yol öğretecekti. Peki ben hangi yolu seçecektim? Kendimi ateşe verip yanmayı, yana yana kül olmayı mı yoksa ateşten korkup kaçmayı mı?