Her şey zihnimde bulanıklaşıyordu. Kaybettiğim kendimi bir kez daha çıkmazda bulurken kayıp yıldız gibi yerimi bulmaya çalışıyordum. Beyhude bir çaba içerisinde olsam da aklıma infilak eden tonlarca düşüncenin altında ezilmektense kayıp yıldızın sönük parıltısında kendimi buluyordum. Onun kadar yitikleşmiş ve kendimi kaybetmiştim ama bir çıkış yolu olmalı, diyordum kendi kendime. Çıkış yolu sisli bir şehrin neresinde olduğunu bilmediğim izbe bir yerindeydi ve oraya ulaşmak için önce her şeyin çözülmesi gerekiyordu. Sırlar çözülmeyi beklerdi fakat bu sır, güneşin yok olduğu bir odada karanlıkta kalmak gibiydi.
Okuduğum satırlar fazlasıyla gerçekti. Aşağıya gitmem, korumalara haber vermem gerekiyordu. Her şeyden uzaklaşırmışcasına koştuğumda aklımdaki gerçeklikler peşimi bırakmadığı gibi daha da üstüme geldi.
Bazen hayata karşı koşmak bir şeye yaramazdı ve siz durup soluklanmak zorunda kalırdınız. Soluklanmak dinlenmek demek değildir kimi zaman; durup olanlarını sindirmek ve kavramak adına mola vermektir. Yarış devam ederken, hayat kazanan olmak için çaba sarf ederken siz hangi ara beni geçti diye düşünedurursunuz bu anda. Sonrasında ise var gücünüzle koşmaya devam edersiniz. Arkada kaldığınız da olur, öne geçtiğiniz de. Koştuğunuz kadar ayakta kalırsınız ve arkada olduğunuz zamanda kendinize bunu defalarca hatırlatırsınız.
"Koştuğum kadar ayaktayım."
"Savaştığım kadar varım."
"Ben hep buradayım, hiç pes etmedim."
"Düştüğüm de oldu ama kalkmasını bildim."
Bu dedikleriniz sizi daha güçlü kılar her şeye. Daha hızlı koşmanıza yardımcı olur belki. Şimdi soluklanıyor olsam da yarışın zorlu geçeceğine hazırım ve hiç olmadığım kadar güçlüyüm.
Ellerim dizlerimde soluklanırken tekrardan koşmaya başladım. Aşağı indiğimde nefes nefese kalmıştım. Dış kapıya ulaştığımda kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Kapının biraz ilerisinde duran korumalar ortalıkta yoktu. Kalp atışlarım nirvanaya ulaştı ve korkunun verdiği telaşla hızlıca bahçeye çıktım. Bahçede ilerledim ama ortalıkta kimse yoktu. Ön bahçeye geçmeye karar verip sakince yürümeye başladım. Az önceki koşuşumdan hiçbir eser yoktu. Uçup gitmişti sanki.
Ön bahçede bir süre dolaştım fakat kimseciklerden iz yoktu. Bedenim tir tir titrerken gecenin soğuğu üşütüyordu ve ben soğuğa aldırmadan içimin yangınıyla yürümeye devam ediyordum. Ön bahçeyi arkamda bıraktığımda apartmanın girişine doğru adımladım. Arka bahçeye gidecek gücüm yoktu, bir an önce eve gidip olanları amcama anlatmak istiyordum. Yolunda gitmeyen şeylerin olduğu bariz bir şekilde belliydi. Önce not, sonrasında korumaların ortada olmaması bir şeyler döndüğünün göstergesiydi ve ben neler olduğunu bilememekle beraber kendimi hiçbir yere gidemeyeceğim bir boşlukta hissediyordum.
Kapıdan içeri girdiğim gibi koridor boyunca ilerledim. Asansöre binip üç tuşuna bastım. Aşağı inerken kafam o kadar yerinde değildi ki merdivenlerden koştura koştura inmiştim asansöre binmek yerine. Şu anda da kafam yerinde değildi ama kapıdan girince direk gözüme çarpan asansör bu apartmanda bir asansör bulunduğunu hatırlatmıştı bana.
Yukarı çıktığımda aralık bıraktığım kapıyı açtım ve içeri girdim. Kapıyı örttüğümde Ebrar'ın sesi kulaklarımı doldurdu. "Nerede kaldın ya? Bir telefon verip gelecektin alt tarafı."
Odasından çıkıp yanıma geldiğinde endişeli bir sesle "Yüzün bembeyaz olmuş ve titriyorsun. Bir şey mi oldu?" diye ekledi sorusunun cevabını almaktan korkarak. Tuğba ve Sahra Ebrar'ın sesini duymuş olacaklar ki yanıma geldiler. Ellerim titreye titreye feracemin cebine buruşturarak attığım notu aldım. Ebrar'a uzattım ve birlikte notu okudular çatık kaşlarıyla.
Sahra bakışlarını nottan çevirip Tuğba'ya "Su getirir misin Yağmur'a?" dediğinde Tuğba mutfağa doğru gitti. Sahra kolumdan tutarak yürümeme yardım etti ve "Gel içeri geçelim." dedi. Yürümeye mecalim bile kalmamıştı dakikalar içerisinde. Her şey karmaşık bir hâl alırken ayakta kalmak bir mücadeleydi benim için.
Ebrar'ların odasına geçtiğimizde yatağa oturduk ve ardımızdan Tuğba geldi. Getirdiği suyu zar zor içtiğimde Ebrar bana sıkıca sarıldı ve kulağıma "Sakin ol kuşum." diye fısıldadı sakince. "Sakin olup Kemal amcayı arayacağız ve o halledecek her şeyi, tamam mı? Yıpratma kendini lütfen."
Titreyen sesimle "Elimde değil. Çok korkuyorum." dedim. Ağlamaklı sesimin aksine ağlamıyordum ama her an gözyaşlarına boğulacak gibiydim.
Tuğba "Biliyoruz korktuğunu kuşum ama her şey düzelecek ve kimse sana bir şey yapamayacak, inan bana." dedi güven vermek istercesine. Ebrar'dan ayrılıp Tuğba'ya baktım.
"Öyle olmasını umuyorum." dedim gözlerindeki umuda tutunarak.
"Umuyoruz ki bugünler kazasız belasız geçecek." dedi Sahra. Buna inanmak istediği belliydi. Hepimiz buna inanmak istiyorduk.
Ebrar "Hadi oyalanmadan Kemal amcayı arayalım." dediğinde cebimdeki telefonu çıkardım. Amcamdan 5 sessiz arama vardı. Telefonum sessizde olduğu için duymamıştım hiçbir aramasını. Aceleyle aradığımda ilk çalışta açtı.
"Yağmur sabahtan beri arıyorum neden açmıyorsun?" dedi endişe ve kızgınlıkla. Muhtemelen olanları biliyordu. Nasıl biliyordu bilmiyordum ama söyleyeceklerini merakla bekliyordum.
"Özür dilerim amca telefon sessizdeydi." Sesim üzgün ve titrek çıkıyordu.
"Sen iyisin değil mi?" dedi telaşla. Bana zarar geldi mi öğrenmek istiyordu bir nevi.
"Bir şeyim yok çok şükür ama iyi de sayılmam." dediğimde "Oh çok şükür!" dedi iç rahatlığıyla.
"Şimdi beni iyi dinle Yağmur." dediğinde kesinleşmişti olanları bildiğini. "Orhan bir işler çeviriyor ve amacının seni korkutmak olduğunu düşünüyorum. Her şey karmaşıklaşıyor Yağmur, savaş başlıyor."
'Savaş başlıyor.'
Zorlu bir savaş beni, bizi bekliyordu ve ben bunların olacağını aylar öncesinden bilmeme rağmen kendimi hiçbir şeye hazır hissetmiyordum.
"Peki şimdi ne yapacağız? Korumalar aşağıda yok, hiçbir yerde yok ve ben çok korkuyorum. Ya bir şey olursa?" dedim kendimi alamadığım, günümü zehir eden bir korkuyla.
"İlk öncelikle sakin ol, kimse sana hiçbir şey yapamaz." dedi sakin bir sesle. "Dediğim gibi Orhan sana bunları korkutmak için yapıyor. Sana zarar vermek istese çoktan yapardı."
Dediklerinde haklıydı. Bana zarar vermek isteyen biri not vermek yerine bir şeyler yapardı ve böyle bir şey olmamıştı. Biraz daha sakin olmam ve başka bir şey olursa soğukkanlı davranmam lazımdı.
"Ortada ne döndüğünü maalesef ki bilmiyorum Yağmur."
Sesinde suçluluk duygusu vardı. İşlerin bu raddeye gelmesini beklemiyordu ve birdenbire her şeyin altüst olmuş olmasının nedenini kendine bağlıyordu. Bunları hesap etmeliydim, diye kendine kızdığını biliyordum.
"Kendini suçlama amca. Hiçbirimiz bilemedik ki bir günde bunların başımıza geleceğini."
"Ben bilmeliydim ama bilemedim." dedi kızgınlıkla ve sonrasında "Neyse şu an bunu konuşmanın zamanı değil, daha başka mevzular var." dedi ve devam etti.
"En son Fikret beni aradı ve Serhat'ın şüpheci hareketleri olduğunu söyledi. Yukarıya, sizin yanınıza, telefonu senden almaya çıkacakmış ama Fikret 'Ben çıkarım.' deyince bir bocalamış. Sonra Serhat'ın gitmesine izin vermiş. Fikret işte tam o sırada beni aradı ve olanları anlattı. En son yukarıya çıkıp Serhat'ı kontrol edip beni arayacaktı ama aramadı. Muhtemelen Serhat onu ve Emir'i kaçırdı ama neden böyle bir şey yaptığını ve neden Orhan'a çalıştığını, bize ihanet ettiğini anlayamıyorum."
Emir abi kapıda duran korumaydı. Bizi Serhat abi ve Fikret abi bir yere götürür ya da peşimizden gelirdi. Emir abi ise kapının önünden ayrılmazdı. Ela gözlü, kahverengi saçlı, orta boylu biriydi ve Fikret abi ve Serhat abinin aksine sakalsız ve bıyıksızdı.
Olanlara fazlasıyla şaşırmıştım. Bunu Serhat abiden hiç beklemiyordum. Korumalardan birinin ihanet etmesini hiç beklemiyordum daha doğrusu. Amcam da beklemiyordu ki bu kadar şaşırmış ve kendini suçlamıştı.
Anlaşılan notu ayakkabılığa koyan Serhat'tı. Düşmanımıza yardım eden ve bize hainlik eden birinden bahsederken abi diyemezdim bu yüzden ona Serhat demek en doğrusuydu kendimce. Büyüğüm oldukları için saygılı bir biçimde kullandığım abi hitabı onun için çok uzaktı artık bana.
Notta yazılanlar aklıma gelmişti. Orhan notta ihanetten bahsediyordu. Yeni yeni aydınlanma yaşadığımda yüzüm korkunç bir hâl aldı. Kendi adamının ihanetini neden söylemişti acaba? Mutlaka bir planı vardı ama ne olduğunu çözebilmiş değildim.
Amcamın nottan haberi yoktu ki bunu dile getirmemişti. Ona bunu söylemek için ağzımı açtığımda "Kim bilir neden yukarı çıktı o herif? Sana bir şey yapmadıysa neden çıktı?" dedi sorgulayarak.
"Bana not bırakmış." diye mırıldandım titreyen sesimle.
"Ne notu? Orhan'ın attığı mesajın kağıt şeklinde olanı mı?" diye sordu şaşırarak. Sesinde bariz bir öfke geziniyordu.
"Evet ama başka bir şey yazıyordu." dediğimde "Ulan!" diye öfkeyle kükredi. "Ulan seni bir elime geçireyim Orhan gün yüzü göstermeyeceğim."
"Sen nasıl fark ettin notu? Notta ne yazıyordu? Düzgünce anlat şunu yoksa delireceğim." dedi sesine hâkim olan deli bir sinirle. Not meselesi onun patlama noktası olmuştu. Her şey üst üste gelince dayanamamıştı doğal olarak.
"Aşağıya telefonu vermeye gidiyordum, ayakkabılıkta notu buldum. Notta ihanetle alakalı birkaç şey yazıyordu. Mesajdaki gibi şiir şeklinde yazmış yine." dedim açıklayarak.
"Ona ben de yazacağım en güzelinden bir şiir." dedi sinirle ve devam etti. "Notun fotoğrafını bana atsana hemen."
"Tamam. " deyip Ebrar'dan notu istedim ve fotoğrafını attım. Notu cebime koyduktan sonra amcam "Notu sakin kafayla sonra okuyacağım, sağ ol." dedi sakin kalmaya çalışarak ve devam etti.
"Sen evde kızlarla beraber yalnızsın. Her ne kadar Orhan'ın bunları seni korkutmak için yaptığını düşünsem de önlem almamız lazım. Ahmet'i arıyorum sabahtan beri ama açmıyor. Eşi Sevim'i aradım ama ondan da haber yok." dediğinde beni, bizi bu evde koruyacak kimsenin olmaması fazlasıyla ürkütmüştü.
İçimden "Keşke dövüşmeyi, kendimi koruyabilmeyi bilseydim de kimseye bu yüzden ihtiyacım olmasaydı." diye geçirdim. Her kadının kendini olası durumlardan koruyabilecek kadar dövüşmeyi bilmesi gerekiyordu. Hatta bunu herkesin bilmesi gerekiyordu ama kadına yönelik tehlikeler maalesef ki daha fazlaydı.
"Toprak'ı aradım ve yanınıza gelmesini söyledim. Birazdan orada olur." dediğinde duyduklarıma inanamadım. Toprak'ın numarasını nereden bulmuştu da aramıştı anlamamamıştım.
"Sen onun numarasını nereden buldun ki?" diye sordum merakla.
"Bugün konuşmak için beni aradı. Orhan'ın neler yapabileceğini, ne tür tedbirler alınması gerektiğinden bahsettik. Seni elinden geldiğince koruyacağını ve sana zarar gelmemesi için çabalayacağını söyledi. 'Ona zarar gelmesine asla izin vermem.' dedi. Zamanında yetimhanenin müdürünün oğluyla tekvandoya gitmiş. Dövüşmeyi iyi biliyor anlayacağın. Sana gerekirse dövüşmeyi öğreteceğini söyledi hatta."
Duyduklarıma daha ne kadar şaşırabilirdim bilmiyordum ama oldukça şaşırmış ve utanmıştım. Benim için sarfettiği sözler kalbime dokunmamış değildi. Ayrıca onun tekvandoya gittiğini bilmiyordum zira bana buluştuğumuzda hiçbir şey söylememişti. Belki de söylemek aklına gelmemişti.
Amcamın numarasını nasıl bildiği kafama takılınca beynimde bir ışık yandı birdenbire. Sanırım benim numarımı kendine kaydederken amcamın numarasını da kaydetmişti. Yoksa amcamı nasıl arayacaktı ki?
"Bana tekvandoya gittiğini söylememişti." Şaşkınlığım hâlâ yerini koruyordu. "İlk kez senden duyuyorum."
"Öğrenmiş oldun o zaman." dedi az önceki sinirinin aksine gülümseyerek. Sesinden anlaşılıyordu tebessüm ettiği.
"Öyle oldu." dedim ben de gülümseyerek.
"Toprak; efendi, terbiyeli birine benziyor. Seni de çok seviyor belli." dediğinde yanaklarım kızarmıştı. Konu Toprak olunca ben kendim olmaktan çıkıyor, utanan birine dönüşüyordum. "Hafta sonu gelsin o zaman göreceğim seni emin ellere teslim edip etmeyeceğimi. Umarım beni yanıltmazsın Toprak."
Son cümleyi mırıldanarak, sanki onunla konuşuyormuş gibi söyledi. Ben ne diyeceğimi bilemezken amcam birden "Ulan!" diye bağırdı. Sesi öyle şiddetliydi ki kulağım patladı sanmıştım bir an.
"N-ne oldu?" diye sordum sesim titrerken. Yanımda oturan Ebrar amcamın sesini duymuş ve sesimden bir şeylerin ters gittiğini anlamış olacak ki "Ne olmuş?" diye sordu endişeyle.
"Az önce bildirim geldi ve Serhat bir fotoğraf gönderdi." Sesi korku doluydu ve endişeliydi.
"Emir ve Fikret'in elleri, ayakları bağlı; ağızları bantlı bir fotoğraf attı it ve altına 'Arka bahçede fazlasıyla güvendeler, hiç endişen olmasın. Yağmur'a da söylersin o da güvende. Kılına zarar gelmez, boşa korkmasın.' yazmış ellerini bükme arzusuyla dolup taştığım insan." diye haykırdı öfke ve nefretle.
"B-bu güvende değilim mi demek oluyor?" diye sorduğumda cevabını biliyordum ama duymak istemiyordum. Beni esiri olarak almış korku biraz olsun içimde sönse de şu an itibariyle kor bir sıcakta alev almıştı.
"Maalesef ki evet." diye cevapladı beni sıkıntıyla. "Toprak yakında orada olur ve bir şey olursa engel olur. Sen sakın bir yere çıkma, sakin kalmaya çalış ve Toprak'ı bekle tamam mı çiçeğim? Ben Ahmet'i tekrar arayacağım bu sürede. Dua edelim ki açsın şu zıkkım telefonu." deyip kapattı telefonu. Görüşürüz, Allah'a emanet ol bile diyemeden kapatmıştı. Umarım Ahmet amca telefonu açardı ve buraya gelirdi. Amcamla olanlar hakkında bir an önce konuşmalılardı.
Telefonu kulağımdan çekince Tuğba'nın tedirgin sesi kulaklarıma ulaştı. "Bir şey mi oldu?"
"Emir abi ve Fikret abi arka bahçedeymiş." dedim az önce duyduklarımın şoku içerisinde.
"Ne?" diye anlamazca sordu Ebrar. "Yağmur'cuğum düzgünce anlat da ne oluyor anlayalım. Sesin neden bu kadar kötü çıkıyor, ne oluyor?" diye de ekledi sinir ve endişeyle.
"Serhat, amcama bir fotoğraf atmış. Fotoğrafta Emir abi ve Fikret abinin ayakları, elleri bağlı; ağızları bantlıymış."
Ebrar "Ben onu var ya..." dedi öfkeyle ama devamını getirmedi.
Sözüme devam ettim. "Fotoğrafın altına bir de şey yazmış. 'Bahçede fazlasıyla güvendeler, hiç endişen olmasın. Yağmur'a da söylersin o da güvende. Kılına zarar gelmez, boşa korkmasın.' "
"Ne yani bize bir şey mi yapacak bu herif?" diye sordu Sahra endişe ve korkuyla.
Ebrar "Yapabilir ama yapmayadabilir." dediğinde Tuğba anlamazca "Nasıl yani?" diye sordu.
"Yani sadece blöf yapıyor olabilir. Zarar vermek isteyen notu bırakırken de yapabilirdi bunu. Tüm bu olanların amacı Yağmur'u korkutmak ve maalesef ki başarıyorlar."
Amcamın dediklerini demişti? Haklıydı fakat not planın bir parçası da olabilirdi. Bunun garantisi yoktu. Yapacak tek şey blöf olması için dua etmekti ve içimden ettiğim duaların haddi hesabı yoktu.
"Korkmamak elde mi Ebrar Allah aşkına?" dedim titrek bir sesle.
"Değil tabi ki ama amaçları bu olabilir diyorum ben. Daha doğrusu Orhan'ın planı böyle olabilir. Serhat sadece onun adamı sonuçta." dedi yanlış anlaşılmak istemeyerek.
Sahra "Haklısın ama bunu bilemeyiz." dedi. "Ya tam tersiyse ve bir şey olursa?"
"Olmaması için dua edeceğiz ve öyle bir şey olursa Toprak bize, özellikle Yağmur'a zarar gelmesine izin vermeyecek ben eminim."
"Umarım dediğin gibi olur Ebrar." dedim ama içim asla rahat değildi. Bir şey olacakmış gibime geliyordu ve Toprak'ın başına bir şey gelmesinden ayrı korkuyordum. Ona bir şey olursa bu can yangısı bana çok ağır gelirdi ve ben nasıl yaşardım bilemiyordum.
Zil çaldığında beni hafif bir ürperti sarmıştı. Toprak gelmiş olmalıydı fakat dışarıdan hiç kavga sesi gelmemişti. Bir şeyler olsaydı sesleri duyardık sanırım. Acaba Ebrar'ın dediği gibi mesaj blöften mi ibaretti? Galiba bunu Toprak gelmeden bilemeyecektim.
"Zil çaldı." dedim heyecan ve korkuyla karışık sesimle.
"Toprak'ı arasana, o muymuş öğrenelim." diye söyledi Ebrar tedbir amaçlı.
"Serhat zili çalarak yanımıza gelecek değil ya." dedi Tuğba göz devirerek.
"Biz tedbir alalım da ne olur olmaz." dedi Sahra. "Ara sen Toprak'ı." diye devam etti.
Elimde tuttuğum telefonun rehberine girip Toprak'ı aradım. İlk çalışta açtığında "Yağmur," dedi. Sanki nasıl olduğumu öğrenmek ister gibiydi. Onun sesini duymamla ciğerlerimi oksijenle doldurdum. Sesi tüm hücrelerime işlemişken kulaklarım mest olmuştu.
Gözlerim dolu dolu "Toprak," dedim ağlamaklı sesimle. Ona, en çok ona ihtiyacım vardı şu an. Beni sarıp sarmalamasına, yanımda olmasına ihtiyacım vardı. Sesini duymak yetmiyordu.
Derin bir nefes aldığında "Şşş, ağlama!" dedi sakinleştirmek istercesine. "Dayanamam bir damla göz yaşına."
"Ağlamıyorum." dedim ama sesim bunun aksini gösteriyordu. "Sadece çok korkuyorum."
"Korkma... Korkma güzelim ben buradayım, aşağıdayım. Sakin ol tamam mı?"
"Aşağıda mısın sahiden?" dedim umutla. Onun olduğunu tahmin etsem de diğer bir ihtimal yüreğimi sıkıştırıyordu. Şimdi onun aşağıda olması ve birazdan yanımda olacak olması içime su serpmişti.
"Hı-hı kapıdayım ve açmazsan ağaç olacağım." dedi gülerek. Ses tonu o kadar hoştu ki saatlerce dinlesem usanmazdım.
"Aşağıda bir hareketlilik yok değil mi?" diye sordum tedirgince. O gülse de ben gülemiyordum.
"Hayır hiç kimse yok. Sadece ben varım." dediğinde rahatladım. Kızlara "Sadece blöfmüş." diye fısıldadım.
"Ne blöfmüş? Benim bilmediğim bir şeyler mi var?" diye sordu şaşırarak ve anlamayarak. Sesinden sinirli olduğu belli oluyordu.
"Anlatacağım hepsini ama önce arka bahçeye gidip korumaları kurtarman gerekiyor. Serhat ellerini falan bağlamış da."
"Ne yani korumalar arka bahçede miymiş?" dedi şaşkın bir ses tonuyla. Amcam ona ne anlatmıştı bilmiyordum ama sanırım korumaları Serhat'ın kaçırdığını düşünüyordu. Serhat'ın bize ihanet ettiğini bildiğini düşünüyordum çünkü Serhat kim dememişti.
"Evet." diye cevapladım aceleyle. "Amcam sana olayların ne kadarını anlattı bilmiyorum ama her şeyden önce şu an Fikret abi ve Emir abiyi esaretten kurtarmamız lazım. Serhat etrafta olabilir, dikkatli ol olur mu?"
"Olurum sen merak etme." dedi ve ekledi. "O zaman ben kapatıyorum şimdi. Yukarıda görüşürüz inşallah."
"Allah'a emanet ol."
"Sen de güzelim, sen de." dedi ve telefonu kapattı. Hâlâ korkuyordum fakat bu sefer ona bir şey olacak diye endişe ediyordum. Telefonu yatağa bırakıp kızlara döndüm. "Umarım Serhat ortalıkta değildir ve umarım korktuğum şeyler olmaz."
"Kalbini ferah tut, olmaz inşallah." dedi Sahra.
"Aynen öyle. Sen demedin mi bize blöfmüş diye?" dedi Tuğba.
"Dedim de belki Serhat daha harekete geçmemiştir. Yani belki de Toprak Serhat'ı henüz görmemiştir, olamaz mı?" diye sorduğumda Ebrar "Olabilir ama olmama ihtimali de var. Kötüsünü düşünmeyelim." dedi.
"Haklısın." diye mırıldandım ve biraz rahatlamaya çalıştım. Kafam kazan gibiydi. Belki bir kahve içsem iyi gelirdi.
Kızlara "Kendime kahve yapacağım, içer misiniz?" diye sordum.
Sahra ve Ebrar "Olur." derken Tuğba "Ben içmeyim, sağ ol canım." dedi.
"O zaman üç tana üçü bir arada yapıyorum. Türk kahesi mi istersiniz ya da?" diye sordum. Ben Türk kahvesi pek sevmezdim ve bu yüzden üçü bir arada içerdim. Ebrar da tam bir kahve delisiydi ama Sahra'yı bilmiyordum.
Sahra "Sen nasıl istiyorsan öyle yap, benim için fark etmez." dediğinde "Şekersiz mi yapayım, şekerli mi?" dedim. Ben şeker kullanmıyordum ama belki Sahra şekerli isterdi. Ebrar'ı zaten biliyordum. Bir kupa kahveye dört tatlı kaşığı şeker atıyordu. Bir gün şeker komasına girmesinden korkuyordum.
"Bana şekersiz yap." dedi Sahra. Ebrar ise "Beni zaten biliyorsun." demekle yetindi.
Mutfağa gidip su ısıtıcısına su koydum. Su kaynarken bardakları çıkardığım sırada yanıma Sahra geldi.
"Toprak halledecek inanıyorum ben." dedi. Sessiz kaldığımda sözüne devam etti. "Biliyorum tedirginsin, korkuyorsun ama sandığın gibi bir şey olmayacak. Toprak'a da bize de zarar gelmeyecek."
"Umarım Sahra, umarım." dedim sakin olmaya çalışarak ve dolaptan çıkardığım kahveleri kupalara boşalttım. "Gerekirse bana zarar gelsin ama ona bir şey olmasın."
"Toprak'ı çok seviyorsun değil mi?" diye sorduğunda gülümsedim ve ona döndüm. "Çok... Anlatamayacağım kadar çok."
Aslında içimi birilerine açmayı, duygularımdan bahsetmeyi sevmezdim ama Sahra'ya karşı içimde ayrı bir his vardı. Belki de Ebrar ve Tuğba gibi olayları şakaya vurmadığı içindi. Ciddi, olgun biriydi ve bu sanırım benim ona ayrı sempati beslememe sebep oluyordu.
"Toprak da seni çok seviyor Yağmur." dedi yumuşacık sesiyle. "Ve sen eğer böyle kendini yıpratmaya devam edersen o da üzülür. Sen nasıl ona zarar gelmesin diyorsan o da senin üzülmeni istemez."
"Biliyorum ama kendimi üzülmekten alıkoyamıyorum." dedim hüzünle.
"Sana üzülme demiyorum ki. Sadece kendini çok yıpratıyorsun." dedi sakinlikle. "Her insanın üzülmeye ihtiyacı vardır. Mühim olan bunu büyütüp hayatı kendimize zehir etmemek."
"Hayatın evreleri var ve bizler bu döngüye girdiğimizde imtihan dünyasının sınırlarına dahil oluyoruz." dedim dediklerine hak vererek.
"Evet, bu yüzdendir ki her sonbaharın bir ilkbaharı var. Olmasaydı hayat çekilmez olurdu zaten. O yüzden bir gün bunların geçeceğini bil Yağmur." dediğinde ağzımı açıp "Zannetmiyorum." diyecektim ki "Biliyorum geçmeyecek gibi hissediyorsun ama bu geçici bir yanılgı sadece." dedi ve gülümsedi.
"İçimi okudun resmen." diye mırıldandım ve her şeye rağmen gülümsedim.
O da bana gülümsedi ve sıkıca sarıldık. "İyi ki varsın Sahra, iyi ki." diye mırıldandım.
"Sen de canım benim, sen de."
"Su kaynaya kaynaya bir hâl oldu." dedim ondan geri çekilirken. "Ebrar'ı bekletmeyelim."
"Ay evet lafa daldık." dedi gülümseyerek. "Allah'tan çok derinlere gitmedik de çabuk çıktık konuştuğumuz deryadan."
"Derinlere dalsaydık yüzeye zor çıkardık, kıyı görünmezdi belki." dedim onun edebiyatına uyarak.
"Belki..." diye mırıldandı ben kaynamış suyu kupalara doldururken. Ebrar'ın bardağına dört tatlı kaşığı şeker attığımı gördüğünde "Kendin için değildir umarım diyeceğim de Ebrar'a haksızlık olacak." dedi.
Hafifçe kıkırdadığımda "Ebrar'a üzülmen gerek maalesef." dedim.
"Şeker komasına girdiği oldu mu hiç? Zira bu şekeri bünyesi nasıl kaldırıyor anlamış değilim." dediği sırada şaşkınlığı yerini koruyordu. Ebrar'a şaşmamak gerçekten elde değildi bu yüzden Sahra'ya hak veriyordum.
"Hiç girmedi ama kafası gidiyor arada." dedim bardaktaki kahveyi karıştırırken.
"Onun kafası zaten gidik yahu." diye söylendiğinde kısık bir kahkaha attım ve "O da doğru." dedim.
Bizi duymuş gibi Ebrar içeriden "Kahveler nerede kaldı ey ahali?" diye bağırdı. "Dedikodu mu yapıyorsunuz, ne oluyor anlamadım ki."
"Hissetti heralde." diye fısıldadım Sahra'ya. Ardından "Geliyoruz çatlama." diye bağırdım Ebrar'a hitaben.
Sahra eline kahvesini alıp önden yürüdüğünde ben de onun arkasından yürüyordum. Ebrar'a kahvesini verip yatağa oturdum.
"Oh mis gibi valla. Eline sağlık." dedi Ebrar.
"Yahu zaten üçü bir arada şekerli oluyor sen bir de dört tatlı kaşığı şeker atıyorsun. Öleceksin bir gün." diye söylendi Sahra kendini tutamayarak.
"Aman." dedi Ebrar sonunu uzatarak. Ardından "Bir şeycik olmaz. Hem ben zaten ölmüşüm." dedi dalgaya alarak.
Tuğba "Helvanı yemedik daha dur hele." dedi gülerek.
"Yersiniz canım Yağmur yapar size en güzelinden. Değil mi Yağmur?" diye sordu Ebrar alayla.
"Tabii, elim marifetli sonuçta." demiştim ki telefonum çaldı. Ekrana baktığımda Toprak'ın aradığını gördüm.
Tuğba "Kim arıyor?" dediğinde "Toprak." diye mırıldandım. Neden zile basmak yerine aramıştı ki? Kötü giden bir şey mi vardı? Telefona daha fazla bakmayı kesip aramayı yanıtladım.
"T-toprak," dedim titreyen ve endişeli çıkan sesimle. "İyisin değil mi?"
"İyiyim." dediğinde kalbime ferahlık doğmuştu. "O herif burada değil. Fikret abi ve Emir abiyi bağlayıp defolmuş buradan." dedi sinirle. "Endişelenme tamam mı?" diye mırıldandığında ses tonu az öncekinin aksine yumuşacıktı.
"Onlar iyiler değil mi?"
"İyiler, iyiler merak etme sen."
"Oh çok şükür." dedim rahat bir nefes alarak.
"Keşke yanında olabilseydim de bu kadar korkmasaydın." diye mırıldandı sessizce. Sesinde hüznün ona yakışmayan tonu vardı.
"Olsun şimdi buradasın ya." dedim onun aksine gülümseyerek. Kendini elinde olmayan sebeplerden ötürü kötü hissetmesini istemiyordum.
"Buradayım." dedi benim gibi gülümseyerek. Sesi güvende hissettiriyordu. "Birazdan yanına geleceğim. Her şeyi başlı başına konuşalım."
"Kahve yapmıştım kendime ve kızlara, sana da yapayım mı?"
"Ha diyorsun ki hazırlık olsun." dedi eğlenen ses tonuyla.
"Tuz atmayacağım için ne kadar hazırlık olur orası muamma ama." diye mırıldandım. Sesim içime kaçmış gibiydi ama bu gülümsemediğim manasına gelmiyordu.
"Tuz da at o zaman." dedi gülerek. Dediğinde ciddi değildi. Ciddi olsaydı bile iki kere tuzlu kahve içilmezdi ve ben bunu ona yapamazdım.
"İki kere içemezsin, adet bozulur öyle." dedim bilmiş bilmiş.
"Hadi ya." dedi alayla. "Bayılmanı istemiyorum demiyorsun da."
"A-a ne alakası var canım?"
"Canın sadece senin için bayılır bundan haberin var mı peki?"
Her bir kelimesi beni olduğum noktadan uçurup ruhunun yanı başına götürüyordu. Acaba o bunun farkında mıydı?
"Fikret abi çağırıyor olanları konuşacağız. Ben kaçayım." dediğinde sesim titrerken "T-tamam görüşürüz." dedim. Her şeyiyle dengemi altüst etmeyi nasıl başarabiliyordu?
"Görüşelim." dedi ve ekledi. "Ha söylemeyi unutuyordum. Kahve yapma bana, canım istemiyor şimdi."
"İstediğin başka bir şey varsa onu yapayım?"
"Yok güzelim, teşekkür ederim. Hadi ben gittim."
"Hadi sen git." dedim kıkırdayarak ve telefonu kapattım.