İkizlerle birlikte otelin bahçesinden çıkıp sahil yoluna doğru yürüdük.
Aradan yıllar geçmişti ama konuşacak konu hiç bitmiyordu.
Yağmur, üniversitede yaşadığı komik anıları anlatıyor, Emre ise her zamanki gibi araya espriler sıkıştırıyordu.
Bir süre yürüdükten sonra sahile yakın küçük bir restorana oturduk.
"Buraya gelmişken deniz ürünleri yemeden dönmek olmaz." dedi Emre.
"Ben hâlâ balık seçemiyorum." diye karşılık verdi Yağmur.
Garson siparişleri aldıktan sonra sohbet yeniden başladı.
"Ne kadar kalacaksın Antalya'da?" diye sordu Yağmur.
"Birkaç gün daha."
"Tek başına gelmene şaşırdım."
"Biraz kafa dağıtmak istedim."
Emre masaya dirseklerini koydu.
"İyi yapmışsın."
Yemek boyunca bol bol konuştular.
Ben ise daha çok dinledim.
Arada eski okul anıları açılıyor, yıllar önce yaşadığımız komik olaylar konuşuluyordu.
Yemekten sonra sahilde yürüyüş yaptık.
Dondurma aldık.
Yağmur vitrindeki takılara bakmak isteyince birlikte küçük dükkânları gezdik.
Emre ise eline aldığı komik bir şapkayı takıp bizi güldürmeye çalışıyordu.
Akşamüstüne doğru üçümüz lunaparkın önünden geçtik.
"Bir tur dönelim mi?" dedi Emre.
Yağmur hemen kabul etti.
Ben de itiraz etmedim.
Dönme dolaba bindik.
Kabinin en üst noktaya ulaştığı anda Antalya'nın manzarası ayaklarımızın altına serildi.
Deniz, güneş ve şehir tek bir kareye sığmış gibiydi.
Emre telefonunu çıkarıp birkaç fotoğraf çekti.
"Bir tane de beraber."
Üçümüz yan yana durup fotoğraf çektirdik.
Fotoğrafı görünce Yağmur gülümsedi.
"Bunu saklayacağım."
Hava kararmaya yaklaşırken tekrar sahile indik.
Bir kafeye oturup soğuk bir şeyler içtik.
O sırada Emre'nin telefonu çaldı.
Kısa bir konuşmanın ardından,
"Bizim biraz işimiz çıktı." dedi.
"Yarın yine görüşelim mi?"
"Olur."
Vedalaşıp otelin önüne kadar birlikte yürüdük.
İkizler ayrıldıktan sonra ben tek başıma lobiye girdim.
Resepsiyonda çalışan Aras, misafirlerle ilgileniyordu.
Kapının açılma sesiyle başını kaldırdı.
Üzerimde sabah giydiğim kıyafetler vardı, elimde ise gün içinde aldığım küçük birkaç poşet duruyordu.
Bakışları kısa bir an üzerimde kaldı.
Sonra masanın üzerindeki bilgisayara döndü.
Hiçbir şey söylemedi.
Ben de bir şey demedim.
Sessizce asansöre yöneldim.
Arkamdan yalnızca Kerem'in sesi duyuldu.
"Arkadaşlarınla güzel vakit geçirmişsin galiba."
Aras, gözünü ekrandan ayırmadan cevap verdi.
"Öyle görünüyor."
Sesi sakindi.
Ama Mary'nin bütün günü başka insanlarla geçirmiş olması, fark ettirmemeye çalışsa da aklının bir köşesine yerleşmişti.İkizlerle sohbetimiz koyulaşmıştı.
Emre yine komik bir anısını anlatıyor, Yağmur kahkahasını tutamıyordu.
Ben ise onları dinliyordum.
Tam o sırada masanın yanında bir gölge durdu.
Başımı kaldırdım.
Aras.
Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı ama gözleri fazlasıyla ciddiydi.
"Mary."
"Söyle."
"Benimle gelir misin?"
Masadaki sessizlik bir anda değişti.
Emre, Aras'a baktı.
"Bir sorun mu var?"
Aras bakışlarını Emre'den ayırmadan,
"Mary'yle kısa bir konuşacağız."
dedi.
Emre bana döndü.
"Gelmek istiyor musun?"
Başımı hafifçe salladım.
"Birazdan dönerim."
Sandalyeden kalktım.
Aras tek kelime etmeden yürümeye başladı.
Ben de birkaç adım arkasından gittim.
Sahilde kalabalıktan biraz uzaklaştığımızda durdu.
Arkasını dönüp bana baktı.
İlk konuşan o oldu.
"O çocuk kim?"
"Emre."
"Sadece adı."
"Çocukluk arkadaşım."
"Diğeri?"
"İkiz kardeşi Yağmur."
Aras birkaç saniye sustu.
"Sabah onlarla tanıştın."
"Evet."
"Bütün günü onlarla geçirdin."
"Geçirdim."
"Telefonuna bile bakmadın."
Sesindeki sakinlik kaybolmaya başlamıştı.
Ben hiçbir şey söylemedim.
Aras derin bir nefes aldı.
"Ben seni lobide bekledim."
Sessizce dinlemeye devam ettim.
"Sonra bahçeye çıktım."
Bakışlarını denize çevirdi.
"Orada da yoktun."
Tekrar bana döndü.
"Akşam döndüğünde de hiçbir şey olmamış gibi odana çıktın."
Hâlâ onu bölmüyordum.
"Neden?"
Kısa bir sessizlik oldu.
"Sadece arkadaşlarınla vakit geçirmek istedim."
Aras başını iki yana salladı.
"Bu değil."
"O zaman nedir?"
"Hiçbir şey."
Sesi sertleşmişti ama cümlesi bunun tam tersini söylüyordu.
"Hiçbir şey değil."
Bir adım geri çekildi.
"Benim buna karışma hakkım yok."
Bunu söylerken bile yüzündeki rahatsızlık gizlenmiyordu.
Ben ise sadece onu izliyordum.
Ne neden kıskandığını sordum...
Ne de hesap vermeye çalıştım.
Çünkü ortada açıklama yapmamı gerektirecek bir durum yoktu.
Aras bunu fark etmiş gibi gözlerini yere indirdi.
"Biliyorum."
"Sadece..."
Cümlesini tamamlayamadı.
İlk kez, duygularını kelimelere dökmekte gerçekten zorlanıyordu.
Sahilden gelen dalga sesleri ikimizin arasındaki sessizliği doldururken, uzaktan Emre'nin sesi duyuldu.
"Mary!"
Başımı sesin geldiği yöne çevirdim.
İkizler hâlâ oturduğumuz masadan bize bakıyordu.
Aras da aynı yöne baktı.
Yüzündeki gergin ifade yavaş yavaş kayboldu.
"Git istersen."
Sesinde kırgınlık vardı.
Ben kısa bir an ona baktım, sonra hiçbir şey söylemeden masaya doğru yürümeye başladım.
Arkamda kalan Aras ise ilk kez kendine şu soruyu sormaktan kaçamadı:
"Onu kaybetmekten neden bu kadar rahatsız oluyorum?"