İçeriğe geç

YABAN KEDİSİ

Bölüm 2 · 25 dk okuma

YABAN KEDİSİ

Bölüm 2

BÖLÜM 2

BÖLÜM 2

KIRMIZI VE BEYAZIN DANSI🍷

Araba, şehrin ıssız ve karanlık sahil yolunda hızla ilerlerken içimdeki o soğuk öfke yerini keskin bir odaklanmaya bırakmıştı.

Kafamda planlar yapıyor, evde beni bekleyen Tusem ve Nihal ablamla ne konuşacağımı tartıyordum. Ertingü Alen’in o sinsi gözlerini ablamın üzerinden çekmenin zamanı gelmişti.

Tam bunları düşünürken, Sezgen’in aniden "Artemis Hanım!" diye bağırmasıyla zihnimdeki tüm düşünceler darmadağın oldu.

Gözlerimi yoldan ayırıp ön cama diktim. Yolun tam ortasında, farlarımızın güçlü ışığı altında kapkara, zırhlı bir SUV duruyordu.

Sezgen can havliyle frene bastı. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o acı çığlık, gecenin sessizliğini yırttı. Savrularak durduğumuzda, önümüzü kesen aracın kapısı yavaşça açıldı.

Gecenin karanlığından sıyrılıp farlarımızın önüne adım atan adamı gördüğümde, oturduğum koltukta hafifçe dikleştim.

Sencer Tulpar.

Masadaki diğer sekiz ocağın aksine, o gürültü yapmazdı. Üzerindeki koyu renkli, ağır kabanı ve yüzündeki o hiçbir duygu barındırmayan, kemikli çehresiyle tam karşımızda dikiliyordu. Ne bir silah çekmişti ne de korumalarını öne sürmüştü. Sadece oradaydı; varlığıyla tüm yolu, hatta tüm şehri kapatmış gibi bir havası vardı.

"Artemis Hanım, ne yapacağız?" Sezgen’in elleri direksiyonda titriyordu, gözleri dikiz aynasındaydı.

"Arkamızda da iki araç var, sıkıştık."

"Arabada kal Sezgen," dedim pürüzsüz bir sesle. "Ve sakın o kapıları açma."

Gözü kara olmak, tehlikeyi görmezden gelmek demek değildi. Sencer’in ne kadar nadir ve tehlikeli bir adam olduğunu biliyordum ama Artemis Yaman, kimsenin önünde geri adım atmazdı.

Kapıyı açtım ve gecenin ayazına doğru adım attım.

Topuklarımın asfalta vuran sesi, iki zırhlı aracın arasındaki o gerilimli boşlukta yankılandı.

Sencer, aramızda birkaç metrelik mesafe kalana kadar hareket etmedi. Farların ışığı gözlerini parlatırken, ses tonu tıpkı dedikleri gibi bir mezarlık kadar sessiz ve derindi.

"Ufuk Ziya'nın malikanesinde büyük laflar etmişsin Artemis," dedi, ellerini kabanının ceplerinden çıkarmadan.

"Masadaki sekiz adamı karşına almak cesaret ister. Ama o sekiz adamın arasına beni de dâhil etmek... Bu düpedüz intihardır."

Dudaklarımı hafifçe yukarı kıvırdım, kollarımı göğsümde bağladım. "Dokuzuncu üyenin gölgelerden çıkıp önümü keseceğini bilseydim, şarabın markasını sana da sorardım Sencer. Hayırdır, Ufuk’un kırılan kalemi için taziyeye mi geldin?"

Sencer’in yüzünde en ufak bir mimik bile oynamadı. Bana doğru bir adım yaklaştı, aramızdaki ayaz daha da keskinleşti. "Ufuk bir aptal. Masadaki diğerleri de öyle. Geçmişinin peşine düşüp seni hafife alacak kadar körler. Ama ben kör değilim Yaman. O silahın kimin elinde olduğunu, ne yapmaya çalıştığını biliyorum."

Sesini biraz daha alçalttı, bu bir tehditten ziyade, durum tespitiydi. "Evine git. Ablanı ve kardeşini o odadan çıkarma. Çünkü bu gece başlattığın yangın, ilk olarak senin evinin çatısına düşecek. Masadaki sekiz adam bu gece toplanıyor. Ve Ertingü Alen, karısının nerede olduğunu şimdiden sormaya başladı."

Sencer arkasını dönüp aracına doğru yürürken son kez durdu. "Bu gece yolunu kestim çünkü o masadakiler gibi aceleyle ölmeni istemiyorum. Gerçek bir oyuncunun masada kalması işime gelir. Şimdi çekil önümden."

Zırhlı aracı yavaşça geri çekilip bize yol verirken, kalbimin vuruşları hızlanmıştı. Sencer blöf yapmazdı. Sezgen arabayı hızla eve doğru sürerken zihnimdeki tek şey ablam ve kardeşimdi.

Yarım saat sonra, korumaların sıkıca kapattığı Yaman malikanesinin kapısından içeri girdim. Salona adım attığımda havadaki o ağır gerilimi hemen hissettim.

Kardeşim Tusem, oturduğu koltukta tırnaklarını kemirerek bir sağa bir sola bakıyordu. Hemen yanında ise, masadaki düşmanım Ertingü Alen ile evli olan ablam Nihal duruyordu. Üzerinde aceleyle çıkıp geldiği belli olan şık bir elbise vardı ama yüzü kireç gibi beyazdı.

"Artemis!" diyerek ayağa fırladı Tusem. "Neler oluyor? Sezgen bizi aradığında sesindeki korkudan kalbim duracaktı!"

Nihal ablam ise bana doğru sert adımlarla yürüdü. Gözlerinde korkudan ziyade, bir Alen malikanesinden apar topar çıkarılmanın getirdiği bir öfke ve şaşkınlık vardı.

"Artemis, bana hemen mantıklı bir açıklama yap!" dedi ablam, sesini yükselterek. "Ertingü’nün adamları evden çıkarken beni izliyordu. Kocamın neyin peşinde olduğunu, senin ne ara Ufuk Ziya ile karşı karşıya geldiğini bilmek istiyorum. Biz neden buradayız?"

Ceketimi yavaşça çıkarıp Sezgen’e uzattım. Salondaki o büyük berjer koltuğa oturdum, arkama yaslandım ve iki kardeşimin gözlerinin içine baktım. Yüzleşme saati gelmişti.

"Çünkü Nihal," dedim, sesimdeki o buz gibi kararlılık salondaki tüm havayı dondurdu.

"Kocan Ertingü ve o masadaki diğer yedi pislik, bu gece benim ölüm fermanımı imzalamak için toplanıyor. Ve eğer seni o evden çekip almasaydım, Ertingü’nün bana vuracağı ilk darbe senin cansız bedenin olacaktı."

Ablam duyduğu kelimelerle bir adım geri sendeledi, eli kalbine gitti. Tusem ise yanımıza çöküp ellerimi tuttu. Masadaki o büyük savaş, artık evimizin tam ortasındaydı.

Ablam Nihal, söylediğim kelimelerin ağırlığı altında bir anlığına sarsılsa da Yaman kanı taşıdığını kanıtlarcasına hızla toparlandı.

Gözlerindeki o şaşkınlık, yerini Ertingü Alen’in sinsi yüzünü nihayet net bir şekilde görmüş olmanın getirdiği soğuk bir nefrete bıraktı. Bana karşı çıkmasını, kocasını savunmasını bekleyen Sezgen şaşkınlıkla bize bakarken, ablam adımlarını sıklaştırıp tam karşımdaki koltuğa oturdu.

"Ertingü’nün benden bir şeyler sakladığını biliyordum Artemis," dedi ablam, sesindeki titremeyi tamamen yok ederek. "Son zamanlarda evde sürekli Atay ile fısır fısır konuşuyorlardı. Masadaki diğer yedi adamı yönetebileceklerini, Ufuk Ziya’nın kibirli planlarını kendi lehlerine çevireceklerini söylüyordu."

Eğilip masanın üzerindeki boş bardağa uzandı, parmakları gergindi ama kararlıydı.

"Büyük toplantının nerede yapılacağını biliyorum. Ertingü bu gece saat üçte, şehrin dışındaki o eski, terk edilmiş Alen Tersanesi’nde toplanacaklarını söyledi. Oraya emniyetin de, Sınır Tanyeri’nin de girmesi imkansız. Çünkü tersanenin altındaki eski tünelleri sadece Alen ailesi biliyor. Ertingü, Ufuk Ziya'nın o tescilli cinayet silahını senin elinden zorla almak için bu gece masadaki herkesi oraya topluyor."

Dudaklarım yavaşça yukarı kıvrıldı. Ablamın bu ihanet çemberinden sıyrılıp bana bu bilgiyi vermesi, elimdeki en büyük kozdu. Ufuk Ziya benim bir "evcilik oyunu" oynadığımı düşünüyordu. Ertingü Alen ise karısını evde uysal bir kedi gibi bıraktığını sanıyordu. Hepsi yanılıyordu.

"Tersane demek..." dedim, yerimden yavaşça doğrularak. "Kendi çöplüklerinde, kendilerini güvende hissettikleri o delikte... Onları avlamak çok daha keyifli olacak."

Tusem korkuyla ayağa kalktı. "Artemis, orası bir ölüm tuzağı! Oraya tek başına gidemezsin!"

"Tek başına gitmeyeceğim Tusem," dedim gözlerimi Sezgen’e çevirerek. Sezgen ne yapacağımı anlarmış gibi yutkundu ama bu kez geri adım atmadı.

"Sezgen, hemen bizim çocukları topla. Lojistik ağındaki en güvendiğimiz, eli silah tutan adamları tersanenin çevresine yerleştir. Ama asıl hamlemiz bu değil."

Ablama doğru döndüm.

"Nihal, Ertingü’nün o bahsettiği alt tünellerin haritasını bana çizeceksin. Masadaki o sekiz adam tersanenin üst katındaki o büyük odada zaferlerini ve beni nasıl yok edeceklerini tartışırken, ben alt tünellerden tam kalplerine sızacağım."

Kafamdaki gizli plan saniyeler içinde netleşmişti. Onları sadece silahlarla basmayacaktım. Ufuk Ziya’nın elimde olduğunu bildiği o tescilli cinayet silahını, yani Sınır Tanyeri’nin parmak izlerini taşıyan o ölümcül kanıtı da yanıma alacaktım. Masaya o silahla girecektim. Eğer Sencer Tulpar’ın dediği gibi bu gece başlattığım yangın evimin çatısına düşecekse, ben o çatıyı tersanenin üzerine yıkacaktım.

"Artemis," dedi Sezgen, kapıya doğru yönelirken.

"Sencer Tulpar ne olacak? O da oradaysa?"

"Sencer bir izleyici Sezgen," dedim belimdeki silahın şarjörünü kontrol ederken çıkan o tok metal sesi salonda yankılatarak.

"Ama bu gece ona izleyecek muazzam bir şov sunacağım. Hazırlanın. Sekiz mafya bozuntusuna bu şehri kimin yönettiğini gösterme vakti geldi."

Ablamın çizdiği tünel haritası elimde, üzerimde simsiyah, jilet gibi oturan takım elbisemle Alen Tersanesi’nin o küf ve deniz kokan dehlizlerine sızdım.

Arkamda Sezgen ve en güvendiğim sekiz adamım gölgeler gibi bizi takip ediyordu. Masadaki o sekiz aptal, kapıyı tekmeleyerek içeri girecek bir mafya bozuntusu bekliyordu.

Ama ben Artemis Yaman’dım. Onlara bu şehri kimin yönettiğini göstermek için vahşi bir gürültüye ihtiyacım yoktu. Girişim, sessiz ama kemik sızlatan bir fırtına gibi olacaktı.

Üst kattaki toplantı odasının hemen altındaki gizli kapıya ulaştığımızda Sezgen’e dur işareti verdim.

Yukarıdan Ufuk Ziya’nın o kibirli ve öfkeli sesi geliyordu; muhtemelen diğerlerine benim ne kadar ileri gittiğimi anlatıyordu.

Kapının mekanizmasını ablamın tarifiyle milimetrik bir sessizlikle çözdüm. Duvar paneli yavaşça yana kaydı. Tozlu, loş ışık yüzüme vururken oda bir anda buz kesti. Kapıyı tekmelemedim.

Adımlarımı bir leopar gibi asil ve sessiz atarak odanın tam ortasına doğru yürüdüm. Topuklarımın mermerde çıkardığı o ilk tek klik sesiyle masadaki sekiz baş birden bana döndü.

Ufuk Ziya oturduğu yerden fırlayacak gibi oldu, Ertingü Alen’in gözleri nefretle kısıldı. Barlas Efe, Giray, Yaltaray, Araf ve hatta gölgelerin adamı Sencer Tulpar bile bu sinsi, kusursuz giriş karşısında donakalmıştı.

Masanın tam başındaki boş sandalyeye, sanki orası zaten bana aitmiş gibi acele etmeden oturdum. Kollarımı masaya yaslayıp gözlerimi üzerlerinde

Gezdirdim.

"Beni davet etmeyi unutmuşsunuz beyler," dedim,

sesimdeki o kadife gibi ama ölümcül tını odadaki tüm erkek egolarını ezip geçerken.

"Gerçi Artemis Yaman’ın girmek için davete ihtiyacı olmadığını hâlâ öğrenememiş olmanız... gerçekten acınası."

Ceketimin içinden, Ufuk Ziya’nın tescilli, Sınır Tanyeri’nin parmak izli o cinayet silahını çıkardım. Masanın tam ortasına, Ufuk’un önüne doğru yavaşça kaydırdım. Silah ahşap masada tok bir sesle durdu.

"İşte aradığınız o oyuncak. Ama bu gece kuralları bu demir parçası değil, ben koyuyorum."

Odadaki herkes öfkeden ya da şaşkınlıktan kaskatı kesilmişken, masanın diğer ucundan bir hareketlilik oldu.

Ertingü Alen’in kardeşi Atay Alen, oturduğu koltukta yavaşça dikleşti. Diğer adamların aksine yüzünde ne bir öfke belirtisi vardı ne de düşmanlık.

Gülümsemiyordu bile.

Atay, gözlerini masanın ortasındaki silahtan çekip doğrudan benim üzerime dikti.

Yüzü tamamen ifadesizdi ama bakışları o kadar keskin, o kadar dik ve yoğundu ki, odadaki o buz gibi havayı delip geçiyordu. Gözünü bile kırpmadan, adeta zihnimi okumaya çalışır gibi kilitlenmiş bir şekilde bana bakıyordu.

Onun bu aşırı odaklanmış, sert ama içten içe tuhaf bir çekim barındıran bakışları altından sızan enerji, göğsümün tam ortasında daha önce hiçbir düşmanıma karşı hissetmediğim o garip ritim bozukluğunu tetikledi.

İçimdeki o her an saldırmaya hazır vahşi canavar, Atay’ın bu tavizsiz ve kilitlenmiş duruşu karşısında ne yapacağını bilemez gibi bir anlığına duraksadı.

Bu kesinlikle aşk değildi; ama insanı en zayıf anında yakalayabilecek, gardını düşürecek kadar tehlikeli bir çekimdi.

O sırada masanın diğer ucundaki Giray Zaman, plana dair bir şeyler söyleyerek Atay’a döndü. "Atay, limandaki sevkiyatı ne yapacağız, senin adamlar hazır mı?" diye sordu.

Atay’dan çıt çıkmadı. Giray’ın sorusunu duymamıştı bile. Dünyayla bağı tamamen kopmuş gibi, sadece bana bakıyordu.

Ufuk Ziya, Atay’ın bu hipnotize olmuş halini fark ettiğinde yüzünde sinir bozucu, alaycı bir ifade belirdi. Gözlerini bir bana bir Atay’a çevirip sessizliği yırtan o iğneleyici sesiyle konuştu:

"Vuruldun Artemis’e herhalde Atay? Dünyadan koptun."

Bu sözler üzerine ablamın kocası Ertingü Alen’in yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. Masaya sertçe vurarak kardeşine doğru tısladı:

"Atay! Kendine gel! Karşında kimin olduğunu unutuyorsun, toparla gözlerini!"

Atay, abisinin o öfkeli çıkışını ve Ufuk Ziya’nın alaycı lafını zerre umursamadı.

Onları tamamen yok saydı, takmadı bile. Bakışlarındaki o dik ve yoğun ifade milim oynamadı; gözleri hâlâ benim gözlerimin içindeydi.

Kendimi hızla toparladım, bakışlarımı onun o delici gözlerinden zorlukla çekip tekrar Ufuk Ziya’ya diktim. Ama Atay’ın o üzerimdeki kilitlenmiş bakışlarını hâlâ tenimde hissedebiliyordum.

"Evet Ufuk Ziya," dedim, Atay’ın yarattığı o anlık sarsıntıyı sesime zerre yansıtmayarak. "Şimdi söyle bakalım, kim evcilik oynuyor, kim bu şehri yakmaya hazır?"

Ufuk Ziya tam lafa girecekken, odanın en karanlık köşesinde, o ana kadar bir heykel gibi sessiz oturan Sencer Tulpar öne doğru eğildi. Ses tonu, odadaki tüm o çiğ gürültüyü tek bir hamlede bıçak gibi kesti.

"Masada bir kadın ve bir çocuk var diye burayı kreşe çevirdiniz," dedi Sencer, buz gibi bir sesle.

Gözleri önce Atay’da, sonra benim üzerimde

durdu. "Biz buraya Ufuk’un beceriksizliğini ve Artemis’in elindeki namluyu konuşmaya geldik. Herkes rolünü hatırlasın."

Sencer’in bu soğuk uyarısıyla odadaki hava yeniden ağırlaştı. Ben ise o an istemsizce başımı çevirip tekrar Atay’a baktım. Ancak bu kez beklediğim o kilitlenmiş bakışları bulamadım;

Atay artık bana bakmıyordu.

Bakışlarını önündeki boşluğa dikmişti.

Fırsattan istifade, gözlerim onu gayriihtiyari incelemeye başladı.

Kusursuzca şekillendirilmiş, siyah idol kesim saçları alnına hafifçe düşmüştü.

Koyu kahverengi gözleri, yüzündeki o sert ama çekici hatları tamamlıyordu. Bu masada benden sonraki en genç üyeydi ama yaydığı aura, yaşından çok daha büyük bir tehlike barındırıyordu.

Tam onu incelerken, Atay aniden başını çevirdi ve yakalandım. Koyu kahverengi gözleri doğrudan gözlerimin içine daldı.

Masada hemen yanımda oturduğu için, aramızdaki mesafeyi hiçe sayarak aniden bana doğru eğildi. Dudakları neredeyse kulağıma değecekti. O boğucu barut kokusunun ortasında, tenime çarpan nefesiyle fısıldadı:

"Sen beni mi izliyorsun?"

İçimde bir şeylerin sarsıldığını hissetsem de Yaman soğukkanlılığımı milim bozmadım. Başımı hafifçe geriye çekip gözlerimi kıstım ve aynı fısıltıyla cevap verdim:

"Ne münasebet!"

Atay, bu sert çıkışıma karşılık yüzünde engel olamadığı, muzip ve son derece karizmatik bir gülüş belirdi. O sırada masanın en başından, Ufuk Ziya’dan sonraki en büyük üye olan Yaltaray Yıldız’ın sesi gürledi. Yaşlı kurt masaya elini vurdu:

"Kendi aranızda konuşmayı kesin!"

Yaltaray’ın azarıyla birlikte, Atay ve ben aynı salise içinde göz göze geldik.

İkimizin de dudaklarında belli belirsiz, gizli bir anlaşmanın ifadesi vardı. Hemen ardından hiçbir şey olmamış gibi önümüze döndük.

Toplantı tam bir güç savaşı şeklinde devam etti. Ufuk Ziya o silahın acilen yok edilmesi gerektiğini savunurken, Ertingü Alen benim lojistik ağımın çökertilmesi için bastırıyordu.

Barlas Efe ve Araf Suay hararetle lojistik rotaları tartışırken, ben sadece önümdeki haritaya bakıp piyonların hareketini izledim.

Atay ise toplantı boyunca abisinin dediklerine nadiren kafa salladı, gerisinde tamamen sessiz kaldı. Sencer Tulpar’ın son noktayı koymasıyla, masadaki sekiz adam birer birer odayı terk etmeye başladı.

Ertingü çıkarken kardeşine ters bir bakış attı ama Atay yerinden kıpırdamadı.

Nihayet, o devasa ve kasvetli toplantı odasında sadece Artemis ve Atay olarak ikimiz kaldık.

Sessizlik odaya çöktüğünde sandalyemde hafifçe yana dönüp ona baktım. Atay, gitmek için hiçbir hamle yapmamış, kollarını masaya dayamış bir şekilde yine o koyu kahverengi gözlerini bana dikmişti. O kadar yoğun bakıyordu ki, odadaki loş ışık bile bu bakışın ağırlığı altında eziliyordu.

"Bakma bana şöyle,"

dedim, sesimdeki o sert, profesyonel tınıyı korumaya çalışarak.

Atay hafifçe başını yana eğdi, gözlerindeki o delici ifadeyi hiç bozmadan sordu: "Nasıl?"

"Şöyle işte," dedim,

elimle havada belirsiz bir hareket yaparak. İçimdeki o canavarın ilk kez köşeye sıkıştığını, yanaklarıma hafif bir sıcaklığın yayıldığını hissediyordum.

Atay, o karanlık ve tehlikeli aurasına tamamen tezat oluşturan, içimi eriten o derin gülüşüyle tekrar güldü.

"Ne gülüyorsun?"

dedim, kaşlarımı çatarak kendimi savunmaya alırken.

Atay gülmeyi kesti. Masanın üzerinden bana doğru biraz daha yaklaştı. O koyu kahve gözleri, doğrudan ruhuma sızmak ister gibi derinleşti. Ses tonu, bir fısıltıdan daha ağır, insanı utandıracak kadar net ve güzeldi:

"Gülüyorum çünkü bu masadaki herkes senin ne kadar tehlikeli bir mafya lideri olduğunu konuşuyor, Artemis... Ama kimse senin şu an benim karşımda gardını düşürmemek için kalbinin ne kadar hızlı çarptığını göremiyor. Ben sana düşman gibi bakmıyorum. Ben sana, bu şehrin tüm karanlığını tek bir gülüşüyle aydınlatabilecek tek kadınmışsın gibi bakıyorum. Ve inan bana, bu masadaki hiçbir kurşun, senin bana 'şöyle' derken ki o anlık şaşkınlığın kadar ölümcül değil. Gözlerin gözlerimde eriyor ve ben bunu görebiliyorum."

Sözleri odadaki loş havada asılı kalırken, hayatımda ilk kez bir erkeğin karşısında kelimelerimi kaybedecek gibi oldum.

Yanaklarıma yayılan o yakıcı sıcaklığı gizlemek için hemen maskemi takındım ve sesime bulabildiğim en sert tonu vererek araya girdim:

"Saçmalama Atay!"

Atay, bu ani ve öfkeli çıkışıma hiç alınmadı. Aksine, o alaycı ama içimi titreten hafif gülümsemesi yüzüne geri döndü. Yavaşça oturduğu koltuktan kalktı.

Gitmek yerine, masanın etrafından dolanarak ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Topuklarının ahşap zemindeki tok sesleri, göğsümün içindeki o kontrolsüz ritimle senkronize olmuş gibiydi.

Tam karşımda durdu ve aramıza sadece birkaç santim bırakacak kadar üzerime doğru eğildi. Kokusu, o sert barut ve pahalı odunsu parfümün karışımı, zihnimi allak bullak ediyordu.

"Gerçekten saçmalıyor muyum?"

diye fısıldadı, gözlerini bir saniye bile kırpmadan doğrudan bana dikerek.

"Yoksa buradaki tek gerçek şeyle yüzleşmekten mi korkuyorsun, Artemis Yaman?"

"Korku kelimesini benimle aynı cümlede kullanacak cesareti nereden buluyorsun bilmiyorum Alen," dedim, oturduğum yerde dikleşip ona meydan okuyarak.

İçimdeki o canavar dışarıya pençe atıyordu ama bu kez öfkeden değil, tamamen savunma içgüdüsüyleydi. Onun bu yakınlığı gardımı tehlikeli bir şekilde eritiyordu ve ben bunu kesinlikle inkar etmeliydim.

"Karşında ablanın evde beslediği o uysal kedilerden yok. Kendine gel."

Atay hafifçe güldü, bana doğru bir adım daha attı, neredeyse nefesi tenimi yakacaktı.

"İnkar etmek seni kurtarmaz. Gözlerin aksini söylerken bana yalan söyleyemezsin."

"Sana yalan borcum yok," dedim, gözlerimi ondan kaçırmamaya çalışarak ama içten içe kalbimin göğüs kafesimi dövdüğünü hissediyordum.

Bu adamın aurası beni yavaş yavaş içine çekiyordu ve inkar duvarlarım ilk kez bu kadar ağır darbe alıyordu. "Şimdi çekil önümden.”

"Çekilmeyeceğim Yaman," diye fısıldadı Atay. Sesi bu kez daha derinden, adeta mermer zemin altından yankılanan bir fırtına gibi geliyordu. "Bu şehirde herkes senin önünden çekilmek için sıraya girmiş olabilir. Ama ben o masadaki kör adamlardan değilim. Senin o 'asla bükülmez' dediğin iradenin altında, aslında ne kadar büyük bir yükü tek başına sırtlandığını görebiliyorum."

Aramızdaki bu tehlikeli yakınlığın göğsümün tam ortasında yarattığı o garip ritim bozukluğunu bastırmak için dişlerimi sıktım. İçimdeki o vahşi canavar pençelerini dışarı vurmak için can atıyordu. Gözlerimi Atay'ın delici bakışlarından bir an bile ayırmadan sağ elim, masanın üzerinde duran tescilli cinayet silahının namlusuna doğru yavaşça kaydı.

Parmaklarım soğuk metali bulduğunda, sesime her zamanki profesyonel ve buz gibi tınıyı yerleştirerek fısıldadım:

"Sana son kez söylüyorum Alen, sınırlarını zorluyorsun. Elimdeki bu demir parçası sadece Ufuk Ziya’nın değil, bu masaya karşı duran herkesin pimi olmaya hazır. Bir adım daha yaklaşırsan, o parmak izlerinin yanına bir de senin kanını eklemekten zerre çekinmem."

Gözlerimdeki o ölümcül kararlılığı gördü ama zerre geri adım atmadı. Aksine, tam namluyu kavrayıp tetiğe asılacağım sırada, Atay ani ve beklendik bir hızla hamle yaptı. Büyük, sıcak eli bir kelepçe gibi sağ bileğime kapandı. Beni durdurmakla kalmadı, parmaklarımı soğuk metalden ayırıp bileğimi sertçe kavrayarak beni kendine doğru çekti.

Aramızdaki mesafe tamamen eridiğinde, sırtım oturduğum sandalyenin arkalığına yaslandı ama bileğimi tutan eli beni o kadar güçlü sabitliyordu ki, nefesi doğrudan dudaklarıma çarptı. Tenime yayılan o yakıcı sıcaklıkla ve kalbimin göğüs kafesimi neredeyse delecek gibi vurmasıyla bir anlığına sarsıldım. Maskemi düşürmemek için büyük bir irade savaşı veriyordum ama o, bileğimi bırakmadan gözlerimin en derinlerine baktı.

"Vur o zaman," dedi Atay, sesinde ne bir korku ne de bir blöf emaresi vardı.

"Eğer beni bu masadaki diğer akbabalarla bir tutuyorsan, tetiği çek Artemis. Bileğini tutan bu eli kır ve beni burada harca. Ama ikimiz de biliyoruz ki, eğer bu gece beni burada vurursan, Alen Tersanesi’nin altındaki o gizli tünellerden çıktığın an abimin adamları lojistik ağını bir saat içinde küle çevirir. Ben senin düşmanın değilim. Bu masada senin ayakta kalmanı isteyen, o sekiz adamın karşısında arkanda duracak tek gücüm."

Bileğimi kavrayan parmaklarının baskısı canımı yakmıyordu ama içimde bir yerleri tamamen felç ediyordu. Tam ona haddini bildirecek o sert kelimeleri dilimin ucuna getirmiştim ki, odanın mermer zemininde yankılanan sert topuk sesleri aramızdaki o büyüleyici ve gerilimli anı bıçak gibi kesti.

Ağır ahşap kapı aralandı ve Sezgen nefes nefese içeri daldı. Gözleri masanın başındaki bu yakınlığı, Atay’ın bileğimi sıkıca kavrayan elini gördüğünde şaşkınlıkla irileşti, ama durumun aciliyetinden dolayı hemen kendini toparladı:

"Artemis Hanım! Acil çıkmamız gerek. Sencer Tulpar’ın adamları liman girişini kapattı, içeride hala bizim adamlar var ve ablamız Nihal Hanım’dan bir telefon geldi… Ertingü Alen eve doğru dönüyormuş!"

Atay, Sezgen’in sesiyle birlikte yavaşça doğruldu ve bileğimi tutan parmaklarını son derece ağır, sanki tenimin dokusunu hafızasına kazımak ister gibi yavaşça geri çekti. Gözlerini son kez gözlerime dikip ceketinin düğmesini iliklerken konuştu:

"Oyun yeni başlıyor Artemis Yaman. Abim eve varmadan önce benim o masadan ayrıldığımı düşünmeli. Şimdilik gitmene izin veriyorum. Ama unutma, bu şehir bu gece yanacaksa, o yangını başlatan kibrit ikimizin arasında çaktı."

Atay ağır adımlarla kapıya doğru yönelip gölgelerin arasında kaybolurken, masanın üzerindeki silahı hızla ceketimin içine gizledim. Oturduğum sandalyeden hırsla kalkıp ceketimi düzelttim. Bileğimde hala onun elinin sıcaklığı vardı. İçimdeki canavar nihayet serbest kalmıştı ama bu kez Atay Alen’in bıraktığı o silinmez izle birlikte...

"Sezgen," dedim, sesimdeki o sarsılmaz lider tonunu hemen geri kazanarak. "Silahları kontrol edin. Çıkıyoruz."

"Sezgen, arabayı hazırla," dedim, ceketimin önünü sertçe iliklerken. Sesimdeki o soğuk otorite geri dönmüştü ama içimde yanan o tuhaf yangını sadece ben biliyordun. "Önce eve dönüyoruz. Ertingü Alen o kapıdan içeri girdiğinde karşısında uysal bir kedi değil, avcısını bekleyen bir Yaman bulacak. Nihal ablamı o herifin insafına bırakmam."

Malikaneye fırtına gibi döndük. Ertingü Alen’in arabası kapıya yanaşmadan tam on dakika önce salona sızmıştım. Nihal ablam salonda gergince dolanırken beni gördüğü an nefesini tuttu. "Artemis! Geldi... Ertingü kapıda," diye fısıldadı.

"Sakin ol abla," dedim, berjer koltuğa yavaşça yerleşip bacak bacak üstüne atarak. "Arkana yaslan ve sadece beni izle."

Kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Ertingü Alen, o sinsi ve karanlık aurasıyla salona adım attı. Gözleri önce karısı Nihal’e, ardından doğrudan bana kaydı. Yüzünde, planlarının bozulduğunu anlayan bir farenin o sıkışmış öfkesi vardı. Tersanedeki o gizli kapıdan nasıl girdiğimi, masanın ortasına o silahı nasıl fırlattığımı hala hazmedemediği her halinden belliydi.

"Artemis..." dedi, sesini basitleştirmeye çalışarak ama dişlerini sıktığı dışarıdan bile duyuluyordu."Karımın bu saatte senin evinde ne işi var? Ve sen... o masadan nasıl sağ çıkıp buraya geldin?”

"Karın, yani benim ablam, ait olduğu yerde Ertingü," dedim, sesimdeki alaycı tınıyı hiç saklamadan. "Masaya gelirse... O sekiz adamın bir kadının zekası karşısında nasıl kaskatı kesildiğini izlemek keyifliydi. Kocana söylemeyi unuttun galiba abla, tersanenizin alt tünelleri biraz fazla nemliydi."

Ertingü’nün gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Tehdit etmek için öne doğru bir adım attı ama Sezgen ve adamlarımın arkamda birer gölge gibi belirmesiyle duraksadı. Bu şehirde bana dokunmanın, tüm lojistik ağımı havaya uçurmayı göze almak demek olduğunu çok iyi biliyordu.

"Bu geceyi unutmayacağım Artemis. Bunun bir bedeli olacak," diye tısladı ve ablamın kolundan tutmaya yeltendi.

"Nihal bu gece burada kalıyor Alen," diyerek ayağa kalktım, sesim salonda bir kırbaç gibi şakladı. "Şimdi o kirli ellerini ablamın üzerinden çek ve benim çöplüğümden defol git. Yoksa o balistik raporu yarın sabah sadece Ufuk Ziya’nın değil, senin de adliyenin kapısına asılma sebebin olur."

Ertingü öfkeden mosmor bir halde, arkasına bile bakmadan malikaneyi terk etmek zorunda kaldı. İlk raundu kazanmıştım ama bu sadece geçici bir kalkandı. O sekiz adamı tamamen bitirmek için masayı içeriden çökertecek bir ortaklığa ihtiyacım vardı.

Yani, Atay Alen’e.

Ertesi gün, Sezgen aracılığıyla Atay’a sadece benim bildiğim gizli bir hat üzerinden ulaştım. Telefonu açtığında sesindeki o kendinden emin tonu duymak içimdeki canavarı yeniden uyandırdı. "Beni özledin mi Yaman?" diye sordu alaycı bir fısıltıyla.

"Bir anlaşma yapmak istiyorum, Atay Bey," dedim, sesimi tamamen profesyonel bir çizgiye çekerek. "Bu akşam saat sekizde, şehrin dışındaki o gözlerden uzak restoranda. Yalnız gelin."

Buluşma saati yaklaştığında, iş günlerinin o maskülen, sert ve jilet gibi oturan siyah takım elbiselerimi bir kenara fırlattım. Bu kez stratejim farklıydı; onu sadece zekamla değil, varlığımla da sarsacaktım.

Açık kahve, sarı yansımalı saçlarımı omuzlarımdan aşağı göz alıcı dalgalarla bıraktım. İş günlerindeki o yok gibi duran makyajımın aksine, bu gece gözlerimi ön plana çıkaran, hatlarımı keskinleştiren kusursuz bir makyaj yaptım. Dudaklarıma sürdüğüm iddialı kırmızı ruj, adeta bu gece dökülecek kelimelerin tehlikesini simgeliyordun. Üzerime jilet gibi oturan, kırmızı, askılı mini bir elbise giydim. Altına geçirdiğim yüksek topuklu ayakkabılarla aynaya baktığımda, karşımda duran kadının bu şehri tek bir kibritle yakabileceğine bir kez daha emin oldum.

Mekana adım attığımda, topuklarımın çıkardığı o ritmik sesler loş ışıklı lüks restoranda yankılandı. Atay çoktan gelmiş, cam kenarındaki masada bekliyordu. Onu gördüğümde içimdeki o ritim bozukluğu hafifçe yokladı beni. Her zaman kapkara giyinen o adam gitmiş, yerine saçlarını jöleyle kusursuzca şekillendirmiş, içinde adeta parıldadığı beyaz bir takım elbise giymiş bir Atay gelmişti.

Ben masaya doğru yürürken koyu kahverengi gözleri beni buldu. Bakışları baştan aşağı üzerimde gezindi, kırmızı elbisemde ve dalgalı saçlarımda saniyelerce asılı kaldı. Ben sandalyeye otururken, o büyüleyici koyu kahve gözlerini gözlerime dikti ve sesindeki o derin, hayranlık dolu tınıyla konuştu:

"Çok güzel olmuşsun,Artemis…”dedi, dudaklarının kenarı kıvrılırken. "Gerçi bu güzellik, bir anlaşma masası için fazla ölümcül."

Yüzümdeki o profesyonel maskeyi milim oynatmadım. Garsona hafif bir baş selamı verdikten sonra Atay’a döndüm.

"Teşekkür ederim Atay Bey. Siz de alışılmışın dışındasınız. Beyaz size... düşmanlığınızı gizlemek için iyi bir zırh olmuş."

Atay’ın gözlerinde muzip bir parıltı çaktı. Gözlerini hafifçe kısarak öne doğru eğildi.

"Atay'dan Atay Bey'e geçtin galiba. Bir de 'sizler' falan?" dedi, göz kırparak.Ses tonunu biraz daha düşürdü. "Bana Atay Bey deme. Aramızda geçen o geceden sonra, bu masada yabancıymışız gibi davranman komik."

"Ben sınırları severim Atay Bey," dedim ısrarla, kelimenin üzerine basarak.

"Ve o sınırların içinde kalmanız ikimizin de sağlığı için en doğrusu."

"Hala devam ediyorsun," dedi, başını hafifçe iki yana sallayarak güldü. "İnatçısın Artemis. Ama bu resmiyet maskesi, altındaki o hızlı atan kalbi gizlemeye yetmiyor."

Toplantı boyunca ne kadar direnirse dirensin, ona sürekli "Atay Bey" ve "Siz" diyerek hitap ettim. Masadaki o sekiz adama karşı lojistik ağlarımızı nasıl birleştireceğimizi, Ufuk Ziya’nın elindeki o hafıza kartının kopyalarının peşine nasıl düşeceğimizi anlattım. Ben ne zaman ciddi bir operasyondan bahsetsem, o sözü alıp aramızdaki o çekime getirmeye çalıştı ama ben her defasında "Anlaşma şartlarımız net, Atay Bey," ya da "Sizin bu konudaki fikriniz nedir, Atay Bey?" diyerek araya aşılmaz duvarlar ördüm.

Bayağı direndim, resmiyetimden zerre ödün vermedim.

Nihayet, konuşma bittiğinde Atay hesabı ödedi ve masadan yavaşça kalktı. Yüzündeki o muzip ifade yavaş yavaş yerini gergin bir sessizliğe bırakmıştı. Restoranın çıkışındaki o loş, kimsenin olmadığı koridora doğru yürürken dayanamayıp arkamı döndüm ve sordum:

"Mekandan bu kadar aceleyle kalkmanızın nedeni nedir? Konuşacaklarımız tam olarak bitmemişti."

Atay durdu. Arkasını döndüğünde koyu kahve gözlerinde ani bir öfke ve kırgınlık dalgası gördüm. Üzerime doğru iki büyük adım attı.

Ben geri çekilmeye fırsat bulamadan, büyük eliyle bileğimi sertçe kavradı ve beni koridorun duvarının kenarına doğru hızla itti. Sırtım soğuk duvarla buluştuğunda, diğer elini de hemen başımın yanına, duvara sertçe yasladı.

Beni tamamen kendi gövdesiyle duvar arasına sıkıştırmıştı. Beyaz takım elbisesinden yayılan o sert barut ve odunsu parfüm kokusu, kırmızı elbisemin üzerinden tenime sızıyordu. Geçmemi tamamen engelleyerek gözlerini gözlerime dikti.

Nefesim hızlansa da gardımı düşürmedim. "Ne yapıyorsunuz Atay Bey?" dedim, sesimi dikleştirerek.

"Bana bey deme!" diye tısladı Atay, çene kemiği kasılırken.

"Diyeceğim!" dedim, gözlerimin içine batan o koyu kahvelere meydan okuyarak.

"Demeyeceksin!" dedi, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. Nefesi kırmızı rujlu dudaklarıma çarpıyordu.

"Diyeceğim!" diye direttim.

"Neden?" diye sordu, sesi bu kez öfkeden ziyade derinden gelen bir çaresizlikle kısıldı.

"Çünkü sizinle samimi olmak istemiyorum, yanlış anlıyorsunuz!" dedim,

göğsümün hızla kalkıp inmesini gizlemeye çalışarak. "Siz deme bana!" diye böldü sözümü, gözleri dudaklarıma kayarken.

"Neden? Neden demeyeyim? Neden bu size 'bey' demem bu kadar batıyor?" diye üsteledim, içimdeki tüm savunma duvarlarını arkama alarak.

"Biz düşmanız! Siz düşmanımsınız, ayrıca yabancısınız!"

Sözlerim bittiği an Atay’ın gözlerindeki o karanlık öfke bir anlığına duruldu, yerini ruhumu darmadağın edecek o tehlikeli, yoğun ifadeye bıraktı.

Duvara yaslı olan elinin parmakları saçlarımın arasına doğru kaydı, yüzüme o kadar yaklaştı ki dudaklarımızın arasındaki mesafe bir nefes kadardı.

"Düşman mıyız?" diye fısıldadı Atay. Ses tonu o kadar pürüzsüz, o kadar güzel ve derindi ki içimdeki o vahşi canavarın tüm pençeleri bir anda kırıldı.

"Yabancı mıyız Artemis? Şu an sırtın duvara yaslıyken, bana hissettirdiklerini hiç bir yabancı hissettiremezdi. Eğer yabancı olsaydık, şu kırmızı rujunun rengi benim zihnimi bu kadar bulandırmazdı. Eğer düşman olsaydık, bu şehirdeki hiçbir kurşun, senin bana 'siz' derken ki o mesafeli duruşun kadar canımı yakmazdı. Sen bu şehrin en karanlık mafya lideri olabilirsin güzelim…Ama benim karşımda sadece gözlerinde eridiğim o tek kadınsın. Bana 'bey' diyerek araya koyduğun o duvarları, ben tek bir gülüşümle yıkmaya hazırım. Kendine yalan söyleyebilirsin ama bana asla."

Sözleri tenimi yakıp geçerken etkilendiğimi hissettim, yanaklarıma yayılan o sıcaklığı kırmızı elbisemin rengi bile gizleyemezdi. Hayatımda ilk kez bir erkeğin kelimeleri karşısında bu kadar savunmasız kalmıştım.

Atay, üzerimdeki o hipnotize edici etkisini izlerken dudaklarının kenarında o alaycı ama içimi titreten hafif gülümseme yeniden belirdi. Başını hafifçe geri çekip, duvardaki elini indirmeden gözlerimin içine bakmaya devam etti.

"Şimdi söyle bakalım..." dedi, sesindeki o zehirli ama çekici tınıyla. "Eğer ben seninle bu anlaşmayı yaparsam, herkes yanlış anlamaz mı güzelim? Bir de toplantı gününde o masada söylenenlerden sonra... Ufuk Ziya’nın 'Vuruldun Artemis’e herhalde' deyişini, abimin bana 'Kendine gel' diye kükreyişini unuttun mu? Masadaki o sekiz akbaba, benim senin arkanda durduğumu anladığı an, bu savaş sadece senin lojistik ağın için değil, benim seni o masadan nasıl çekip alacağım üzerine kurulacak."

Derin bir nefes alıp gözlerimi gözlerinden ayırmadım. "Varsın kurulsun Atay Bey," dedim, hala o kelimeye sığınarak ama sesimdeki o eski sertlik kırılmıştı.

"Eğer o sekiz adam bu şehri yakmak istiyorsa, biz de yangını onların üzerine yıkarız. Ama bu masada sadece iş ortaklığı var, bunu aklınızdan çıkarmayın."

Atay hafifçe güldü, yüzüme düşen bir tutam dalgalı sarı saçı parmaklarının ucuyla nazikçe kulağımın arkasına itti. "İş ortaklığı…” diye mırıldandı, gözleri hala kırmızı dudaklarımdaydı. "Bakalım o jilet gibi kuralların, benimle aynı safta savaşırken ne kadar dayanacak Artemis Yaman..."

Atay’ın parmakları kulağımın arkasındaki saç tutamından çekildiği an, içimde erimeye yüz tutan tüm o savunma mekanizmalarını tek bir hamleyle ayağa kaldırdım. Gözlerindeki o yoğun, beni tamamen ele geçirmek isteyen koyu kahve harelerle bağımı sertçe kopardım.

İki elimi birden beyaz takım elbisesinin göğüs kısmına yerleştirip, tüm gücümle onu kendimden geriye doğru ittim. Hamlem o kadar ani ve kararlıydı ki, Atay duvara dayalı olan ellerini çekmek zorunda kalarak bir iki adım geriledi.

Sırtımı soğuk duvardan ayırıp üzerimdeki kırmızı mini elbiseyi ve omuzlarımdan dökülen dalgalı saçlarımı tek bir asil hareketle düzelttim. Topuklarımın üzerinde dikleşerek ona yukarıdan baktım.

"Anlaşma şartları senin duygularından daha önemli Alen," dedim. Sesimdeki o kırılgan sıcaklığı tamamen yok etmiş, yerine o aşılmaz buz dağlarını yerleştirmiştim. "Ben buraya senin romantik fantezilerini dinlemeye gelmedim. O masadaki sekiz adamı yıkmak istiyorsan, duygularını o beyaz takım elbisenin iç cebine sakla. Yoksa o masada ilk harcanan sen olursun."

Kırmızı rujlu dudaklarımdaki o son darbeyi indirdikten sonra arkamı döndüm. Topuklarımın loş koridorda çıkardığı o sert ve ritmik seslerle mekana doğru hızla yürümeye başladım. Kalbimin göğüs kafesimi döven ritmini sadece ben duyuyordum ama arkamda bıraktığım adama gardımı asla düşürmeyecektim.

Ben koridorun sonuna varmadan, arkamdan Atay’ın o derin, erkeksi ve alaycı gülüşü koridorun loş duvarlarında yankılanırken adımlarımı milim bile yavaşlatmadım. Gitmemi engellemek için arkamdan koşmadı; sadece sesindeki o sarsılmaz, kendinden emin tonla peşimden fısıldadı:

"Kaç bakalım Artemis Yaman... İstediğin kadar 'Alen' de, istediğin kadar 'siz' de, istediğin kadar o duvarların arkasına saklan. Ama unuttuğun bir şey var: O buzdan masken bana her çarptığında, altındaki ateşin beni nasıl yakmak istediğini ikimiz de biliyoruz. Yarın o limandaki sevkiyat basıldığında ve abimin adamları karşında dikildiğinde, arkana baktığın an göreceğin tek yüz yine benimki olacak. Kaçışın sadece toplantı gününe kadar, yaban kedisi."

Sözleri sırtıma birer kor ateş gibi saplansa da durup arkama bakma zayıflığını göstermedim. Restorandan çıkıp beni kapıda bekleyen siyah zırhlı araca bindiğimde Sezgen dikiz aynasından bana baktı. Yanaklarımdaki o gizleyemediğim kızıllığı ve hızla kalkıp inen göğsümü fark etmiş olacak ki gergince yutkundu.

"Artemis Hanım, iyi misiniz?" diye sordu, sesindeki endişeyi saklamaya çalışarak.

"İyiyim Sezgen," dedim, camdan dışarıya, şehrin karanlık siluetine bakarak.

Sesimdeki o soğuk, profesyonel tınıyı yeniden kazanmıştım. "Atay Alen kartlarını açık oynuyor. Ama bu oyunun kurallarını onun yazmasına asla izin vermeyeceğim. Şimdi limandaki çocukları ara. Yarın büyük bir savaş başlıyor.”

Sözlerim biter bitmez gözlerim ışıl ışıl parlayan yıldızlara kaydı. Sanki.. dans ediyorlardı. Göz kamaştırıcı bir şekilde parlayan yıldızlardan gözlerimi hızla çektim.Tekrar bakışlarım yıldızları bulduğunda ya ben delirmiştim ya da yıldızlardan birisi kırmızıydı diğeri beyaz…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.