Masanın diğer ucunda duran yardımcım Sezgen, sanki mühürlü bir devlet sırrını fısıldıyormuş gibi öne eğildi. gözlerinde en ufak bir alay kırıntısı yoktu; aksine ufuk Ziya’nın odadaki varligindan dolayı ecel telleri döküyordu. Dudaklarından dökülen kelimeler, odanın o ağır, loş havasına bomba gibi düştü:
“ yaprak sarması mı yapmış?”
Zihnimdeki bütün o karmaşık planlar bir anlığına havada asılı kaldı. Sezgen’in ne saçmaladığını anlamaya çalışırken, ufuk ziya gibi hayatı tamamen kurallarla ve ciddiyetle örülmüş bir adamın, o kusursuz takım elbisesinin içinde mutfağa girip yaprak sardını hayal ettim… Bu sadece absürttü. Şaşkınlığımı gizleme gereği duymadan kaşlarımı hafifçe Çattım ve Sezgen’e döndüm:
“ Ne?”
Sezgen yutkundu ama bakışların benden kaçırıp korkuyla Ufuk Ziya’ya çevirdi. Odadaki sessizliğini bölen tek şey, ufuk Ziya’nın elindeki porselen fincanı tağa bırakırken çıkardığı o hafif kusursuz klik sesi oldu. Yüzünde ne bir öfke belirtisi vardı ne de bir tebessüm; sadece çözülmesi imkansız buzdan bir maske. Oturduğu deri koltukta hafifçe dikleşti, gözlerindeki o koyu hareler doğrudan benim üzerime odaklandı. Kelimeleri tek tek tartarak konuştu:
“ yardımcının, benim o yaprakları tek tek, ince ince saracak kadar boş vaktim olduğunut mu düşündüğünü merak ediyorum Artemis. Eğer bir gün bir şeyi ilmek ilmek, işleyecek olursam… o ancak senin gibi düşmanlarımın nefesini kesecek bir plan olur. Şimdi bana asıl bilmem gerekeni söyle: o paketi teslim aldın mı?” söylediği o büyük laflara ve takıldığı tehlikeli tavra karşı sadece güldüm. Oturdum sandalyede rahatça arkama yaslanıp kollarımı göğsümde bağladım. Sezgen’e “ sen arkama geç” der gibi bir bakış attıktan sonra, gözlerimi Ufuk Ziya’nın o kusursuz ceketinden ayırmadan, sesindeki alaycı tonu hiç saklamadan cevap verdim:
“ Planlarını bilmem ufuk Ziya, ama bence sen mutfaktan uzak dur. Yaprak sarması senin o jilet gibi tarzını bozar. Pakete gelirsek… merak etme, Sezgen işini bilir.Kendi adına ruhsatlı o cinayet silahın tam olarak olması gereken yerde, benim elimde.” odadaki hava bir anda dondu. Sezgen’in korkudan nefesini tuttuğunu, arkamda bir heykel gibi kaskatı kesildiğini hissettim. Ufuk Ziya’nın yüzündeki o çözülmez maske de ilk kez küçücük bir çatlak belirdi.
Gözleri saniyenin onda biri kadar bir süre için masanın üzerindeki kaleme kaydı, ardından tekrar bana döndü. Ufuk Ziya ile düşman da olsak ikimizin de güçlü ortak bir düşmanı vardı
“Sınır tanyeri.”
ufuk Ziya’nın amacı benimle anlaşma yapıp sınır tanyerinin cinayet silahını almaktı. Böylelikle ondan kurtulacaktık.Ama benim en büyük düşmanım ufuk ziyaydı.Belli etmediği bir gücü vardı.
O Kusursuz soğukkanlılığın altından sızan o tekinsiz sessizlik, fırtınadan hemen önceki o birkaç saniye gibiydi.Yavaşça oturduğu koltukta öne doğru eğildi.Aramızdaki mesafe azaldıkça, üzerindeki o pahalı parfüm kokusunun arkasına gizlenmiş barut kokusunu seçebiliyordum.
Ses tonunu hiç yükseltmedi,aksine daha da fısıltılı,daha da tehlikeli bir fona çekti.
“Büyük oynuyorsun Artemis.” dedi gözlerini dikerek.” kendi adımla tescilli bir namlunun arkasına saklanarak beni köşeye sıkıştırabileceğini mi sanıyorsun? O demir parçası benim elimdeyken sadece bir silahtı. Ama senin elindeyken… ikimizin de sonunu getirecek pime dönüşür. Onu bana teslim edeceksin.” gözlerindeki o karanlık tehdide karşı dudaklarımın kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
Masanın üzerindeki boş porselen fincana doğru uzanıp parmağımla kenarında küçük bir daire çizdim. Sesimdeki o umursamaz, profesyonel tınıyı koruyarak tam kalbinden vurdum:
“Onu sana teslim etmeyeceğim Ufuk Ziya. Çünkü biliyorsun ki o silah emniyetin balistik raporuna girdiğinde, jilet gibi ütülü takım elbiselerin yerini çizgili üniformalar alacak.Şimdi şartları yeniden konuşalım mı, yoksa Sezgen’e paketi savcılığa götürmesi için işaret mi vereyim?”
Arkamdaki Sezgen’in korkudan nefesini bile çok küçük porsiyonlarla aldığını duyabiliyordum. O kadar kaskatı kesilmişti ki, varlığı arkamda dikilen bir heykelden farksızdı.
Ufuk Ziya, sanki az önce benden duyduğu şey bir ölüm fermanı değil de sıradan bir hava durumu tahminiymiş gibi yavaşça geri yaslandı. Kusursuz ceketinin düğmesini tek eliyle, acele etmeden açtı. Yüzündeki o buzdan maske yeniden bir araya gelmişti ama bu kez arkasında açık bir vahşet gizliydi. Gözlerini, parmağımla kenarında daire çizdiğim fincandan ayırıp doğrudan benim gözlerimin içine dikti.
"Çizgili üniformalar..." diye mırıldandı. Sesindeki ton o kadar alçaktı ki, odanın loş havası bu kelimeleri yutmakta zorlandı. "Zarif bir hayal gücü Artemis. Ama taşradan devşirme savcıların benim adımı bir iddianameye yazmaya cesaret edebileceğini düşünüyorsan, bu şehri hiç tanımamışsın demektir."
Yavaşça elini masanın üzerindeki o dolma kaleme doğru uzattı. Sezgen’in arkamda gayriihtiyari bir adım geri kaçtığını hissettim; muhtemelen metal bir nesnenin çıkaracağı o ölümcül sese odaklanmıştı. Ancak Ufuk Ziya sadece pahalı kalemi parmaklarının arasında çevirmekle yetindi. Tarzından ödün vermiyordu.
"O balistik raporu hiçbir zaman emniyetin sistemine girmeyecek. Neden biliyor musun?" Kalemi masaya dik bir şekilde bıraktı ve üst kısmına hafifçe bastırdı. "Çünkü o silahın tescili bana ait olabilir, ama namlusundaki parmak izleri Sınır Tanyeri’ne ait. Savcılığa gittiğin an, sadece beni değil, o can düşmanını da bu savaşa dâhil edersin. Ve Sınır, köşeye sıkıştığında jilet gibi takım elbiseler giymez; şehri ateşe verir."
Kahretsin.Çok büyük oynuyordum.Eğilip bana doğru biraz daha yaklaştı. Aramızdaki masanın soğuk ahşabı, ikimizin hırsını ve nefretini birbirine bağlıyor gibiydi. Üzerindeki o pahalı parfümün altından sızan barut kokusu burnuma kadar geldi.
"Sezgen'e şimdi o işareti verebilirsin," dedi meydan okuyan bir fısıltıyla. "Ver ki, paket adliyenin kapısından girdiği an Sınır Tanyeri’nin adamlarının ilk hangi adrese çökeceğini hep birlikte izleyelim. İlk olarak senin o çok güvendiğin lojistik ağını mı vuracaklar, yoksa şu arkanda titreyen zavallı çocuğu mu?"
Sezgen’in boğazından küçük, hıçkırığa benzer bir ses kaçtı. Ufuk Ziya ise gözünü bile kırpmadan benim tepkimi bekliyordu. Kumar masasında kartlar açılmıştı, Ufuk kendi restini çekmişti ve şimdi bütün oda benden gelecek cevaba kilitlenmişti.
Ufuk Ziya’nın Sınır Tanyeri’yle beni korkutabileceğini sanması, hayatında yaptığı en büyük stratejik hataydı.
Söylediği her kelime, arkamda titreyen Sezgen’in aksine benim içimdeki o vahşi, dizginlenemez canavarı besliyordu. Dudaklarımdaki o alaycı gülümsemeyi hiç bozmadım. Aksine, oturduğum sandalyede ben de onun gibi öne doğru eğildim. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafeye, onun pahalı parfümünün kokusuna kendi meydan okumamı üfledim.
"Bu masadaki tek kadın olduğum için beni hafife almanız gerçekten çok acınası Ufuk Ziya," dedim, sesim o kadar pürüzsüz ve rahattı ki odadaki herkesin kemiklerini sızlatabilirdi. "Ama unuttuğun bir şey var. Ben hafife alındığımda, içindeki tüm düşmanlarımla beraber bu şehri gözümü kırpmadan yakarım. Üstelik o yangının karşısına geçer, elimde kadehimle küllerinizi zevkle izlerim."
Gözlerimi onun o kusursuz jilet gibi ceketinden ayırıp yüzüne, o çözülmez sandığı buz maskesine diktim. Sesimdeki alaycı tonu daha da keskinleştirerek darbeyi indirdim:
"Bu masada ben hariç sekiz üye var... Ama sekiziniz de benim hâlâ tam olarak kim olduğumu öğrenememişsiniz, yazık… Bir de mafyayım diye geziyorsunuz ortalıkta."
Sözlerim bittiği an odadaki hava adeta kurşun yemiş gibi infilak etti. Ufuk Ziya’nın yüzündeki o 'çözülmesi imkansız' buzdan maske, ilk kez paramparça oldu. Gözlerindeki koyu hareler ani bir nefret ve öfkeyle parladı.
Dudakları düz bir çizgi halini alırken, çene kemiklerinin kasıldığını, masanın üzerindeki o çok sevdiği pahalı dolma kalemi parmaklarının arasında kıracakmış gibi sıktığını gördüm. Kusursuz soğukkanlılığı, gururuna vurduğum bu darbeyle yerle bir olmuştu.
Şimdi o kibirli duruşundan eser kalmamıştı; karşımda hamle sırasını kaybetmiş, öfkeden deliren bir adam vardı.
Ufuk Ziya’nın o kibirli, aşılmaz sanılan soğukkanlılığı sözlerimle birlikte tuzla buz oldu. Hayatını kurallarla, jilet gibi ütülerle ve kusursuz planlarla ören bu adamın, gururuna indirdiğim darbeyle nasıl çileden çıktığını izlemek tarifi imkansız bir zevkti.
Dişlerini birbirine o kadar sert bastırdı ki, çene kemiğinin kasıldığını çıplak gözle görebiliyordum. Parmaklarının arasındaki o çok sevdiği pahalı dolma kalem, parmak boğumları beyazlayana kadar sıkmaktan dayanamadı ve keskin bir çat sesiyle ortadan ikiye ayrıldı.
Mürekkep, masanın o pürüzsüz ahşabına ve parmaklarına bulaşırken Ufuk Ziya öfkeden deliye dönmüş gözlerini doğrudan bana dikti.
Aniden, oturduğu deri koltuktan bir fırtına gibi ayağa kalktı. O kadar ani ve sert bir hamleydi ki, arkasındaki sandalye geriye doğru sendeleyerek gürültüyle devrildi. Arkamda duran Sezgen’in korkudan küçük bir çığlık atıp iki adım daha geriye kaçtığını gördüm.
Ufuk Ziya, aramızdaki masaya iki eliyle sertçe abandık. Gövdesini bana doğru eğdiğinde, gözlerindeki o karanlık nefret neredeyse tenimi yakacaktı. Ses tonunu bozmamaya çalışsa da, öfkeden titreyen sesi odadaki loş havayı testere gibi kesti:
"Sen kendini ne sanıyorsun Artemis?!" diye kükredi, kelimeleri yüzüme birer tokat gibi çarparak. "Karşında kimin olduğunu unutuyorsun! Bu masadaki sekiz adamın adını bu şehirden kazımaya senin o küllerinden doğan kibirli fantezilerin yetmez!"
Ceketinin iç cebine doğru elini attığında odadaki zaman yavaşladı. Sezgen’in arkada kaskatı kesildiğini biliyordum. Ufuk Ziya, o namlusu kendi adına tescilli olan silahı çekmedi; onun yerine cebinden küçük, siyah bir hafıza kartı çıkarıp parmaklarının bulaştığı mürekkeple birlikte masaya, tam önüme sertçe fırlattı.
"Kim olduğunu öğrenemediğimizi mi sanıyorsun?" dedi, dişlerinin arasından tıslayarak. Yüzünde bu kez öfkeyle karışık, vahşi bir tebessüm belirmişti. "Bu masadaki sekiz adam, sen daha bu şehre ilk adımını attığında senin kim olduğunu, geçmişini, o lojistik ağının arkasına gizlediğin asıl yüzünü biliyordu. Biz sadece senin bu küçük evcilik oyununu ne kadar ileri götürebileceğini izliyorduk."
Masanın üzerindeki kartı işaret ederek bana doğru biraz daha yaklaştı.
"O kartın içinde ne var biliyor musun Artemis? Senin o dokunulmaz sandığın, şehri birlikte yakmayı hayal ettiğin geçmişinin tüm kirli çamaşırları. Şimdi o elindeki silahı ve savcılık blöfünü yavaşça yere bırak. Çünkü o karttaki tek bir dosya internete düştüğü an, seni sadece Sınır Tanyeri değil, bu şehirdeki her bir sokak köpeği bile avlamak için sıraya girer. Kimin mafya olduğunu, kimin sadece büyük oynayan bir kurban olduğunu şimdi göreceğiz!"
Önüme fırlattığı hafıza kartına gözümün ucuyla bile bakmadım. Masanın pürüzsüz ahşabına sızan siyah mürekkep, onun o çok övündüğü kusursuz kontrolünün bir kanıtı gibi yayılıyordu. Oturduğum sandalyede milim kıpırdamadan, sesimdeki o sinir bozucu rahatlığı zerre kaybetmeden gözlerimi gözlerine diktim.
"Neden benimle anlaşma yapmak istedin o zaman?" dedim, sesimi hafifçe alaycı bir tonda yükselterek. "Eğer her şey senin dediğin gibi sadece küçük bir evcilik oyunuysa, koskoca Ufuk Ziya neden benim gibi bir kurbanın kapısında diz çöktü?"
Ufuk Ziya’nın yüzündeki o vahşi tebessüm, yerini tiksintiyle karışık üstenci bir ifadeye bıraktı. Eğildiği masadan yavaşça doğruldu, üzerindeki ceketi düzeltti ve kelimeleri üzerime kusarcasına konuştu:
"Acıdığımdan..." dedi, sesinde zehirli bir şefkat vardı. Gözlerini odadaki loş ışığa çevirip ekledi:
"Acıdığımızdan."
Duyduğum kelime zihnimin duvarlarına çarptığında, içimdeki o canavarın pençelerini etime geçirdiğini hissettim. Bu masada bana karşı öfke duyulabilirdi, nefret beslenebilirdi, suikast planlanabilirdi... Ama acımak? Bu, Artemis adının yanına gelebilecek en son kelime bile değildi.
Şaşkınlığımı ve içimde büyüyen o soğuk öfkeyi gizlemeye gerek duymadan kaşlarımı çattım. "Acımak mı?" diye sordum, sesim ilk kez bu kadar buz gibi çıkmıştı.
"Senin bu masanın bir üyesi olduğunu unutmaman için silkelenmeye ihtiyacın vardı," dedi, sesindeki o kibirli, ders veren tonu hiç saklamadan. "Sana sınırlarını hatırlatmak istedim Artemis. Hepsi bu."
Bu onun son cümlesi oldu. Çünkü Artemis’e acıdığını söyleyen bir adamın, o lafı boğazına nasıl tıkayacağımı çok iyi biliyordum.
Dudaklarımın kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı ama bu kez alaycı değil, düpedüz ölümcül bir gülümsemeydi. Oturduğum sandalyeden acele etmeden, son derece asil ve sakin bir hareketle ayağa kalktım.
Masanın üzerindeki o siyah hafıza kartına doğru uzandım. Ufuk Ziya tam zafer kazandığını sanıp gevşeyecekken, kartı parmaklarımın arasına aldım ve hemen yanımda duran, Ufuk’un o yarım bıraktığı porselen çay fincanının içine çıt diye bıraktım.
Ardından masanın üzerinde duran, Ufuk’un kendi elleriyle kırdığı dolma kalemden sızan o simsiyah mürekkep kutusunu aldığım gibi fincanın içine, hafıza kartının üzerine boşalttım. Siyah sıvı porselenin içinde köpürürken başımı kaldırıp ona baktım.
"Silkelenmeye ihtiyacım olduğu doğru," dedim, sesim beni bile ürpertti.
"Ama sınırları hatırlamaya değil, bu masanın sınırlarını tamamen yıkmaya ihtiyacım varmış. Kartın içindekiler her neyse, artık sadece simsiyah bir çöp. Tıpkı senin o jilet gibi kariyerin gibi."
Ceketimin önünü tek bir hareketle iliklerken arkama döndüm. Sezgen’e tek bir kelime bile etmeden yürümeye başladım. Kapıya doğru attığım her adımda, Ufuk Ziya’nın arkamdan öfkeyle soluyan nefesini sırtımda hissedebiliyordum.
Salonun o devasa, ağır ahşap kapısının önüne geldiğimde durdum ve arkama bakmadan son sözümü söyledim:
"Bu masadaki sekiz adama söyle Ufuk Ziya... Hiçbirinizden korkmuyorum. Küllerinizi izlerken kadeğimi hangi marka şarapla kaldıracağıma karar verdim. Şimdiden afiyet olsun."
Kapıyı ardımdan büyük bir gürültüyle çarparak Ufuk Ziya’nın o kibir kokan malikanesinden, arkamda bir enkaz bırakarak çıktım. Koridorun soğuk havası yüzüme çarparken, Sezgen’in arkamdan yetişmeye çalışan aceleci adımlarını duyuyordum.
Malikanenin mermer merdivenlerinden gece karanlığına doğru inerken, topuklarımın çıkardığı ritmik sesler sessizliği bıçak gibi bölüyordu. Arkamdan gelen Sezgen’in nefes nefese kalmış, panik dolu adımlarını duyabiliyordum.
Arabaya doğru yürürken adımlarımı yavaşlatmadım, arkama bile bakmadım. Kafamın içinde çarklar çoktan dönmeye başlamıştı.
Ufuk Ziya’nın tehditleri bana sadece tek bir şeyi göstermişti: Savaş kapıdaydı ve ben ailemi korumak zorundaydım.
"Sezgen," dedim sesimi bozmadan, dümdüz önüme bakarak.
"B-buyurun Artemis Hanım?" dedi, hâlâ sesindeki titremeyi gizleyemiyordu.
"Hemen Tusem’i ara. Evde beni beklesin. Ardından Nihal ablamı da ara. Ertingü’nün haberi olmadan bir bahane bulsun ve hemen bizim eve gelsin."
Sezgen şaşkınlıkla yutkundu. "Nihal Hanım'ı mı? Ama Artemis Hanım, Ertingü Bey masada ve..."
"Sana ne diyorsam onu yap Sezgen," diye kestim sözünü, sesimdeki otorite tartışmaya kapalıydı. Ertingü Alen, masadaki en tehlikeli, en sinsi adamlardan biriydi ve onunla evli olan ablamı o evde bir saniye bile fazla bırakamazdım.
Masadakiler benim kardeşimin Tusem Yaman olduğunu, ablamın ise kendi içlerindeki Ertingü ile evli olduğunu unuttuğumu sanıyorlarsa yanılıyorlardı.
Arabaya bindiğimizde Sezgen hemen telefonuna sarıldı. Ben ise arkama yaslanıp camdan dışarıyı, malikanenin hızla uzaklaşan ışıklarını izledim. Masadaki sekiz adamı tek tek zihnimden geçirdim.
Ufuk Ziya, Ertingü Alen, onun kardeşi Atay Alen, Barlas Efe Akar, Giray Zaman, Yaltaray Yıldız ve Araf Suay...
Ve tabii ki Sencer Tulpar.
O masanın dokuzuncu üyesi, gölgelerin arkasındaki o nadir, tekinsiz adam. Diğer sekizi gibi ortalıkta mafyacılık oynamazdı; sessizce izler, tek bir hamleyle herkesi harcardı. Masadaki hiç kimse Sencer’in ne zaman, nereden vuracağını kestiremezdi. Ama şimdi hepsi bana karşı birleşmişti.
Sezgen telefonu kulağından indirip dikiz aynasından bana baktı. Yüzü kireç gibiydi. "Artemis Hanım... Tusem ve Nihal Hanım yoldalar, eve geçiyorlar. Ama... az önce istihbarattan bir mesaj geldi."
Gözlerimi camdan ayırıp aynadaki gözlerine diktim. "Ne diyor?"
"Sencer Tulpar... Şehre dönmüş. Ve Ufuk Ziya’nın malikanesinden çıktığınızı biliyormuş."
Dudaklarım yavaşça yukarı kıvrıldı. Demek büyük balık da gölgesinden çıkmıştı. "Güzel," dedim direksiyona sıkıca tutunan Sezgen’e bakarak. "Gelsinler. Şehri yakacağız demiştik, odun taşımaya şimdiden başlamışlar…”