İçeriğe geç

YABAN KEDİSİ

Bölüm 3 · 8 dk okuma

YABAN KEDİSİ

Bölüm 3

BÖLÜM 3

Ve şimdi, limandaki o gri ve tehlikeli sise geri dönüyoruz. Atay Alen, o siyah deri montu ve darmadağınık saçlarıyla tam karşımda dikilmiş, o derin ve hayranlık dolu sesiyle bana meydan okuyordu:

"Sana arkana baktığında göreceğin tek yüz benimki olacak demiştim, yaban kedisi... Ama sen arkana bakmayı sevmeyen bir kadın olduğun için, önüne çıkmayı tercih ettim."

BÖLÜM 3 -LİMAN-

Gözlerimi onun o delici koyu kahverengi gözlerinden milim bile kaçırmadım. Jilet gibi ütülü siyah takım elbisemin ceplerine ellerimi yerleştirirken, yüzüme Yaman malikanesinin o aşılmaz, profesyonel maskesini takındım. İçimde kopan o tuhaf fırtınayı ve kalbimin o lanet ritim bozukluğunu zerre belli etmeden, sesime bulabildiğim en mesafeli ve soğuk tonu vererek darbeyi indirdim:

"Burada ne işiniz var Atay Bey?" dedim, özellikle 'Bey' kelimesinin ve 'Siz' hitabının üzerine basa basa. "Sizinle olan iş ortaklığımız henüz resmiyete dökülmedi. Benim çöplüğümde, benim operasyonumun ortasında bu şekilde boy göstermeniz haddiniz değil."

Atay, resmiyet duvarlarımı yeniden bu kadar sert bir şekilde karşısında bulunca duraksamadı. Aksine, o içimi titreten derin ve karizmatik gülüşü dudaklarında yeniden büyüdü. Bana doğru bir adım attı, aramızdaki o sisli havayı tamamen eriterek tam karşımda durdu.

"Hâlâ 'Atay Bey' mi, hâlâ 'Siz' mi?" diye fısıldadı, sesindeki o muzip tonu hiç gizlemeden. "Dün gece o duvarda, kalbinin avcumun içinde nasıl haykırdığını duymamışım gibi davranmana bayılıyorum Artemis. Ama resmiyet masken bu sabah bu limanı ablukaya alan o elli silahlı adamı durdurmaya yetmez, güzelim."

"Ben kendi başımın çaresine bakabilirim Alen," dedim, sesimi daha da buza keserek.

Tam o sırada, hangarın devasa demir kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı. İçeriden ablasının kocası Ertingü Alen’in en sadık, eli kanlı adamları ellerinde otomatik silahlarla birer birer sıyrıldı. Bizi gördükleri an namlular üzerimize çevrildi ve liderleri öne çıktı:

"Ertingü Bey'in emri net! Artemis Yaman bu limandan canlı çıkmayacak!"

O an zaman yavaşladı. Atay’la aynı salise içinde göz göze geldik. Dudaklarımızda, dün geceki o gizli anlaşmanın ölümcül ifadesi belirdi. Atay tek bir hareketle belindeki siyah silahı çekip namluyu abisinin adamlarına doğrulturken, ben de jilet gibi ceketimin içindeki o tescilli silahı kavradım.

"Duyguları iç cebe saklayamadım Artemis Yaman," diye kükredi Atay, ilk kurşun havayı yırtıp yanımızdaki konteynere çarparken. "Ama sırtını kollayabilirim!"

Hızla kendimizi en yakın çelik konteynerin arkasına attık. Sırt sırta verdik. Arkamda hissettiğim o devasa sıcaklık ve sert barut kokusu, bu kez beni köşeye sıkıştırmak için değil, bu şehri benimle birlikte yakmak için oradaydı.

"O zaman izle Atay Bey," diye bağırdım, silahımın şarjörünü tek bir hareketle oturturken. "Bir yaban kedisi köşeye sıkıştığında neler yapıyor, kendi gözlerinle gör!"

Namlumuzu sislerin ardındaki düşmana çevirdik ve limandaki o büyük katliam ilk silah sesiyle resmen başladı.

Konteynerin köşesinden milimetrik bir hızla sıyrılıp üzerimize doğru koşan ilk iki adamın tam göğsüne kurşunları dizdim. Adamlar acı bir feryatla ıslak asfalta serilirken, arkamda hissettiğim o sarsılmaz gövde milim bile oynamıyordu. Atay, abisinin adamlarına karşı zerre acıma göstermeden, adeta bir ölüm makinesi gibi tetiğe basıyordu. Kulaklarımı sağır eden o silah seslerinin, patlamaların ve metal konteynerlerden seken kurşunların çıkardığı o cehennem koro-sunun ortasında, ikimiz tek bir vücut gibi hareket ediyorduk.

Ben sağ cepheden gelen tehditleri indirirken, o sol tarafımdan sızmaya çalışanları tek tek avlıyordu. Aramızda tek bir kelime bile geçmemişti ama hareketlerimiz o kadar senkronize, o kadar kusursuzdu ki, sanki yıllardır bu limanda sırt sırta savaşan iki ortak gibiydik.

"Şarjör değiştiriyorum!" diye bağırdım, sesimi kurşun yağmurunun arasından duyurmaya çalışarak.

"Bende!" diye kükredi Atay.

Aynı salise içinde, ben boş şarjörü asfalta düşürüp jilet gibi ceketimin içinden yenisini kaparken, Atay devasa gövdesiyle önüme geçerek bana bir çelik kalkan oldu. Üzerimize gelen kurşunlar arkasındaki konteynere çarpıp kıvılcımlar saçarken, göz ucuyla onun o darmadağınık siyah saçlarına ve çene kemiğinin o sert, ölümcül kasılışına baktım. Korkunun zerresi yoktu yüzünde; sadece beni korumanın ve bu savaşı benimle birlikte kazanmanın o vahşi tutkusu vardı.

Şarjörü tok bir sesle yerine oturttuğum an, Atay hafifçe yana çekildi ve "Yol senin, yaban kedisi," diye fısıldadı. Sesindeki o adrenalin dolu, erkeksi tını içimdeki canavarı şahlandırdı.

Konteynerin arkasından bir leopar gibi fırladım. Ertingü’nün adamlarının lideri, üzerimize doğru acımasızca ateş açarak ilerliyordu. Eğilerek üzerime gelen kurşunlardan kaçtım, asfaltta kayarak tam karşısında durdum ve namlumu doğrudan çenesinin altına diktim. Gözlerindeki o ölüm korkusunu izlemek, dün gece Atay’ın karşısında kaybettiğim o kontrolü bana tamamen geri vermişti.

"Ertingü’ye söyle," dedim, sesimdeki o buz gibi kadife tonu koruyarak. "Artemis Yaman’ın limanında sadece onun adamlarının cesetleri taşınır."

Tetiğe bastım. Adam arkaya doğru savrulup yere yığıldığında, limana ani ve ağır bir sessizlik çöktü. Sislerin arasında Ertingü’nün sağ kalan birkaç adamı, liderlerinin de düşmesiyle birlikte silahlarını yere atıp kaçmaya başladı.

Nefes nefese kalmıştım. Göğsüm hızla kalkıp inerken, elimdeki tescilli silahın namlusundan dumanlar tütüyordu. Saçlarımdaki at kuyruğu hafifçe dağılmış, siyah jilet gibi ceketimin omuz kısmına ise barut izleri bulaşmıştı. Yavaşça arkama döndüm.

Atay, silahını beline yerleştirmiş, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde tam karşımda dikiliyordu. O koyu kahverengi gözleri, limanın sisli ışığı altında adeta birer kor ateş gibi parlıyordu. Baştan aşağı beni, o dağılmış halimdeki vahşi güzelliği inceledi. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı ve o derin, içimi eriten sesiyle konuştu:

"Muazzamdın..." dedi, bana doğru ağır adımlarla yürürken. Aramızdaki mesafeyi yine o tek bir nefeslik alana indirdi. "Bu şehirde çok kadın gördüm Artemis... Ama ölümün karşısında bu kadar asil duran, tetiğe basarken bile jilet gibi tarzından ödün vermeyen bir kadını ilk kez görüyorum. Abimin adamlarını kendi çöplüklerine gömdün."

Kendimi hızla toparladım. Kalbimin o lanet ritim bozukluğu yine göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı ama ben o resmiyet maskemi yüzüme çivilemekte kararlıydım. Adımlarımı geri çekmeden, gözlerimi gözlerine diktim ve sesime bulabildiğim en mesafeli tonu verdim:

"Teşekkür ederim Atay Bey," dedim, yine o kelimenin üzerine basa basa.

"Gördüğünüz gibi, sizin yardımınız olmadan da bu limanı temizleyebilirdim. Ama sırtımı kolladığınız için... iş ortaklığımızın hatrına bunu bir kenara yazıyorum."

Atay başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki o muzip ve tehlikeli parıltı yeniden canlandı. Elini yavaşça kaldırıp, yanağıma bulaşan küçük bir barut lekesini baş parmağının ucuyla son derece nazik, tenimi yakacak kadar yavaşça sildi.

"Hala 'Atay Bey', hala o duvarlar..." diye mırıldandı, fısıltısı dudaklarıma çarparken. "Bu limandaki hiçbir kurşun beni vuramadı Artemis Yaman. Ama senin şu inatçı resmiyetin... inan bana o kurşunlardan çok daha ölümcül. Ama kaçamayacaksın. O masaya el ele yürüyeceğimiz gün, bana 'Atay Bey' derken sesinin nasıl titreyeceğini hep birlikte göreceğiz."

Atay’ın parmakları yanağımdaki barut lekesinin üzerinde saniyelerce asılı kaldı. Tenimde bıraktığı o yakıcı sıcaklık, limanın buz gibi ayazına meydan okuyordu. Tam ona haddini bildirecek o mesafeli cümleleri dilimin ucuna getirmiştim ki, limanın batı çıkışından gelen keskin bir motor sesi loş koridorun sessizliğini bıçak gibi kesti.

Sislerin arasından sıyrılan kapkara, zırhlı SUV’un devasa farları aniden kör edici bir güçle yandı. Farların güçlü ışığı, aramızdaki o dar labirenti ve yerdeki cesetleri tamamen aydınlatmıştı.

Sencer Tulpar.

Aracın içinden çıkmadı, korumalarını da öne sürmedi. Sadece o güçlü farların arkasından, gölgelerin içinden bizi izliyordu. Tıpkı tersanede dediği gibi; o bir izleyiciydi ama bu gece sahneye kimin hakim olduğunu kendi gözleriyle görmüştü. Sencer’in bu ani ve tekinsiz hamlesiyle limandaki hava yeniden buz kesti.

Atay, parmaklarını yanağımdan yavaşça çekti ama gözlerini o farların yandığı yöne, Sencer’in arabasına dikti. Yüzündeki o muzip ifade bir anda silindi, yerini asil ve karanlık bir ciddiyete bıraktı. Kollarını göğsünde bağlayıp, beyaz takım elbisesinin aksine içine çok yakışan o siyah deri montunun içinde dikleşti. Ses tonu, limanın vinçleri arasında yankılanacak kadar derin ve sarsılmaz bir kararlılıkla döküldü dudaklarından:

"Senin düşmanın, artık benim düşmanımdır Artemis," dedi, gözlerini farlardan ayırmadan. "Sana doğrulan silah bana doğrulmuştur. Ben senin davana baş koydum... Ve biz hariç yedi üye, seninle beraber beni de karşısına aldı artık. Bu saatten sonra o masada ikimizin kanı tek bir nehirde akacak."

Söylediği bu devasa laflar, göğsümün tam ortasında o güne kadar hiçbir düşmanıma karşı hissetmediğim o vahşi ritim bozukluğunu en tepeye çıkardı. İçimdeki o dizginlenemez yaban kedisi, onun bu tavizsiz ve kendinden emin duruşu karşısında bir anlığına ne yapacağını bilemez gibi duraksadı. Kendimi hızla toparlayıp, gözlerimi onun o kusursuz hatlarına diktim.

"Niye?" diye sordum, sesimdeki o profesyonel tınıyı korumaya çalışarak ama içten içe kalbimin göğüs kafesimi dövdüğünü biliyordum. "Neden benim davama baş koyuyorsun Alen? Neden o yedi adamı benim için karşına alıyorsun?"

Atay, sorduğum bu net soru karşısında ilk kez duraksadı. O her an zihnimi okumaya çalışan, gözlerimin içine kilitlenen cesur adam gitti; yerine bakışlarını benden kaçıran biri geldi. Koyu kahverengi gözlerini hızla limanın paslı konteynerlerine, yerdeki boş kovanlara çevirdi.

Benimle göz göze gelmemeye büyük bir çaba sarf ederek, "Lojistik ağlarımızın birleşmesi gerekiyordu... Ticari bir hamle, biliyorsun. Masadaki dengeler için," diyerek lafı alelacele geçiştirmeye çalıştı.

Onun bu alışılmadık, kaçamak tavrını ve benden bakışlarını kaçırmasını izlemek dudaklarımın kenarının hafifçe yukarı kıvrılmasına neden oldu. Kırmızı rujlu dudaklarımdaki o alaycı, yaban kedisi gülümsemesini hiç saklamadan ona doğru yarım adım yaklaştım.

"Kapılmamaya çalışan ben değil de, sen gibi duruyorsun hı, Atay Bey?" dedim, sesimdeki o kadife gibi ama iğneleyici tonu doğrudan ruhuna üfleyerek. "Gözlerini benden kaçırmalar, ticari hamle yalanlarının arkasına saklanmalar... Kimin gardını düşürmemek için kalbinin ne kadar hızlı çarptığını şimdi daha iyi görebiliyorum."

Atay, bu sert ve alaycı çıkışım üzerine aniden başını çevirdi ve yeniden yakalandım. O kaçırdığı koyu kahve gözleri, doğrudan gözlerimin en derinlerine daldı. Dudaklarında engel olamadığı, muzip ve son derece karizmatik o gülüş yeniden belirdi.

"Yaban kedisi pençelerini geçirmeyi iyi biliyor," diye fısıldadı, sesindeki o hayranlık dolu tonla. "Ama unutma, kaçışın sadece o büyük toplantı gününe kadar."

Tam o sırada Sencer Tulpar’ın zırhlı aracı yavaşça geri çekilip sislerin arasında tamamen kayboldu. Gitmişti ama masadaki savaşın boyutunun değiştiğini onaylamıştı.

"Sezgen," dedim, arkama dönüp arabaya doğru yürürken. Saçlarımı tek bir hareketle düzelttim. "Çocukları hastaneye sevk edin. Limanı temizleyin. Malikaneye dönüyoruz."

Arabanın kapısını açıp bindiğimde, dikiz aynasından arkamda kalan Atay Alen’e baktım. Sislerin arasında, o siyah montunun içinde tek başına dikilmiş, hala arkamdan bakıyordu. Bu şehir bu gece yanacaktı, evet... Ama o yangının tam ortasında, el ele yürüyeceğim adamın kim olduğu artık çok netti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.