İçeriğe geç

YABAN ARISI

Bölüm 9 · 18 dk okuma

YABAN ARISI

Bölüm 9

Y.A | 9.Bölüm 🐝

Asil'den

Bu nasıl olurdu?

Aklımın her hücresini istila eden sorunun cevabı sadece bir kişide saklıydı. Gecenin bir yarısı gelen mail her şeyin yalın olmadığının kanıtı niteliğindeydi. Buna sebep olan adam ağır adımlarla yanıma ilereyince yüzümde sahte bir gülümseme oluştu.

"Gece boyu yoktun? Yoksa Karakedi'de miydin?"

Dostum dediğim adam anında yüz ifademden bir sorun olduğunu anlamış görünüyordu. İnanç keskin yüz hatlarını tavrıma karşı tepkisiz bıraktı. "Ne zamandır üstüne vazife olmayan sorular sormaya başladın Asil?" Sakin sesi beni yatıştırmak için yeterli değildi. Zaten derdinin de beni yatıştırmak olduğunu sanmıyordum.

Dizimin üstündeki laptopu ona çevirip "Tarık Güleri'nin ölmediğini bildiğimden beri! Ve eminim sen bunu biliyorsun." Dememle yüz ifadesi sertleşti. Kahve gözleri yanılmadığımı gösterince sesli bir şekilde güldüm. "Tarık ölmedi ama sen bunu benden sakladın! Adam sapasağlam ortalıkta geziniyor ve ben bunu tesadüfen öğreniyorum."

İnanç bağırışım karşısında öfkeli gözlerini üstümde gezdirdi. Bu sakinliği normal değildi, zaten bu yaptığının normal olmadığını söylememe bile gerek yoktu. İnanç hiç yarım iş yapmazdı ama nedense bu sefer alacağı parayı bile riske atmış - ya da hiç atmamıştı.

Tarık yaşıyor ve peşimize düşmüyorsa bunun sebebi olmalıydı, yoksa şimdiye kadar evi taramıştı.

O zaman İnanç neden yalan söylemişti?

İnanç bir açıklama bile yapmadan bahçeye çıktığında bu davranışı karşısında peşinden bahçeye çıktım. "Bu Kıbrıs olayının bir anda çıkma sebebi Tarık mı? O parayı o günün bedeli olarak ona mı ödedin?!" Aklıma ilk gelen şey bu olmuştu. Kıbrıs olayında gerektiğinden fazla para alınmış ve bir anda para ortadan kaybolmuştu. Sonuçta Tarık hem iş bozulduğu için hemde Hilal'den aldığı darbe yüzünden çok kızmış olmalıydı ve bunun karşılığında bir şey istemişti.

İnatla cevap vermeyen adama öfkeme hakim olmayıp yüzüne yumruğu geçirdiğimde beklediğim karışık gecikmeden geldi. "Bu işe karışmayacaksın Asil, kimse bir şey bilmeyecek!" Burnuma aldığım darbeyle akan kanı koluma silip İnanç'ı ittim. Yere düşmeden beni de tutup yere serdiğinde boğuşmamız yerde devam etti.

"Tarık senden gerçekte ne istedi de sen onu bir tomar paraya boğdun!? O şerefsiz nasıl bıraktı işin hatta Hilal'in peşini?"

Tanıdığımız Tarık ona yanlış yapanı affetmezdi. Şimdi bakılırsa çoktan olayı kapatmış görünüyordu. Boynumdaki ellerini çekmeye çalışırken fırtınayı andıran kahvelere baktım. Kendinden geçmiş tavırları gözlerime bakmasıyla değişmiş ve ettiği küfürlerle boğazımı saran ellerini çekmişti. "Şükret sana ihtiyacım var, yoksa emin ol kafanı boynundan ayırırdım."

Tehtid gibi görünüyordu ama ikimizde bunun tehtid olmadığını biliyorduk. Öksürüp kendime gelmeye çalışırken, İnanç boğuşmaktan yorgun düşen bedenini yanıma, çimlerin üzerine attı. "Başta bende öldüğünü sandım ama şerefsiz kefeni yırttığı gibi karşıma geçti. Benden önümüzdeki teslimatta malları ülkeye sokmamı ve Hilal'i istedi." Bir şeyden rahatsız olduğunu belli eden yüz ifadesini anlamak çok zordu.

Tarık'ın Hilal'i neden istediğini bilmek zor değildi. Kendini o hale getiren kadından intikam almak istiyor olmalıydı. Benim anlamadığım şey İnanç neden Hilal'i vermemişti? Nefes nefese uzandığım çimin üzerinden kalkıp bakışlarımı ona çevirdim.

"Gemi yol için hazırlandığına göre ilkini kabul etmişsin ikinci içinde karşılığında 100 milyon dolar mı verdin?"

Hilal için yaklaşık 1 milyarı gözü kırpmadan vermiş miydi?

İnanç'ın tam olarak ne yaptığını anlayamayınca ona attığım tuhaf bakışlardan rahatsız olmuş ve ayaklanmıştı. "Neyse ne işte o kızın daha fazla başıma bela olmasını istemediğim için yaptım. Tarık onu öldürseydi en son benimle görüldüğü için başıma bela olacaktı."

Hayatımda ilk defa İnanç'ın saçma bir açıklama yaptığına şahit oluyordum. Bu tavırlarının asıl sebebini az çok tahmin edebiliyordum. Onu koruyordu çünkü Hilal geçmişte koruyamadığı annesine benziyordu.

Bu onun için ikinci bir şansı mıydı bilmiyordum ama bir şeyi biliyordum, İnanç tüm öfkesini Hilal'den çıkartmak için yemin etmiş gibiydi.

Bir insan hem nasıl zarar verir hemde koruyabilirdi?

"İnanç kız kendini katil sanıyor farkında mısın? Tarık'ın ölmediğini öğrendiğinde neler olacağını düşün!"

Dediklerimi umursamadan bahçeden çıkacağı vakit son sözleriyle arkasından öylece bakmakla yetindim.

"Düşünmeme gerek yok çünkü öğrenmeyecek."

Büyük hata yapıyordu, hemde çok büyük...

💀💀💀

Hilal'den

Avcumun içinde titreyen telefonun etkisiyle gözlerimi araladığımda, bir anlığına nerede olduğumu unutmuşcasına etrafıma baktım. Bu durum duman rengi duvarları görmemle anında son bulmuştu.

Doğru ya hala aynı cehennemdeydim.

Telefonun çalmasını beklerken sızıp kalmış olmalıydım. Uzunca çalmaya devam eden telefon tekrardan aklıma düştüğünde alelacele yataktan kalktım. Banyoya girdiğim gibi kapıyı kitleyip küveti dolduran musluğu sonuna kadar açınca, rahat bir nefes alıp telefonu sonunda açabildim.

"Hilal?"

Baran'nın sesini duyduğumda iyi hissedeceksin deselerdi inanmazdım ama şuanda bana güven veren tek kişiydi. "Evet seni dinliyorum." Hiç oyalanmadan sorduğum soruyla sadece gergince aldığı nefesi duyabildim. "Sana söyleyeceklerimi anlatsam dahi inanmayacağın için kendi gözlerinle görmen gerekiyor Hilal, bunun içinde o evden çıkman gerekecek."

Bu adam ne dediğinin farkında mıydı?

Banka soymak bile bu eve girmekten kolaydı. İnanç içeri ve dışarı çıkan her şeyden haberdardı. "Bu evden elimi kolumu sallayarak nasıl çıkmamı bekliyorsun?" Sinirle karışık alay dolu sesime tepki olarak sadece güldü. "Emin ol o eve girmek çıkmaktan daha zor. İkimizde istersen o evden çıkabileceğini biliyoruz, zaten geri döneceksin."

Neler olduğunu anlayamamış bir halde Baran'ın sesinden bir şeyler çıkartmaya çalışıyordum ama nafile hiçbir işe yaramıyordu. Ben bu evden kurtulmak isterken birde geri mi dönecektim?! "Baran ne söyleyeceksen söyle-" söylediğim sözleri ağzıma tıkayan adam "Hilal, İnanç'ı yerle bir etmek istiyorsan bu tek şansın, hem öğreneceklerinden sonra o eve kendin dönmek isteyeceksin." Dedikleriyle kafamı karıştırmayı başarmıştı. "Seni evinin oradaki sahilde bekliyor olacağım." Söylediklerinin ardından kapanan telefonla ekrana öylece baka kaldım.

Gitsem ayrı dert gitmesen ayrı bir dert! Baran öyle net konuşmuştu ki eli boş olsa bunları demezdi ama gitmek istesem bile bu evden nasıl çıkacaktım? Bir şekilde çıktım diyelim kısa zamanda kesinlikle fark edilecekti. Beni köşeye çeken sorularımı küvetten taşan suyun bölmesiyle musluğu kapatıp banyodan çıktım. Elimdeki telefonu kapatıp dolabın üstüne, görünmeyeceğini düşündüğüm bölmeye koyduktan sonra adımlarım pencereye yöneldi. Evin etrafında pek adam gördüğüm söylenemezdi, zaten buna gerekte yoktu.

İnanç kaçmayacağımdan emin gibiydi. Sonuçta peşimde hem polis hemde öldürdüğüm Tarık'ın adamları vardı ama kafamı meşgul eden sorular vardı. Polis beni arıyorsa neden hiç eve gitmemişti? Öyle bir şey olsaydı İzel her şeyden haberdar olurdu. Ya da Tarık'ın adamları niye bu eve gelmemişti? Aradan geçen zamanda kimse adım atmamıştı. Sonuçta öyle bir tehtid içinde olunsa İnanç bu kadar rahat olmazdı.

Aklımda işlemini kaybettiğini düşündüğüm bölümüm tıkır tıkır tekrardan çalışığında küfür mırıldandım. Bir şeyler dönüyordu ama ne? Bunu öğrenmem için bu evden çıkmam gerekiyorsa bende çıkardım. Ne yapabileceğimi bilmeden etrafa bakıp geri banyoya ilerledim. Kapattığım musluğu tekrardan açıp kapının arkasındaki anahtarı alıp banyodan çıktım. Kapıyı kitleyip anahtarı pencereden aşağı attığımda dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

Bu onları biraz oyalardı. Diğer kapının anahtarı olmadığı için kitleyemesemde bunu umursamadan dolaptan İzel'in verdiği bir miktar parayı ve deri ceketi aldım. Saat gece iki sularıydı. Güneş doğmadan dönmek zorundaydım çünkü İnanç efendi bir halt varmış gibi güneş doğduğu an uyanıyordu. Bu fark edeli uzun zaman olmuyordu. Burada kaldım kalalı uyuyamaz olmuştum. Bazen güneş doğmadan uyuyamaz ve pencereden bakardım. İşte o zaman fark etmiştim daha horoz ötmeden uyanıyor ve evin etrafında koşuyordu. Bu saçma sapan bilginin aklımda yer kaplamasından nefret etmiştim.

Onunla ilgili hiçbir şey bilmek istemiyordum.

Adını zikrettiğim an bile içimde dolan nefreti engelleyemiyordum. Daha fazla düşünmemek için evden nasıl çıkacağım problemine geri döndüm. Kapıdan öylece çıkıp gidemeyeceğime göre tek seçeneğim pencereydi. Oradan verandanın üstüne çıkıp aşağı inebilirdim. Kafamda taslak halinde planladığım planın gerçekleşmesi için pencereye çıkıp bacaklarımı sallandırdım. Şuanda kendimi sevgilisiyle buluşmak için evden kaçan liseli kızlara benzetmiştim. Ben bunu lisede bile yapmamıştım. Önüme gelen saçlarımı arkaya atıp köşedeki çıkıntıya bastıktan sonra pencerenin kenarına tutundum. Aşağı bakmaktan kaçınırken derin bir nefes alıp verandanın çatısına bastım. Yani bir kez daha bu çatıdan düşmüştüm, tabii tam düşme sayılmazdı sahte kahraman beni üşenmeyip kurtarmasıyla son anda yere kapaklanmamıştım. En son hatırladığımdan daha yüksek görünüyordu. Buradan atlama konusunda kararsız kalınca arkamda kalan cehenneme baktım.

Canımı buradan daha fazla ne yakabilirdi ki?

Her gün ne yaşayacağım diye düşünmek istemiyordum. Gerekirse oyunu kurallarına göre oynar yinede bu cehennemde yanmazdım.

Gerekirse ateşe bir odunda ben atardım ama o ateşte ben yanmayacaktım.

İçimde kaybolmayan cesaret yine kendini gösterdiğinde gözümü kırpmadan aşağı atladım. Dizlerimin üstüne düşmemin etkisiyle dudaklarımdan çıkacak acı dolu nidaya izin vermeden dişlerimi sıktım. Cayır cayır yanan dizlerimi aldırmadan ayaklandığımda arkama bakmadan evin arkasına ilerledim. Büyük demir kapıdan çıkamaycağıma göre ormana açılan duvardan atlamalıydım. Büyük duvara tereddütle baksamda buradan atlayabileceğimi biliyordum. Boyum iki katı olan duvarın yanında yan yana dizili ağaçların bana yardımcı olacağına inanıyordum. Ses çıkarmadan ağacın yardımıyla diğer tarafa atlamayı başardım.

Şimdi de geçen gün sinemaya giderken gördüğüm buraya yakın benzinciye gitmenin yolunu bulmalıydım. Oradan sonrası basit gibiydi. Evden yavaş yavaş uzaklaşınca sonunda ormandan çıkıp otoyola çıktım. Arabayla yakın görünen benzin istasyonuna daha yaklaşamazken derin bir nefes aldım. Gecenin bir yarısı otobanın kenarında yürüyordum ve vızır vızır geçen arabalar pek de dağ başını anımsatmıyordu. Deri ceketin kapşonunu kafama geçirip kahve saçlarımı içine sokuşturdum. Böyle giderse ben daha uzaklaşamadan İnanç kaçtığıma uyanacak ve beni enseleyecekti. Bir anda arkamdan çalan kornayla irkilip küçük bir küfür mırıldandım.

Ben böyle işe!

Benimle birlikte yavaşlayan araçla tam küfür edeceğim zaman 80 model olduğunu düşündüğüm araçla duraksadım. Başımı araca doğru eğdiğimde içinde bu saatte beklemeyeceğim bir teyze ile karşılaştım. Röfreli sarı saçları ve inci küpeleriyle oldukça bakımlı bir teyze bana, benim ona baktığım gibi sorgulayıcı bakışlar atıyordu.

"Kızım senin bu saate bu ıssız otobanda ne işin var?"

Aynı şeyi bende sana soracaktım teyzeciğim. Zararsız görünen teyzeye gülümseyip "aracım yolda kaldı teyzeceğim üstüne telefonumun şarjı bitince başka çare bulamayıp yürümeye başladım." Bir anda attığım yalanla teyze inanmış olmalı ki yüzündeki sorgulayıcı tavır tatlı ve anlayışlı bir gülümsemeye dönüşmüştü. "Ah be kızım kötü olmuş, istersen seni istediğin yere bırakayım." Sözlerinden kötü bir niyet aramasamda bu saate neden bursada olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Yinede "gerçekten çok iyi olur, teşekkür ederim." Diyerek arabaya bindim. Kadın zarif hareketlerle antika arabayı çalıştırdı. Antika falan diyordum ama arabaya bildiğin tarih kokuyordu ve eminim çok değerliydi. Kadın hal ve hareketlerinden zariflik akarken merakıma yine hakim olamamıştım.

"Kabalık etmek istemem ama bu saatte neden yoldasınız? Bu yol biraz tehlikeli ve-" lafı yine kibarca bölüp içtenlikle gülümsedi. "Ve ben yaşlıyım." Dediğinde yüzünü mahçup olduğumu belirten bir şekilde buruşturdum. "Öyle demek istememiştim sadece-" bu sefer ben kendi lafıma devam edememiştim. Ne diyecektim? Hiç bu saatte yaşlı bir teyzeyle karşılaşmayı beklemiyordum mu? Yaşlı diyordum ama en fazla 55 - 60 görünüyordu ve yaşına göre oldukça güçlü bir aurası vardı.

Kadın halime kıkırdayıp "kasılmana gerek yok kızım dediğinde haklısın bu saatte benim yaşımdaki insanlar için pek güvenli değil ki, artık bu saatler kimse için güvenli değil." Ardından ciddiyetle konuşmaya devam ettiğinde kadında ki aniden değişen tavırla istemeden gerildim. Kadın halimi anlamışcasına dudaklarından küçük bir kıkırdama geçti. "Benden korkmana gerek yok kızım, benden anca suçlu insanlar korkar." Ne dediğini yine anlayamazken gösterdiği kartla olduğum yerde dona kaldım.

"Baş savcı Yakut Açıkgül mü?"

Hadi ama bu nasıl şanstı? Güvenle bindiğim aracın sahibi baş savcı mıydı? Gerginliğimi belli etmemek için elimde tuttuğum kartan gözlerimi çektim. Karanlıktan hangi renk gözlere sahip olduğunu anlayamadığım teyzenin gözleri karşıdan gelen far ışıkları yeşil gözlerini aydınlatmıştı. "Şaşırdın değil mi? 30 yıldır savcıyım ve ilk duyan herkes şaşırıyor. Yoksa savcı olamayacak kadar çok mu güzelim?" Espiri anlayışı güldürmesede gerginliğimi anlamaması için güldüm.

"Yok hayır sadece gece gece bir savcıyla tanışmayı beklemiyordum."

Kadın bir şey demezken elimdeki kartı ona uzattığımda "sende kalsın belki bir gün işin düşer ama baştan söyleyeyim karşıma suçlu olarak gelme yoksa acımam." Alaylı konuşsada yeşil gözleri hiç alaylı bakmıyordu. Şimdiye kadar emekli olmadığına göre gerçekten iyi bir savcı olmalıydı. Bir şey demeden yolun bitmesini dilerken sahile gelmeden "her şey için teşekkürler ama artık inmeliyim." Dediğimde kadın etrafına baktı. "Evinin önüne bırakabilirim?" Diye teklif sunsada "yakın zaten ve size minnettarım. Siz olmasaydın o yolda sürünecektim." Ve İnanç beni enseleyecekti. Son dediklerimi içimden sadece geçirmiştim. Yakut hanım başını sallayıp "ismin ne güzel kızım?" Dediğinde bir anda yutkundum.

Ya beni aradıklarından bilgisi varsa?

Sonuçta o da bir polisti.

Ne yapacağımı bilmezken bu kadına yalan da söylemek içimden gelmiyordu. "İsmim Hilal efendim, Hilal Erdem." Yüzünde oluşan gülümsemeye karşılık verdikten sonra "tekrardan teşekkürler" dediğimde sadece başıyla karşılık verdi. Gece vakti indiğim arabadan başka araç göremezken şüphe çekmemek adına bir kez daha arkaya bakmamıştım. Sahil boyunca bildiğim yollardan geçtiğim an, burayı ne kadar özlediğimi anladım. Çok geçmemişti belki ama özlemiştim. Tüm çocukluğum ve ergenliğim burada geçmiş, bu yollar ayağımın altında eskimişti. Önünden geçtiğim taşlıklar babamla balık tuttuğum zamanları hatırlattığında yüzümde oluşan gülümseme benzersizdi. Bana bildiğim her şeyi o öğretmişti. Belki daha çok öğreneğim vardı ama yarıda kalmıştı.

"Hilal"

Bakışlarımı taştan alamadığım sırada duyduğum sesle başımı Baran'a çevirdim.

"Geleceğini biliyordum." Dediğinde tepkisizce yüzüne baktım. "Gelmek zorundaydım ama pek vaktim yok." Deyince bana doğru yaklaşıp mavilerini mavilerime değdirdi. "Hilal nasıl bir adamın yanında olduğunu biliyor musun?" Direk sorduğu soruya karşılık ne diyeceğimi bilememiştim.

İnanç'ın az çok neler yaptığının farkındayım ama sesindeki mana bambaşkaydı. "Ne demek istiyorsan açık konuş" dememle yüzünde oluşan tebessüm hoşuma gitmedi. "İnanç Kuraner, çocuk yaşta kaybettiği babasının ardından annesiyle ülkesine dönüyor ve lise 3.sınıfa kadar zekasıyla hocaların hayrete düşüren Kuraner, feci bir yangında hayatındaki son kişi olan annesini kaybediyor ve ardından kayıplara karışıyor. Aradan geçen 4 yıl sonra Kuraner öyle bir dönüyor ki ülke onun başarılarını konuşmaya başlıyor. İlk genç yaşta gemi üzerine yaptığı teknolojik yazılımla piyasa çıkıyor sonra başını alıp yürüsede kazandığıyla yetinmek yerine işi büyütüyor ve bu sefer anlaşmayı mafya babalarıyla yapıyor tabii bununla birlikte ardından gelen pis işlerlerle polisin gözdesi haline gelsede şimdiye kadar hiçbir kanıt bulunamadığı için hak ettiği cezayı alamıyor."

Baran, İnanç'ın biyografisini önüme serdiğinde ilgisizce yüzüne baktım. Bunların hiçbiri umrumda değildi. Bu cehenneme nasıl girdiğiyle ilgilenmiyordum, benim tek ilgilendiğim bu cehennemde onu nasıl yakacağımdı. "Bunları neden bana anlatıyorsun Baran? Sana anlattıklarımdan sonra bunu tahmin etmeliydin. Adamın ne olduğu zaten belli değil miydi?" İstemeden öfkeli çıkan sesimle ceketinin içinden bir kaç fotoğraf çıkarttı.

"Tanıdık geldi mi?"

Fotoğraf karelerinde gördüğüm kişi kanımı dondururken gözümün önüne son hali geldi. Benim yüzümden ölen adam fotoğraf karelerin görmeyi kaldıramazken Baran "bu fotoğraflar iki gün önce bir gece kulübünde çekildi. Bakılırsa ya senin öldürdüğün adamın ikizi var ya da hiç ölmedi." Öyle şeyler söylemişti ki zihnim yerle yeksan oldu. Kafamın içinde ölen bedenler ellerini tekrardan toprağın üstüne çıkarttıklarında kulağıma sadece tek bir şey fısıldıyorlardı.

Uyan.

Öldüğünü sandığım adam ölmemiş miydi?

Ruhum bunun azabıyla her gün ölürken yaşadığım ızdırabın açıklaması yoktu. "Hilal, Tarık Güleri ölmedi. Adam turp gibi etrafta geziniyor ve daha da önemlisi İnanç başından beri biliyor olmalı. Sen Kıbrıs olayını anlatınca biraz araştırdım ve İnanç'ın hortumladığı paranın yarısı Tarık'a gittiğini öğrendim, demek ki aralarında anlaşmışlar."

Biliyordu?

Bilmesine rağmen göz göre göre vicdan azabı çekmemi istemişti. Ne bekliyordum ki böyle bir adamdan ne bekliyordum! Tek anlamadığım neden bunu yapıyordu?

"Benden ne istiyor o zaman?"

Kendi kendime sorduğum sorunun cevabını Baran'ın gözlerinde ararken yüzü değişti. "Sonuçta kimse onun ne yaptığını kanıtlayamazken benim şahit olduğum olaydan etkilenmezdi, diyelim riske atmıyor o zaman beni öldürmeyi gerekmiyor muydu?" Sorduğum soruyla aklım en son konuşmamıza kaydı.

"Seni öldürmem için masumluğunu kaybetmen gerekiyor."

Aklımda yankılanan sesle kafam daha da karıştı. Beni masum olduğum için mi öldürmüyordu? Böyle bir adam için bu sebep anlamsız gelmişti. "Belki de derdi senin sahip olduklarındadır. Sonuçta Erdem holdingin varisisin." Baran'ın sunduğu sebep yeterli gelmemişti. İnanç istese bizim şirketi belki de daha fazlasını satın alabilirdi.

Belki de daha fazla suç ortağına ihtiyacı vardı, bende eline düşünce bunu değerlendirmek istedi. Bu sonucu yaptırdığı pis işlerden çıkarsamda hep eksik bir yer kalıyordu. Artık bir önemi yoktu bu adamdan kurtulacaktım. Gözümü Tarık yüzünden korkuturken artık korktuğum bir şey de yoktu. Özgürlüğüme adım adım yaklaştığımı sandığım an Baran'ın sözleri kabus gibi tekrardan üzerime çöktü.

"Bu adam elini kolunu sallayarak her istediğini yapmaya devam edecek Hilal, belki sen bundan sonra rahat olacağını sanıyorsun ama onu polise şikayet bile etsen kanıt yetersizliğinden serbest bırakacaklar. Belki de seni kafaya taktı o it, ya seni rahat bırakmazsa?"

Yüzüme vurduğu gerçekle katil olmayışıma bile sevinememiştim. İnanç kendi ağzıyla beni yakarsan bende seni yakarım derken onu şikayet ettiğimde beni rahat bırakacağını sanmıyordum. Gördüklerim bir delil değildi bana ondan kurtulmak için somut bir delil gerekiyordu. Gözlerimi kayalıklara çarpan denize çevirdigimde elim kolum bağlandığı hissetmiştim.

"Ne yapacağımı bilmiyorum. Elimde olsa o adamın içeri girmesi için her şeyi yapardım." Sözlerimle Baran önüme geçip kararsız duran mavilerini bana çevirdi.

"Bir yol var ama seni o adamın yanına göndermek istemiyorum." Dediğinde bu tavrıyla derin bir nefes aldım.

"O şerefsiz her dilediğini yaparken bana huzur yok Baran! Beni bu kısa sürede onun yüzünden neler çektim biliyor musun? Bilmiyorsun o yüzden şimdi aklında ne varsa açık açık anlat!"

İnanç'a karşı durmak bilmeyen öfkemi kontrol edemezken gergince yerimde kıpırdandım. "Onu altüst etmek istiyorsan gerçekten güvenini kazan ve aralarına gir. İnanç'ın sana değer vermesine sağla ve onu içten yok et. Böylelikle istediğin delilleri rahat rahat toplarsın." Diyen Baran'a bir an inanamamıştım. Benim İnanç'a olan öfkem bana yaptıklarınaydı ya Baran'ın, İnanç'a öfkesi niyeydi?

Bana niye bu aklı veriyordu?

Altında başka bir şeyin yattığını hissetsemde bunu deşmek şuanda istediğim en son şey bile değildi. Kendi öfkeme öylesine kapılmıştım ki etrafımda olanlar umrumda bile değildi. Baran söyledikleriyle beni kararsız bırakmayı başarmıştı. Ya şimdi her şeye rağmen arkamı dönüp gidecektim ya da geri dönüp o adama gerçek cehennem neymiş onu gösterecektim.

O cehennemde onun cayır cayır yanışını izlemek istiyordum.

İçimi saran öfke düzgün düşünmeme engel olurken babamın kızı olmaktan gittikçe uzaklaşıyordum ama şimdi arkamı dönüp gidersem babamın kızı olacak mıydım?

Masum insanların hayatını mahveden bir insana göz yumunca zaten babamın kızı olmaktan çıkamayacak mıydım? Nefesimi kesen soru yine beni güçsüz bırakmayı başarmıştı.

"Hilal bunu kabul edersen seni koruyacak kimse olmayacak ve tek başına olacaksın."

Ben zaten hep yalnızdım.

Babam öldüğünden beri yalnızdım. Onun sayesinde kendimi korumayı öğrenmiştim ama bu onu korumama yeterli gelmemişti. Şimdi attığım adımla birlikte belki hayatım değişecekti ama bir çok hayat devam edecekti.

Sonunda o adamı altüst edeceksem her şeyi göze alabilirdim.

Tabii bunları söylerken bir şeyi bilmiyordum.

Onunla birlikte altüst olacağımı...

...

Yavaş yavaş doğan güneşin etkisi ağaç gölgelerinde görünürken sonunda vardığım eve uzunca baktım.

Kendi ellerimle bana cehennem olan eve geri dönmüştüm. Buradan kurtulmak için gün sayan, her fırsatı değerlendiren ben kendi ayaklarımla geri döndüm. Bu sefer ön kapıdan içeri girerken gece olmayan adamlar ertafa dağılmış görünüyordu. Beni görmeleriyle yüzlerinde oluşan şaşkınlığı gülmek istesemde ciddiyetle ilerlemeyi sürdürdüm.

Belki olanları sindirememiştim ama katil olmayışım bile içime su serpmeye yetiyordu. O şeref yoksunu Yaban gözüme baka baka bu halimle eğlenmişti! Gözlerim bunu düşündükçe karanlığa teslim olacakken evden gelen bağırışlarla bunu sonraya bıraktım.

Demek ki yokluğum fark edilmişti.

Açıkçası nasıl bir açıklama yapacağımı bilmiyordum, doğruyu söylemek gerekirse açıklama umrumda bile değildi. Tam evin önünde geldiğim sırada açılan kapıdan söylene söylene Ömer çıktı. Beni görmesiyle hayalet görmüş gibi olsada bir anda kollarını bedenime sardı.

"Kaçtın sandım lan! Kızım senin yüzünden arkadaş katili olamaya dahil edilecektim ama İnanç bu öfkeyle seni öldürebilir, bence sen geri kaç!" Söyledikleriyle istemeden güldüm. Ömer aptal bir çocuk olsada bazen beni güldürmeyi başarıyordu.

Onlara kötü davranmama rağmen beni arkadaşları olarak mı görüyorlardı?

İyi davransam neler yaparlardı kim bilir?

Ömer'in gözlerindeki endişe gerçekten İnanç'ın öfkesini hissettiriyordu. Güçlü durmak için başımı dikleştirdiğimde derin bir nefes alıp aralık olan kapıdan girdim.

Salonda fır dönen İnanç hiç ama hiç iyi görünmüyordu. Bir an kaçma düşüncesi mantıklı gelsede oyunu kurallarına göre oynayacaktım.

Elçin endişeli gözlerini bana çevirmesiyle dudaklarından dökülen "Hilal" ile öfke saçan kahveler hızla beni buldu. Kahvelerde beklemediğim bir şaşkınlık vardı. Sanırım kaçmışken geri dönmemi beklemiyordu.

Haklıydı ama hayatını cehenneme çevirme keyfi dururken gitmek bana yakışmazdı Kuraner.

"Kaçtıktan sonra geri dönmek pek mantıklı değildir. Oysa ben biraz kovalamaca oynar sonra kafana sıkarım diye düşünüyordum!" Sakin başlayan cümlesi sonunda öfkeyle sonlanmış üstüne de silahı bana doğrutmuştu. Namlunun ucu kalbime doğru dururken ona biraz daha yaklaştım.

"Kaçsaydım sence geri döner miydim?" Sakinliğimi korumaya çalışmam beni şimdiye kadar gözleriyle yüzlerce defa öldüren adam karşısında baya zor oluyordu. "Belki benden ne yaparsan yap kaçamayacağını anlamışsındır." Diyen adama biraz daha yaklaşıp gülümsedim.

"Belki de kaçmak istemiyorumdur, olamaz mı?"

Sözlerim sadece onu değil arkamdakileride baya şaşırtmış görünüyordu. İnanç dikkatlice gözlerime baktığında ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyor gibiydi. "Sen kendini zeki mi sanıyorsun? Kafanda ne planlıyorsan hiçbiri işe yaramaz!" Diye bağırması korkutsada bunu belli etmemeye çalışarak ona baktım.

"Gitmek istesem bırakacak mısın Yaban? İkimizde birbirimize güvenmiyoruz ama ben böyle esaret içinde yaşamaktan sıkıldım. Ya beni bu doğruttuğun silahla şimdi vur, ya da beni de aranıza alın!"

Şuanda oynadığım koz hayatıma karşılıktı ve ben ne olacağını kestiremiyordum. Kalbime değen silahla oyunun başlamadan bittiğini sansamda yüzüme çarpan nefesle ne ara kapattığımı bilmediğim gözlerimi araladım. Dudaklarımızın arasındaki mesafe beni gererken kalbimdeki silah bu kadar germiyordu. Kahve gözler anlamsızca gözlerime bakıp silahin namlusunu biraz daha bastırdı.

"Aklında ne var bilmiyorum ama o küçük aklından ne geçiyorsa vazgeçmeni öneririm yoksa bedelini sadece canınla ödemezsin." Soğuk tehtidi içimi titrettiğinde tepki vermeden gözlerine baktım. Silahın namlusu uzaklaştığında beklediğim şey bu değildi.

Ne yani dediğimi kabul etmiş miydi?

Tabii ölmekte istemiyordum ama bu istemsizce daha da şaşırtmıştı. "Nerdeydin?" Şaşkınlığımı üstümden atamadan gelen soruyu hızla cevapladım.

"Eve gittim ama annem evde yoktu. Bir kaç eşyamı aldım."

Ne kadar düşünmedim desemde aptal da değildim. Baran'ın annemin yurt dışına çıktığını söylemesiyle onla konuştuktan sonra eve gitmiştim. Annem ben hep anahtarı unuttuğum için yedek anahtarı bahçedeki saksının altına koyardı. Bir iz bırakmamak için güvenlik kameraları kapatmış ve kalan eşyalarımı almıştım. Zaten bu da yanımda getirdiğim valizimle anlaşılıyordu.

"O yüzden banyoda küvetin musluklarını sonuna kadar açık bıraktın ve yetmezmiş gibi kapıyı kilitledin? Bir eşya için seni öldürme ihtimali mi göze alıp gecenin vakti evine gittin öyle mi?" Bana inanmayan gözlere vereceğim cevabı düşünmeden direk konuştum. "Yani belki de bununla öldürmeyen adam bundan sonra hiç öldürmez diye düşünmüş olabilirim, sonuçta benimde sana bir şekilde güvenmem gerekmez mi?"

Saçma ama doğru olan sözlerimle sanırım Yaban efendinin kafasını karıştırmayı becermiştim. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp nefesini yüzüme verdiğinde sözleriyle gözlerinin içine baktım.

"Bana güvenme, sonuçta yanacağın cehennemin sahibiyim değil mi?" Kulağıma fısıldadığı kelimelerin ardından omzuma vurup yanımdan geçtiğinde yüzümde geniş bir gülümseme oluştu.

İşte o hiç belli olmazdı.

Kim kimi yakacaktı görecektik...

🔥🔥🔥

Bölümün sonu 😈

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.