Hilal'den
Hissederdin...
Bazen olacakları baştan hissederdin, ama görmezden gelirdin. Öyle anlar gelirdi ki ne olacağını bilmene rağmen sadece izlerdin.
İşte bende kendi hayatımı bir yabancı gibi sadece izliyordum.
Yüzüne baktığımda midemi bulandıran adamın gözlerinin içinde gördüğüm ateş ne olacağını gösteriyordu. O yanan ateşte tek başına yanmayacak, benide sürükleyecekti.
Peki ben o ateşte göz göre göre yanacak mıydım?
Kendime sorduğum soruyla bakışlarımı ayndaki yansımamdan çektim. Yüzümde oluşan hafif gülümsemeyle başımı yatağın bazasına yasladım. O konuşmadan sonra odaya çekilmiş, aynanın karşısında kendimi sorguluyordum. İnanç bu değişen tavrıma sessiz kalsada inanmadığının farkındaydım.
Ona, onun tarafında olduğuma inandırmalıydım. Ellerimle yüzümü sıvazlayıp saatlerce oturduğum yerden kalktım. İlk önce herkese onlardan biri olmak istediğimi kanıtlamalıydım. Bunun nasıl olacağını tam bilmiyordum, sadece onlara iyi davranacaktım, yani olduğu kadar...
Aklım bu dediğime bile inanmıyorken bunu nasıl kabulleneceğimi bilmiyordum. O yabani herife gülümsemek bile benim için zor olacak gibi görünüyordu. Yavaş adımlarla odadan çıkıp mutfağa inmek için merdivenlere yöneldim. Buraya geldiğimden beri akşam yemeklerini Asil'in yaptığını fark etmiştim. Elçin yardım etsede genelde o yapıyordu. Mutfağa girmem ile her zamanki manzara vardı. Asil buzdolabından tavukları çıkartırken bir yandan söyleniyordu.
"Evde iki kadın var hala yemekleri ben yapıyorum!"
Bu haline gülmek istemiştim ama ciddiyetimi koruyup elindeki tavuk paketini aldığım gibi tezgahın başına geçtim. "Bugün yemekler benden! Biraz da lezzetli bir şeyler yiyelim değil mi?" Göz kırpıp Asil'e baya laf çarptığımda homurdandı. "Sen yemek yapmayı cidden biliyor musun?" Sorusuna cevap vermeden kesme tahtasını aldım. "Fransada tek yaşadığımda açlıktan ölmeyecek kadar bir şeyler yapmayı öğrenmiştim diyelim." Cevabıma rağmen bana şüpheli bakışlarını atmaya devam etti.
"Hilal umarım bizi yemekle öldürme niyetin yoktur." Sesinde alaylı bir ton aramış ama bulamamıştım. Bu biraz rahatsız etmişti, bana bu kadar mı güvenmiyorlardı? Tamam pek sakin biri değildim ama bir insan öldürecek biri olduğum söylenemezdi. Sinirle tezgahtaki bıçağı elime alıp tavuğa sertçe sapladım.
"O benlik değil, ben birisini öldürürsem direk gözlerinin içine baka baka öldürürüm."
Yeşil gözler beklemediğim bir şekilde ürkmüş görünüyordu. "Şimdi daha iyi anlıyorum." Asil'in kendi kendine mırıldanmasıyla ne demek istediğini anlamadığımdan kaşlarımı çattım. "İstersen salata yapabilirsin" dememle gülümsedim. Hızla duygu değişimim Asil'e tuhaf gelmiş olmalı ki bana garip bakışlar atıp buzdolabından salata malzemelerini çıkarttı. Bende tavuğu doğrayıp aklıma ilk gelen yemeği yapmaya başladım.
Yemek yapmayı biliyordum ama pek sevmezdim. Bunun sebebi sanırım bana nefis yemekler yapan babamdı. Onun yaptığı yemeklerin tadını yaptıklarımda bulamıyordum, o yüzden yapmazdım. Dalgınca tenceredeki yemeğe sebzelerini katarken demir kulpunu tutmamla parmaklarım yandı.
Kahretsin!
"Hıhh"
Dudaklarımdan dökülen anlamsız sözcükle Asil bana döndü. Anında kızaran elime baktığında yüzünde oluşan endişeyi beklemiyordum. Demek ki beni önemsiyordu, bu bile artı puandı. "Bunu nasıl becerdin? İnsan ısınmış demir kulpu tutar mı?" Kızgınlıkla söylediği sözleri umursamadan buzluktan çıkardığı buzu bana uzattı. "Sen bekle ben banyodan yanık kremi getireceğim." Dediğinde ona engel olup "yok ben hallederim, sen yemeğe devam et" dedim. Ben onlara iyilik yapmazken onların bana iyilik yapmasını istemiyordum. Bir şey demesine izin vermeden mutfaktan çıkacakken çarptığım bedenle sendeledim. Dengemi sağlayamadan geriye doğru düşeceğim sırada yanan elimi tutan kişi canımı yakmayı başarmıştı.
"Ahh!!"
Sıkıca tuttuğu elim cayır cayır yanarken beni düşmekten kurtaran geri zekalıya baktığımda tahmin etmek zor olmamıştı.
Adamın iyiliği bile bana zarar veriyordu!
"Bırak elimi!" Bir anda öfkeyle çıkan sesime anlam verememiş olan İnanç kaşlarını çattı. "Ne bağrıyorsun lan?!" Dediğinde elimi bırakmak yerine daha da sıktı. O anda kan beynime sıçramış ve iş işten geçmişti. Ayağımla sertçe ayağına basıp tuttuğu elini dişlerimin arasına aldım. Gözlerindeki şaşkınlıktan böyle bir hamle beklemeyen adam afallamış görünüyordu. "Siktir! Kızım sen köpek misin?!" Bir anda elimi bırakmasıyla dişlerimin arasında elini serbet bırakıp yanan elime odaklandım.
"Asıl sen hayvansın! Elim yanıyor sen gelmiş sıkıyorsun!"
Kıpkırmızı olan elim su toplamıştı. Üfleye üfleye acısını dindirmeye çalıssamda işe yaramıyordu. İnanç'a kötü bakışlarımı atıp yanık kremi için ortak banyoya koştuğumda dolapta yanık kreminin olmadığını gördüm. "Ben böyle şansa!" Söylenmemle ensemde hissetiğim nefesle arkamı döndüm. Burnumun ucunda sallanan yanık kremini alacağım sırada önümden çekilmesiyle görüş alanına İnanç girdi.
"Bunu mu arıyorsun?"
Onu aradığımın gayet farkındaydı, bilerek yapıyordu. Havada salladığı kremi almak isterken ulaşamayacağım kadar kaldırınca öfkeli gözlerim beni alayla süzen kahveleri buldu. "Oyun oynayacak durumda değilim İnanç, şu kremi verir misin?" Sakin olmaya çalışıyordum ama bana attığı piç gülümseme hiç yardımcı olmuyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp "benim oyunlarım senin yaşındakiler için fazla ağır olur, baştan söyleyeyim de." Manalı ses tonuyla konuştuğunda sinirime hakim olamayıp karın boşluğuna yumruğumu geçirdim.
"Benimle düzgün konuş Yaban, konuşmazsan öğretmesini bilirim!"
Bu adamla iki dakika düzgün konuşmak imkansızdı. Dediklerimi aldırmadan dudaklarını kulağıma yaklaştırmasıyla nefesimi tuttum. "Hadi öğretsene, çok merak ediyorum nasıl öğreteceksin?" Kulağıma çarpan nefesiyle gözlerim kahveleri buldu.
Bu adam neden böyle yapıyordu?
Bazen onu anlamak için efor harcamak istiyordum ama bir saniye sonrasında bunun değmeyeceğini anlayıp vazgeçiyordum. Yüzündeki geniş gülümsemeyi sonlandırmak için yüzünün tam ortasına sağlam bir yumruk atmak istesemde bunu şuanda yapamazdım. Sabrımın sonlarına olduğumu hissettiğim an gözlerimi kısa süreliğine kapatıp açtım.
"Elim yanıyor, lütfen kremi verir misin?" Sesimi yumuşak tutmaya çalışmam bile onu afallatmış görünüyordu. Haklıydı, normalde olsa o suratına yumruğu geçirmiştim. Bu halimden hoşlanmadığını gösteren bakışları su toplayan elime kaydı.
"Sadece canın yanınca mı tatlı dilini kullanıyorsun?" Bu sorunun altında yatan bir mana olsada bunu anlamaya bile fırsat bulamamıştım, çünkü şuanda elimi avcunun içine almış olan, hatta kendi elleriyle kremi süren adama bakmakla meşguldum. Canımı yakmadan parmakları avcumun içinde gezinen adamın hiç bu kadar zarif hareket ettiğine şahit olmamıştım. Her hareketi, adımları o kadar kabaca ve umursamazdı ki, bu hali istemeden afallamama sebep olmuştu.
"İnsan gerçekten canı yandığında konuşacak gücü bile bulamaz ama sen boşa heveslenme ben canım yansa dahi susmam." Tam olarak sorusunun cevabı olmadığını biliyordum sadece dilimin ucuna kadar gelen sözleri söylemek istemiştim. Nazik hareketlerle sürdüğü kremin üstüne dolaptan aldığı sargı bezini saracakken durdurdum. "Bu kadar yeterli, teşekkür ederim." Ona teşekkür etmek bile tuhaf gelse dahi yapmam gerekeni yapıyordum. Hatta üstüne hafifçe gülümsedim ve gözlerimi kaçırdım.
Kremin etkisi daha çabuk yayılsın diye elimdeki sargı bezini kullanmamıştım. Büyük banyo dakika geçtikçe ikimize dar gelmeye başlayınca ona bakmadan kendimi dışarı attım. Bu tavırlarım ona tuhaf geldiğinin farkındaydım ama çizgimi korursam bana zamanla inanacaktır.
Yani öyle olmasını umut ediyordum.
🎲🎲🎲
Ömer'den
"Ne yani Hilal artık bizimle mi kalacak, hemde kendi isteği üzerine?"
İnanamadığım düşüncelerimi kelimelere döktüğümde karşımdaki ikili de benim gibi şaşkın görünüyordu. Elçin; "buna inanmak zor ama Hilal dediklerinde ciddi gibiydi. Aramızda gerçekten olmak istiyor görünüyor ama Yaban bu duruma ne dedi?" Demesiyle saçlarımı karıştırıp merakla Asil'e baktım, bunu bilse bilse o bilirdi. Yeşil gözlerin ne diyeceğini tereddüt ettiğini görmemle gözlerimi kıstım.
"Asil bir sorun mu var?" Yönelttiğim soru karşısında tepkisiz kalan Asil'in aklı pek burada değil gibiydi. "Hayır sadece yeni ihaleyi düşünüyordum. İnanç kendisi giderse sorun çıkabilir." Konun değişmesiyle yüzümü buruşturdum.
İhale dediğimiz şey bildiğimiz ihale değildi. Bu yasadışı yollarla elde edilen paranın görev adıydı.
Biz ne kadar yasadışı desekte o parayı aldığımız insanlarında kendileri kazandığı söylenemezdi. İnanç sadece paranın doğru yere gitmesi sağlarken bazen elini kirletebiliyordu ama hiç o paraya dokunduğunu görmemiştim. Harcadığı para sadece kendi kazandığı paraydı.
Tabii Robin Hood demekte pek olmazdı.
Belki zenginden fakire vermiyordu ama ondan daha iyisini yaptığını biliyordum. "Sanki biz git diyoruz adam kendi istiyor ama bu sefer iş sıkıntılı Asil. Adamların güvenlik duvarını kıramadık o yüzden şirkete birini yerleştirlerim. İçerden bilgi almamız işimize yarayabilir." Dediklerimle Asil biliyorum dermişcesine başını salladı. Bu bile çok zaman kaybettireceği için Yaban bu fikirden hoşlanmayacaktı ama direk güvenlik duvarını aşmaya çalışırsak polisi bile başımıza bela edebilirdik.
Ne yapabileceğimize karar veremezken bakışlarım merdivenlerden inen Yaban'a kaydı. Tam olarak ne düşündüğünü bilemediğimiz için temkini hareket ediyorduk. Normalde Yaban dorulttuğu silahı indirmezdi ama bu sefer aklında başka bir şey olmalıydı. "Her şey hazır mı?" Yaban hala güvenlik duvarını aşamadığımızdan haberdar olmadığından sorduğu soruya olumlu bir yanıt bekledi.
"Abi adamların güvenlik duvarını dışarıdan kırmak mümkün değil, içerden halletmek gerekiyor." Dediklerimle bağırmasını beklediğim adam tam tersine keyfi yerine gelmiş gibi gülümsedi. "Bunun içinde içeriye adam koymak gerekir değil mi?" Diye sorduğunda Asil'le birbirimize baktık.
"Öyle ama tehlikeli olduğu için bizden biri olmasına gerek yok." Her işimizi kendimiz hallediyor olsakta bunda patlama ihtimaliz vardı ve patlarsak oraya koyduğumuz adamımızı kurtarma ihtimaliz olmayabilirdi, kısaca yaşatmazlardı. Yaban masadaki sigara paketinden bir dal çıkartıp karşımdaki koltuğa keyifle yayıldı. "Birilerinin bize kendini kanıtlaması gerekiyor değil mi? Bakalım Gelin hanım aramıza katılmak için gerçektende istekli mi?" Diyen Yaban'ın kimden bahsettiğini hepimiz farkındaydık.
Bu görev için Hilal'i seçmek bildiğimiz gözü kapalı uçuruma yürümekti.
Yaban tehlikenin farkındaydı ama sanki gözlerinde oluşan perde bunu görmezden geliyor gibiydi. Yinede Hilal'i kendince ölçmesi bile aramıza girme olasılığını gösterir niteliğindeydi.
Yoksa şuanda Hilal'i gömüyor olurduk...
💰💰💰
Hilal'den
Duyduklarımın ardından dudaklarımdan dökülen gülüşü engelleyememiştim.
Bunlar ciddi miydi?
"Yaban efendi benden kurtulmak istiyorsa böyle oyunlara gerek yok, direk kafama sıkın! Açığa çıkarsam beni yaşatmazlar bunun farkında mısınız?" İstemeden yüksek çıkan sesim tüm evde yankılandı. Salonun ortasında anlatıkları planın saçmalığını sindirmeye çalışıyordum ama nafile bir işe yaramıyordu. Ömer ve Elçin benim gibi düşündüklerini belli edercesine başını yere eğdiklerinde Asil'e döndüm. O bir şey diyemiyordu çünkü verilen kararda söz hakkı olmadığını biliyordu.
"Bize kendini kanıtlamanın tek yolu bu, sonuçta canını ortaya koyacak kadar bize sadık olmasın değil mi?" Diyen İnanç'a dönmenden dişlerim birbirine çarptı.
Sadık? Ben köpek miydim?!
Kahvelerine döndüğüm an ne ara bu kadar yaklaştığını çözememiştim. Gözlerimin içine bakan kahveler bu halimden keyif alıyordu. "Oradan bakınca bir ite mi benziyorum? Sanırım beni ayna olarak görüyorsun Yaban!" Çarptığım lafla etraf anında buz kestiğinde İnanç beklemediğim bir şekilde gülümsedi. "İtler her zaman sahiplerine karşı sadık olurlar ama sende bunu göremiyorum, senden olsa olsa nankör biri kedi olur."
Bu şimdi bana nankör mü demişti?
Yanan parmağımın acısını önemsemeden göğüsünden ittirdim. "Haklısın köpekler kim karını doyurursa ona sadık olurlar, kediler ise o nimetin gerçekte kimden geldiğini bilirler ve Tanrı'dan başkasına minnet eğlemezler. İşte Yaban bizimde seninle farkımız bu!" Dilimin ucundan çıkan kelimler ona ok misali vuruyordu ama o hiç etkilenmemiş gibi yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"Bu sefer minnet edeceksin, yoksa seni yerler küçük kedicik"alayı sesinde yatan onca şey vardı ki hangisini anlamam gerektiğini bilmiyordum. Bu işi kabul etmem belki de aradığım kanıtlar daha çabuk ulaşmama ve bu insanlıktan nasibini almamış yaratığa içeri atmamı sağlardı.
Bunun için her şeyi yapardım!
"Tamam kabul ediyorum ama şartlarım var." Dediğimde Yaban başını yana eğdi ve kollarımı bağlayıp göğüsüne yasladı. Sanırım bu dinliyorum demek oluyordu. Hareketi yüzünden gözlerim dövemlerle kaplı kol kaslarına kayarken hızla bakışlarımı duvara çevirdim.
"İlk olarak görev boyunca kendi evimde kalacağım. Sonuçta adamlar adresime kadar alacaklardır ve öyle büyük bir şirket bunu doğrulamak isteyecektir." Yaban bu dediğimden hoşlanmamış gibi yüzünü buruşturdu. "Sen beni salak mı sanıyorsun? Bu sırada polise gitmeyeceğini nerden bilebilirim ya da birinden yardım almayacağını?" Bu sorusu içten içe güldürsede tepkisiz bakan gözlerimi kahvelere diktim. "İstemesende bana güvenmek zorundasın Yaban hem neden kendi ayaklarımla polise gideyim? Sonuçta beni katil zanlısı olarak aramıyorlar mı?" Dememle yüzünde hafifçe değişen mimikler doğru yere parmak bastığımın kanıtıydı. Sanırım Yaban efendinin bu durum aklından çıkmıştı. Görev için sahte kimlik bahanesini kullandıkları için beni kendilerince yakalanmayacağıma ikna ettiklerini sanıyorlardı. Normalde ikimizde böyle bir şeye gerek olmadığının gayet farkındaydık.
Bir gün her şeyi yüzüne vuracaktım ama zamanı olduğunu biliyordum. İnanç kendini hızla toparladığında kurduğu cümleyle gülümsedim. "Orası öyle ama sana güvenmediğimi söyledim." Kendince toparladığı cümlede başarısız olsada sadece omuz silktim.
"Bu da bir kumar Yaban, bana güvenerek kazanabilirsin de kaybedebilirsin de..."
İkimiz de bunu biliyorduk.
"Çok üzün sürmeyecek en fazla 15 gün içinde her şey halledilmezse o zaman kim kaybeder görürüz Gelin hanım!" Cümlenin altında yatan kocaman tehtid karşısında sırıttım ve omzunda toz varmış gibi elimin tersiyle gömleğini silkeledim. "O iş bende" rahat hareketlerim karşısında o hariç diğerleri şaşkınlıkla bana bakarken ben gülümseyip herkese göz gezdirdim.
"Eee ne zaman başlıyoruz?"
...
"İkra Yılmaz mı?"
Elimdeki sahte kimliğe bakıp pek duymadığım isim karşısında diğerlerine baktım. "Öyle olması gerekiyordu, birazdan nedenini anlarsın." Ömer açıklama yaptığında bunu umursamadan çantamı arabanın bagajina koydum. Her şey çok hızlı bir şekilde halledilmişti, hatta pazartesi günü Doruk Duman'ın asistanı olarak işe başlıyordum. Adamın kim olduğu ile ilgili bir fikrim olmasada Elçin'in dediğine göre çok karizmatik bir adammış, tabii bu benim ne kadar umrumdaydı tartışılırdı. Normalde gerçek hedefleri Doruk'un babası, Tacettin Duman'dı ama adam yanına kimseyi yaklaştırmadığı için cepheye oğlundan sızacaktım.
"Bence bunlarla uğraşmamıza bile gerek yok. Hilal, Doruk'u ayartıp içeri sızsa işimiz daha hızlı biter." Alay içinde söylenen sözler üzerine gülümseyip Ömer salağına döndüm. Sertçe bagaj kapağını kapatıp ona yaklaştığımda ne olduğunu anlamadan belindeki silahı alıp başına dayadım. "Bence benimde senin boş çeneni çekmeme gerek yok, sonuçta bir kere katil olan ikincisi için çekinmez!" Sert sözlerimin gözlükler ardındaki kahve gözleri etkilediğini görmemle bir anda bedemi esir alan öfkeyi kontrol edemediğimi fark ettim.
Bunlara karşı daha sakin olmayı öğrenmeliydim.
"Tamam sakin, sadece şaka yaptım." Beni yatıştırmaya çalışan sesine karşı silahı eline verip "sen böyle mi kendini koruyorsun? Daha silahını sahip çıkamıyorsun." Diyerek aksi çıkan sesimle söylendim. "Kızım sen manyak mısın? Bir anda silahıma sarılacağını düşünemedim!" Ömer söylenip silahını beline yerleştirdiğinde bu haline güldüm.
"Cidden korktun ama"
Onu dalgaya almamdan hoşlanmamış gibi bana ters bakışlar atıp eve girdi. O sırada Yaban evden çıktığı sırada bana doğru attığı küçük beyaz kutuyu son anda yakaladım.
"Onu tak"
Lens kutusunu anımsatan kutuyu açtığımda içinden bir çift kahverengi lens çıkmıştı. Bu da neydi şimdi? Garip garip lenslere bakmayı kesip bu sorunun cevabını alabilemk için Yaban efendiye baktım. "Seni bu kadar hızlı işe almalarının sebebi ölen Süleyman Yılmaz'ın yurtdışında ki kızı sanmaları ve onların daha fazla inanması için koca mavilerini yok etmen gerekiyor." Açıklaması karşında en çok dikkatimizi çeken gözlerim hakkında iğrenç bir şeyden bahsediyormuş gibi davranmasıydı.
Onun benimle ilgili ne düşündüğüyle ilgilenmiyordum ama böyle davranması tamamen saçmalıktı. Derin bir nefes alıp gözlerimi devirdiğimde Asil bana yaklaştı. "Şöyle bir durum var Doruk ve İkra çocukken arkadaşlarmış, tabi 20 yıla yakındır görüşmedikleri için kızı tam hatırladığını düşünmüyoruz ama yinede riske atmamak için bu lensi kullanman gerekiyor." Olayı adam gibi anlatan Asil'e gülümseyip beni arabada bekleyen adama doğru ilerledim.
Bir insanın her hareketi mi kaba olurdu?
Böyle insan gibi anlatmak varken illa sinirimi bozmayı başarıyordu. Neyse 15 gün kafayı dinleyecektim hem bu sırada anneme en doğru dilde olayları anlatıp evde olduğumu söylerdim. Daha düne kadar katil olduğumu sanıp annemin yüzüne bile bakabileceğimi sanmazken şimdi işler değişmişti. Mavi gözlerim nefretle sert çehresine dönünce, bu adama ne yapsam az olduğunu biliyordum.
Onca insanın hayatını mahveden adamın hayatını karartmam bazı insanlar için iyilik bile sayılabilirdi. "İnsan azrailine aşık olmamalı." İşittiğim sözle anlamsızca yüzüne baktım. "Sen ne saçmalıyorsun?" Kaşlarım istemsizce çatıldığında esmer tenin arasında parıldayan dişlerini görebilecek kadar gülümsedi.
"Öyle uzun uzun yüzüme bakma diyorum sonra aşık falan olur, benimde sana olacağımı sanır ve üzülürsün." Bu sözlere karşılık dudaklarımdan koca bir kahkaha patladı. Başımı yana yatırıp ona hayretle baktım. "Yaban sen romantik kitaplar mı okuyorsun? Yoksa dışındaki sert kabuğun içinde yumuşacık bir ayıcık mı yatıyor?!" Dudaklarımı büzüp onu alaya aldığımda bu sefer bana gerçek olmayan, altında öfke yatan bir gülümseme yolladı.
"Sen gerçekten sınırlarını bilmeyen bir kadınsın!"
Bir anda öfkelenip bağırması afallattı. Bu adamın neye ne tepki vereceğini kestiremiyordum. Daha fazla kızacağını sandığım şeylere gülebiliyorken, güleceğini sandığım şeylere sinirleniyordu ve daha kötüsü bu sefer bende sinirlenmiştim.
"Bana bağıramazsın! Hem sen ne sınırından bahsediyorsun? Seninle konuşurken benden saygı bekliyorsan daha çok beklersin Yaban!" Arabanın içinde kulak zarını zorlayacak cinste bağırırken, ani frenle yolun ortasında duran arabayla ne olduğunu anlayamadan çenemden sertçe tutup kendine çevirdi. "Benimle konuşurken laflarını iki kere düşünecek ve öyle konuşacaksın!" Yüzüme doğru haykırşıyla mavi gözlerimdeki ateşi, kahve halelerinde görüyordum.
İşte o an bende film kopmuştu.
Çenemi tuttuğu elini, elimin arasına alırken düşünmeye bile fırsat bulamadan bir bacağımı bacaklarının üstünden geçirip kucağına oturdum. Bu yaptığımla yüzündeki afallamayı görmek keyif vericiydi. Bu boşluğundan yararlanıp belindeki silahı almamla sırıttım. "Kimse sana bir kadına bağırılmaması gerektiğini öğretmedi mi?" Sorumla birlikte silahı şakağına bastırdığımda gözlerinde bir korku aramıştım ama o rahat görünüyordu.
"Gözün dönünce daha bir sınır tanımaz oluyormuşsun, şuanda kucağımda olduğunun farkında mısın?" Bu durumdan rahatsız olmadığı yüzünden okunurken yüzümü buruşturdum.
Bu adam midemi bulandırıyordu.
Ya şakağına silah dayamışım adamın takıldığı noktaya bak. Sinirle gözlerine bakarken aklıma dank eden olayla duraksadım. Belki de yanlış yerden vuruyordum. Aklımdaki şeyi yapıp yapmamakla kararsız kalırken bu pişmiş kelle gibi sırıtan yüzünü darmaduman etmek keyifli olabilirdi. Tam düşünemeden o anki öfkeyle silahı şakağından çekip kurşundan daha etkili olacağını düşündüğüm dudaklarımı şakağına bastırdığımda altımda kasılan beden ürkütmüştü. Tenime değen sıcak tenden gelen koku etrafımı sardığında nefes almayı bıraktım, onun kokusunu içime çekmek zehirden farksızdı.
"Sen sınırını bilmezsen bende bilmem"
Sözleri karşında ne demek istediğini anlayamazken bir anda mavilerim kahvelerle buluştu ve o an yaptığı hamleyle iki rengin savaşı başlamıştı. Yanaklarımdaki ellerine alışmadan dudaklarımdaki baskıyla, şuana kadar yaşadığım en büyük afallamayı yaşıyordum. Bedenim bu hareketle kitlenirken diğer yandan içimde biriken öfke dışarı çıkmak için zaman kolluyordu. Omzuna attığım yumruklara rağmen dudaklarımı bırakmayan adama hakettiğini yapıp dudağını sertçe ısırdım. Dilime gelen metalik tatla istediğimi elde ettigimi sansamda dudaklarının arasından çıkan inleme bunun tam tersini gösteriyordu.
Pislik herif!
Canın acıyacağı yerde bu bundan zevk alıyordu. Mozoşist, adi, pislik herif! Arka arkaya ona içimden hakeretlerimi sıralarken bununla yetinmeyip yüzüne yumruğu geçirdim. "Sen gerçekten şerefsizsin!" Söylediklerimle dudağımı koluma silip onun tarafındaki kapıyı açtığım gibi dışarı çıktım.
"Ya sen kimsin ki beni öpüyorsun! Neymiş sen sınırını bilmezsen bende bilmem, geri zekalı herif!" Kendi kendime söylenirken boş yolda ilerledim. Ya bir araba bile geçmez mi?!
"Bin şu arabaya!"
Emreden sesini işitmemle ona dönmeden orta parmağımı kaldırdım. "Canın cehenneme Yaban!" Bağırdığımda önümdeki taşa tekme atıp küfür savurdum. Hata bende, böyle bir oyuna girmeden kendi yoluma bakıp onu bu cehennemde bırakmalıydım. "Sen beni delirtmek için mi varsın lan?!" Söyledikleri karşında durmak yerine daha da hızlandığımda beklemediğim iki el silah sesiyle duraksadım. İlk hala elimde tuttuğum silaha bakıp sonra ona döndüm.
Bu adam kaç silahla geziyordu?
"Artık kafana göre hareket etmeyi kes!"
Kükremesi ben hariç etraftaki kuşları bile korkutmayı başarmıştı. Bu tavrıyla ona doğru yaklaşıp "beni elindeki silahla mı korkutmaya çalışıyorsun?" Dediğimde ardından elimdeki silahı kafama dayadım.
"Korkutmana gerek yok gerekirse ben kafama sıkarım!" Söylediklerimi ne aklım işitiyordu ne de kalbim, öyle bir öfke havuzuna düşmüştüm ki ne yaptığımın farkında bile değildim.
Bu adama katlanamıyordum.
İnanç yaptığım karşısında beklemediğim bir şey yapıp "tamam anasını satayım hadi gel kafamıza sıkalım!" Dedikten sonra elindeki silahı kafasına dayadı.
Bu adam gerçekten normal değildi.
Bu hareketi yine beni afallatmaya yettiğinde bağırdım. "Ters psikoloji yapmaya çalışıyorsun ise yaramaz Yaban! Seni tanıyalı 1 ay bile olmadı ama sen 24 yıllık sakince geçen hayatımı bu sürede içine etmeye başardın! Daha ne istiyorsun ya, ne?!"
"Merak etme sende bu sürede boş durmadın ve her işimin içine etmeyi başardın! Anasını satayım elin dursa çenen durmuyor!"
Boş yolda kafalarına silah dayamış iki kişi birbirine öldürecek gibi bakıyordu ama buna şahit olan kimse yoktu, zaten olsa bizim yerimize o kalpten giderdi. Öfkeyle soluyup "o zaman beni rahat bırak, herkes kendi yoluna baksın." Dedim ama o an aklımda plan bile kalmamıştı.
O an sadece bu kahvelerden kurtulmak istemiştim.
Sadece gitmek istemiştim.
Adımları aramızdaki mesafeyi kapattığında yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve bir sır veriyormuş gibi konuştu. "O zaman o tetiğe basmalısın, çünkü benden anca öyle kurtulursun."
Gözlerinde yanan ateş, cehennem kapısının araladığını gösteriyordu. Sesinde tek bir alay yokken aldığım nefesi veremediğimi hissettim.
"Senden kurtulacağım, hemde bu tetiğe basmadan."
Kendinden emin çıkan sesim ne kadar güçlü çıksada yüzündeki gülümseyi görmek gücümü yitirdiğimi hissettiriyordu.
Yavaş yavaş kafama dayadığım silahı indirdiğimde duyduklarımla serin bir rüzgar esip geçmişti.
"Artık babamın sana anlattığı masallardan uyanmalısın, sonuçta ortada ne masal kaldı ne de baban."
Sadece canımı acıtmak için yaptığını biliyordum. Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım ama bu işe yaramamıştı. "Bari benim inandığım bir masal ve yanımda olan bir babam vardı. Ya sen İnanç? Senin inandığın bir masal ve yanında olan bir ailen var mıydı?"
Bilmeden sözlerimle acısına bastığımda gözlerinde gördüğüm cehennemin ardında bir yer daha olduğunu keşfettim, ama öylesine yıkık, döküktü ki, o enkaza girmek bildiğin intihardı.
Anlaşılıyordu ki İnanç o enkazdan hiç çıkmıyordu.
Yaban tarafı ölmemek için cehennemine saklanırken, İnanç hep o enkazdaydı.
Ve sanki ölmek için bekliyordu...
✴✴✴
Bölümün sonu 😥
