Hilal'den
"İyiyim"
Yalanımı sadece ben bilirken ellerimin arasındaki telefonu sıktım. Ağlamak için zaman kollayan gözlerimi annemden kaçırdım.
"İyisin öyle mi? Kızım sen kendi düğününden kaçtın! Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi beni arayıp evdeyim diyorsun."
Beni anlamayacağını bildiğim gözlere ne anlatsam fikrinin değişmeyeceğini biliyordum. "Yapamadım anne, sevmediğim adamla bir ömür geçiremezdim." Kısık çıkan sesimi duyduğundan bile emin değilken annemin gözleri kısıldı. "Hayatında biri olduğu doğru mu?" Beklenmedik soruyla kısa bir afallama yaşadım. Şuan yanımda olsaydı bu afallamayı fark edebilirdi ama görüntülü konuşmamız beni kurtarmıştı. Bu bilgiyi İzel'den aldığını biliyordum, zaten annem benim iyi olduğumu ve kafa dinlemek istediğimi öğrendikten sonra eski hayatına hızlı bir giriş yapıp beni yine arka plana atmıştı.
"Cidden bunu merak ettiğin için mi soruyorsun yoksa derdin bozulmaması için uğraştığın ortaklık mı?"
Ben kartları açık oynardım, sanırım annemden aldığım tek özellikti. Direk sormamı bekliyormuş gibi derin bir nefes alıp "Hilal ben senin annenim, evet seni çok ihmal ettim ama mutsuz olmanı hiçbir zaman istemedim." Sözleriyle burukca gülümsedim. Sırtımı dayadığım duvarın üstüme yıkılmasını şuan o kadar istiyordum ki keşke mümkün olsaydı. Bunu diyen kadın beni para uğruna evlendiriyordu. İstemsiz dudaklarımdan dökülen kıkırdamayı engelleyemezken annemin yüzü buz kesti.
"Keşke sen yerine babam yanımda olsaydı."
Bıçaktan keskin olduğunu bildiğim sözlerimi tam kalbine saplarken mavi gözlerimin önüne inen perdeden habersiz bana dolu dolu gözlerle bakan kadının gözlerine daha fazla bakamazken yutkunamadığımı fark ettim. Sessizleşen ortamın ardından kapanan telefonla gözlerimi kapatıp telefonu duvara fırlattım.
"Kahretsin!"
Öfkem başkasınayken ben zehrimi anneme bulaştırıyordum. Başımı duvara vurup küfür mırıldandığımda gözümün önüne gelen anla öfkem gözlerimi tekrardan bulmuştu.
~~~
Sözlerimden sonra yakacağını sandığım gözlerde gördüğüm ayaz, fırtına öncesi sessizliği anımsatmıştı. Boş yolda başımıza dayadığımız silahlarla öylece birbirimize bakarken bana attığı bir adımla nefesimi tuttum.
"O inandığın masalları öyle bir hale getireceğim ki geri de okuyabileceğin bir masal kalmayacak" sözleri bir tehdit değildi bunu yapacağına yemin etmiş gibiydi.
Hayatımı mahvetmek için yemin etmiş gibiydi ama bilmediği bir şey vardı.
İnadına gülümseyip başımdaki silahı umursamadan yüzümü yüzüne yaklaştırdım. "O zaman bizde yenisini yazarız Yaban ama sonu kimin için iyi biter bilemiyorum" alaylı sesim onu sinirlendirmek yerine güldürdüğünde kaşlarımı çattım. Daha demin ki öfkesinden eser kalmayan adama kuşkuyla bakarken dudaklarının arasından çıkan şeyin kahkaha olduğu konusunda şüpheciydim.
"Ben hayatım boyunca hiç kaybetmedim şansına küs pollayanna"
Sırıtışı karşısın aval aval yüzüne bakarken boşta kalan elimi yumruk yaptım. Kendine bu kadar güvenmesinden nefret ediyordum. Öfkeyle ona baktığım sırada ne olduğunu anlayamadan elimin arasındaki silah ona geçti. "Bu kadar oyun yeter arabaya geç" silahın mermilerini yere boşaltıp arkasına döndüğünde ayağımı yere vurup "Yaban bir gün kaybedeceksin!" diye bağırdım.
"Bunu görmeye ömrünün yeteceğini sanmıyorum."
Bana hiç bakmadan arabaya doğru ilerleyen adamın sırtına bakarken dudaklarımı sinirle ısırıp fısıldadım.
"Orası hiç belli olmaz..."
~~~
Aklımdan geçip giden anlarla öfkem her saniye katbekat artığında sinirle güldüm.
Kaybettiğin gün çokta uzakta değildi Yaban, sadece bekle ve gör.
Yorgunca sırtımı verdiğim duvardan ayrılıp ayağa kalktığımda bu evin ne kadar boş olduğunu bir kez daha hissetmiştim, zaten babam öldükten sonra bir daha eskisi gibi olmamıştı. Bunu düşünüp kendimi üzmek için hiç doğru bir zaman değildi. Yarın her şey için yeni bir başlangıçtı ölme ihtimalim olan yeni başlangıç...
Yaban efendinin incelemem için verdiği dosyayı masanın üstünden alıp koltuğa oturdum. Dosyanın kapağını açmamla karşılaştığım yüze uzun bir ıslık çalmadan edemedim. Doruk Duman Elçin'in dediği kadar hoş adamdı. Kahve gözlerinin ardındaki gizemli hava beni daha da meraklandırdığında bu görevin daha zorlu geçeceğini hissetmiştim. Diğer sayfayı çevirmemle karşılaştığım kişi İkra Yılmaz'dı.
Beklediğim gibi aramızda pek benzerlik yoktu. Başımı yana eğip aklıma gelen soru işareti anında rahatsız etmeyi başarmıştı.
Doruk Duman'ın bu kızı en son çocukken görmüş olması, şuanda göremeyeceği anlamına gelmiyordu. Asil'in söylediğine göre kız ortalıkta değildi ama bu rahat etmemi sağlamıyordu. Doruk en küçük kuşkusunda gerçek İkra Yılmaz'a ulaşamaz mıydı? Umarım bu oyun elimizde patlamadan biterdi yoksa Yaban'ın biletini kesmeye çalışırken kendi biletimi kesebilirdim. Zaten Yaban bunun bilincindeydi, tek derdi benim gözümü korkutmaktı ya da benden kurtulmaya çalışıyordu. Bence bu durumda ikinci seçenek daha kuvvetliydi.
"İkra Yılmaz. Güney Kore'de ekonomi okuttuktan sonra yüksek lisans-" seslice okuduğum bilgilere devam edemeden gördüğüm diğer bilgiyle küfür ettim. "İleri derece de korece mi? Oha ama!" sinirle söylenip kızın diger bir özelliğiyle dişlerimi sıktım. Kızın yüzme alanındaki başarılarını okurken gözlerimi kapattım. Neden bunu Yaban'ın bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştım.
Neyse sonuçta şirkette yüzecek halim yoktu ya?
Hayır birde saçmalığa bak kız o kadar yüksek lisans yapıyor gidip bir şirkette asistan mı olacak? Tabii Yaban buna da çare bulmuştu, neymiş babası ceza olsun diye bunu uygun görmüşte falan filan Doruk Duman sanırım göründüğü kadar zeki değildi. Kendi kendime gülüp başımı koltuğa yasladım. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip gevşemeye çalışırken çalan telefonla irkildim. Kırıldığını düşündüğüm telefon çalmaya devam ederken göz ucuyla duvarın kenarındaki ekranı görmeye çalıştım. Kırılmış ekrandan kim olduğunu göremezken homurdanıp telefonu aldım.
"Baran Arıyor..."
Çalan telefonu şuanda açmak istemiyordum. Planı eve geldiğimde ona kısaca mesaj atmıştım. Aradığına göre bir şey vardı. Kapanmak üzere olan telefonu açıp kendimi koltuğa attım. "Hilal sen kafayı mı yedin? Doruk öğrenirse seni sağ bırakmaz!" Bağırışı karşısında telefonu uzaklaştırdım. Endişeli sesini aldırış etmeden "kendimi onlara kanıtlamam gerekiyor yoksa İnanç bana güvenmez." Söylediklerimle derin bir nefes aldım. Açıkçası İnanç'ın kimseye güvendiğini sanmıyordum. Belki bu sadece bana karşı olan tavrını biraz olsun değiştirirdi.
"Hilal görmüyor musun? İnanç'ın derdi senden kurtulmak"
Bundan pek emin değildim. Bende böyle düşünüyor olsamda İnanç bunu isteseydi çoktan yapardı, onun derdi benim kendimi ona kanıtlamamdı. "İnanç'ı o demir parmaklar ardına atmak istiyorsak bunu yapmak zorundayım merak etme ben kendimi korurum." Dediklerimle oluşan sessizlik canımı sıkmıştı.
"Çok dikkat et, orada ki kimseye güvenme"
Baran'ın sözlerinden sonra gözlerimi devirdim. Ben sana güvenmiyordum iki günde tanıdıklarıma mı güvenecektim? İronik olansa güvenmediğim bu adamla bir yola çıkmıştım ama şu vardı ki İnanç'ı alt üst yapmak için her şeyi göze alabilirdim.
Hemde her şeyi...
...
"Yeni bir gün ha Hilal"
Kendi kendime söylenip perdeyi sonuna kadar açtım. Odamın içine giren güneş ışıkları yüzümde hafif bir gülümseye sebep oldu. Üstümdeki saçma pozitif enerjinin kaynağını arasamda bir şey bulamadım. Sanırım uzun zaman sonra yatağımda uyumak bile iyi gelmişti. Çıplak ayaklarımı serçe ahşap zemine bastım, bunu küçüklüğümden beri yapardım. Nedeni yoktu aslında sadece yapar ve gülerdim. Tabii annemin deli olup "çıplak ayaklarla gezme üşeceksin" lafı da hoşuma gidiyor olduğu için de yapıyor olabilirdim, çünkü beni düşündüğünü hissettiğim tek andı.
Olacakları düşünmeden geçireceğim tek gün bugündü. Bir gün bile olsa normal biri gibi davranabilirdim. Gece boyunca döktüğüm göz yaşların izleri dursa dahi üstüne koyacağım bir sürü gülüşlerim vardı. Yarını düşünmeden güzel bir gün geçirecektim. Şimdiye kadar yaşadıklarımı unutamazdım ama bir gün bile olsa üstlerine bir çarşaf örtebilirdim.
Evet, evet bunu yapabilirdim.
Geriye doğru kollarımı açıp gerildim. Gözlerimi tam açmamı engelleyen güneş ışıklarına arkamı döndüğüm gibi enerjime ters düşen uyuşuk adımlarla banyoya ilerledim. Yüzümü yıkayıp elime diş fırçasını ve naneli macunu aldım. Dış fırçasını dudaklarımın arasına aldığımda her zaman yaptığım gibi gezinmeye başladım. Yani düğünden kaçmadan önceki hayatımda yaptığım gibi desem daha doğru olurdu. Zaten o günden sonra hiçbir şey beklediğim gibi ilerlememişti. Aklıma gelenlerle enerjimin emildiğini hissettim. Bunun devam etmemesi için merdivenlerden aşağı inip babamın radyosunun önüne yürüdüm.
Bugün o suratsız Hilal olmayacaktı.
Belki de bunun sebebi gece babamı rüyamda görmemdi. Benim mutsuz olduğumu biliyordu ama öyle olmadığını ona göstermeliydim. Parmaklarım radyonun tuşlarına dokunduğunda bir anda çalmaya başlayan şarkıyla ağzımdaki dış fırçasıyla kala kaldım.
Bu gerçekten şaka olmalıydı.
Her şey seninle güzel duyduğum bu ses bile
Yalnız içtiğim su değil aldığım nefes bile
Her şey seninle güzel bu yağmur bu kar bile
Yüzümdeki gözyaşının izleri onlar bile...
Babamla birlikte en sevdiğimiz şarkı kulaklarıma dolduğunda gözlerimin önüne dans ettiğimiz an geldi. Dans etmekten nefret etsemde onunla dans etmeye bayılırdım.
"Keşke yine dans edebilsek baba"
Dolan gözlerimi ve dudaklarımdan taşan köpükleri karşımdaki aynadan görmemle bu halime kıkırdadım. Bugün ağlamak yoktu. Radyoyu değiştip rasgele hareketli bir şarkı açıldığında dişlerimi fırçalayıp dans etmeye başladım. Beceriksiz dans hareketlerimi görmezden gelirken şarkıya karışan telefon sesimle bakışlarım koltuğa fırlattığım kırık telefonuma döndü.
Yaban Arıyor...
Arayan kişiyi gördüğüm an gözlerimi devirdim. Sabah sabah keyfimi kaçıramayacaktım demek istesemde gözlerim duvar saatini buldu. Uhh sabah demek için geç kalmıştım çünkü saat öğlen ikiydi. Arama dursada tekrardan araması üzerine telefonu hiç düşünmeden kapattım.
Bugün ne onun şekilsiz suratını ne de bet sesini duymak istiyordum. Yarın zaten mecburen muhattap olacaktım bari bugün benim olsun.
Başımı yukarı kaldırıp "bak baba kızın mutlu olmaya çalışıyor" konuşmak için ağzımdaki macunu yuttuğumdan leş tada maruz kalsamda bugün güzel geçecekti.
Telefonu tekrardan koltuğa atıp banyoya ilerledim. Ağzımı çalkalayıp bileğimdeki tokayla omzumu aşan siyah saçlarımı tepen topladım. Gece giyindiğim siyah şortlu pijamayı çıkartmaya gerek duymadan mutfağa girdim. Uzun zamandır rahat bir nefesle yapmadığım mükemmel kahvaltıyı şuanda yapacaktım. Dolabı açtığımda gördüğüm manzarayla aklımdaki mükemmel kahvaltı suya düşmesi bir oldu.
Tabii annem benim geleceğimi tahmin etmediğinden dolabı boşaltmış olmalıydı. Dün akşam zaten ağlamaktan uyuya kalmış öyle aç aç yatmıştım. Buzdolabının kapatıp sırtımı dayadım. Ne yapacağımı düşünmeme pekte gerek yoktu eve yakın olan markete gitmem gerekiyordu.
Bu fikir hava almam için iyi bir sebep olurken üstümdeki siyah pijamayı çıkartmayı üşendiğim için koltuktaki deri çeketimi ve cüzdanımı aldım ve evden çıktım. Parmak arası terliklerim ve bu halim geçmişteki Hilal'i hatırlatmıştı. Evde ekmek alacak insan olsada her pazar ben gider alırdım. Babam aldığım sıcak ekmekleri kaptığı gibi yaptığı menemene gömülürdü.
Onun kadar güzel menemen yapamasamda bende fena sayılmazdım.
Yüzümdeki gülümsemenin hatırladığım tatlı anıya ait olması iyi hissetirmişti. Her köşesini bildiğim markete girmemle kenarda duran alışveriş arabasını aldım. 15 gün bile olsa bu evde kalacağıma göre bir şeyler almalıydım. Yönüm bir anda sebze reyonuna kaydı. Bu 15 gün kendi yemeğimi kendim yapacaktım belki az biraz kafam dağılırdı. Elime aldığım domatesi koklayıp güzel olduğunu kanaat getirdiğimde poşete biraz koydum.
"Ama sen çok tatlısın"
Baby kabaklara bakıp saçma sapan gülmemin sonucunda psikolojimin içine edildiğini daha iyi anladım.
"Yaban umarım belanı bulursun!"
Bir anda mırıldandıklarımla durup derin bir nefes aldım. Onun isimi bugün beddua etmek için bile anmayacaktım. Sakince poşete koyduklarımı alışveriş arabasına yerleştirdim. Bu sefer beni sakinleştireceğini düşündüğüm reyona ilerlediğimde gördüklerimle keyfim yerine geldi.
Elime ev yapımı olan portakal reçellerini alırken ne kadar özlediğimi anladım. Rahmetli babannemin yaptıkları kadar güzel olmasada bunlarda nefisti. Raftaki tüm portakal reçellerini almak istemesemde dayanamadım. Hatta dayanmayıp birini açıp parmaklamış bile olabilirdim.
Damağıma dağılan tatla gözlerimi kapattım. Üstümdeki tüm siniri attığımı hissederken hafifçe gülümsedim. Keşke tek derdim rafta kalmamış olan portakal reçelleri olsaydı. O zaman hayat daha çekilir bir halde olabilirdi. Alışverişi çok fazla uzatmadan alacaklarımı alıp poştlerle eve doğru yürümeye başladım. Ağır poştleri eve kadar taşımak çileli bir hale geldiğinde hızla kapıyı açıp poşetleri girişe bıraktım. Nefes nefese kalmış vaziyette mutfağa girip tezgahteki su dolu cam şişeye kafama diktim. O sırada gözlerim aralık olan balkon kapısına kaydı. Bu kapı evden çıkmadan önce kapalıydı. Elimdeki cam şişeye bırakmak yerine daha sıkı tutup yavaşça mutfaktan çıktım. Soğukkanlılıkla salona girdiğim an tekli koltukta oturan kişiyle öylece olduğum yerde durdum.
Onu görmemle tüm enerjimin emildiğini hissettiğimde sabahtan beri uğraştığım tüm uğraşların boşa gittiğini gördüm. Kendimi iyi hissetmek için elimden geleni yaparken onu görmem bile her şeyin içine etmeyi başarmıştı. Sakince elimdeki cam şişeyi yemek masasına koyup Yaban'a daha fazla yaklaşmadan olduğum yerde bekledim.
"O telefon neden kapalı?"
Sakin sesinin üstüne düşünmeye fırsat bulamadan gözlerim elindeki sigaraya kaydı. "Bu evde onu içemezsin" sorusunu es geçmemle kaşları alayla havalandı. Sanki inadıma yapıyormuş gibi sigarayı dudaklarına koydu ve derince içine çekti.
Sakin ol Hilal sinirlenmeyeceksin.
Kendi kendime söylenmelerim ise yaramıyordu. Öfkemin şah damarımda gezindiğini hissediyordum. Kahve gözleri baştan aşağı beni incelerken dudağı yana doğru kıvrılmıştı. "Bizim evde hiç böyle gezmiyordun." Sesinde alay aramıştım ama yoktu. Gözleriyle yaptığı tacizi engellemek için bedenimi koltuğa atıp bacaklarımın üstüne yastık koydum. Yaptığım şeyle hafifçe gülmüş ve tekrardan sigaranın leş dumanını havaya bırakmıştı.
Bu adam neden burdayı?
"Neden geldin?"
"Bugün neden mutlu görünüyorsun?"
İkimiz aynı anda sorularımızı sormamızla durakladım. Karşımdaki adamla iyi anlaşmam gerekmeseydi şuanda mutluluğumun içine ettiği için onu bıçaklayabilirdim. Aslında hala da yapabilirdim. Gözlerimi kısıp aklımdaki saçma fikre iyice kapılacağım anda yayıldığı koltuktan doğruldu. "O siktiğimin telefonunu açsaydın burada olmazdım." Sesindeki rahat tını küfre hiç uymasada onun genel hali olduğu için umursamadan omuz silktim.
"Ne oldu merak mı ettin? Yaban ama ben sana bana aşık olma demedim mi?"
Alaylı ses tonumla geyiğe aldığım adam İnanç Kuraner olsa dahi bu şuanda umrumda değildi. Sözlerime karşı elini çenesine koyup etrafa bakmaya başladı. Dilini dudaklarının üstünde gezdirip "ne kullanıyorsun sen? Bu cesaretinin kaynağını merak ettim." Sesi ortamın buz kesmesine sebep olmasıyla üşüdüğümü hissettim.
Bunu sesiyle nasıl yapabiliyordu?
"Kaynağı yok bu benim genel halim, hadi Yaban ne diyeceksen de ve beni evimle baş başa bırak. Sizden kurtulmanın tadını çıkaracağımda"
Cevabını beklemeden aldıklarımı buzdolabına yerleştirmek için ayağa kalktım. Koridordaki poşetleri alıp mutfağa girdim. Yaban "sana ne oldu bir günde" gelme sebebini unutmuş görünen Yaban şuandaki halimi sorguluyordu. Haklıydı da daha dün ona silah çekmiştim ama bunu yapmam şuanda bir şeyi değiştirmeyecekti bende onlara normal Hilal'i gösterme kararı vermiştim. Babam zamanındaki Hilal'e dönmek zor olsada deneyecektim.
Elime aldığım portakal reçelleriyle ona döndüm. Gözlerindeki şüpheyi gidirmek için ona yaklaştım. Kahve çukurlarındaki şüphe hareketimle artarken sanki bu yaptığım normalmiş gibi ona gülümsedim.
Evet, evet Yaban'a gülümsedim. Onu öldürmek toprağa gömüp üstünde tepinmek isterken ben ona gülümsedim.
"Bu görevle az çok beni aranıza almış sayılırsın tabii 15 gün içinde yakalanıp kafama sıkmazlarsa ama ben buna rağmen iyi hissediyorum." Söylediğim berbat yalanlara inanması için daha ne diyebileceğimi düşünüyordum ama içimden daha fazlasını söylemek gelmiyordu. İnanç yalanlarıma karşı hala aynı kuşkusuyla bakıyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırmasıyla kendimi söyleyeceklerine hazırladım.
"Ölme ihtimaline rağmen iyi hissediyorsun öyle mi? Nedeni ise seni aramıza kabul etmemiz?" Soru gibi çıkan sözleri tükürürcesine yüzüme vurduğunda mavi gözlerimi ondan kaçırmadan aklıma ilk gelen yalanları sıraladım.
"Babam öldükten sonra ben hiçbir yere ait hissetmedim. Bir anda yürüdüğüm uzun yolun ortasına öyle bir duvar örüldü ki ne yapsam onu geçemedim. Ben o duvarı geçmek için her şeyi denedim ama yapamadım bende düşündüm ki neden o duvarı yıkıp geçmiyorum. Belki bu olanlarla bende o duvarı yıkar ve ait olduğum yere giderim. Bunun için sana bile katlanırım."
Yavaş yavaş Yaban'ı inandırmaya başardığımı gözlerindeki soru işaretleriyle anlarken kafasını karıştırmayı başarmıştım. "Hayatının en büyük kumarını oynuyorsun. Ya o duvarı kırdığında ait olduğun yeri bulamazsan ya bana boş boşa katlanmak zorunda kalırsan." Sözlerine karşı ondan uzaklaştıp elimdeki reçel kavanozlarını tezgaha koydum.
"Hayat zaten bir kumar değil mi? Bir oyun kaybettim diye oyun devam etmez mi?"
Söylediklerimin yalan olmasına inanmak isterken kalbimin derinliklerinde yatan gerçeği bilmek istemiyordum. O duvarın gerçek oluşunu kabul etmek istemiyordum.
Ensemde hissettiğim nefesle bedenim gerildi. Kulağımın arkasından gelen nefesi hissetmek istemiyordum.
"O kumarı benimle oynuyorsan başka oyun olmaz çünkü başka canın yok, umarım bir aptallık yapmazsın."
Tehtidkar sesini duymamın üstüne yüzümün renk attığını biliyordum. Gerginlikle tezgahta dönüp onunla bilerek burun buruna geldim. "Diyeceklerin bittiyse beni artık rahat mı bıraksan acaba?" Hafif aksi çıkan sesimle yüzümdeki afallamayı silmeye çalışıyordum. Sözlerime karşılık iki elini arkamdaki tezgaha koymasıyla tezgah ve bedeni arasında sıkışıp kaldım.
"Doğruyu söylemek gerekirse sözlerin etkileyici ama sana hala güvenmiyorum. Ağzın iyi laf yapıyor olsada gram güvenilir değilsin. Yani beni etkilemek için iyi kız ayaklarına yatmana gerek yok"
Ne? Bir dakika ne demişti o?
Onu etkilemek mi?
İstemeden dudaklarımdan büyük bir kahkaha koptu. Yüzündeki afallamayı görmezden gelip gülmeye devam ederken karnıma giren ağrıyla elimle karnımı tuttum. Diğer elimi önüme gelen siyah sac tutamlarını itmek için kullanırken mavi gözlerim ona döndü. Yüzündeki afallama sinire dönsede bunu umursamadan "cidden seni etkilemek için yaptığımı mı düşünüyorsun? Yaban bırak seni etkilemeyi senden şu reçelden etkilendiğim kadar bile etkilenmiyorum." Sözlerimin sonu benim reçellerimi bulduğunda Yaban masadaki reçele bakıp bir anda reçeli yere itti.
"Bu reçel mi demiştin? Pardon elim çarptı."
Pislik!
Sinirle yere boylayan canım portakal reçelime bakıp gözlerimi kıstım. Sanırım bugünkü mutlu Hilal buraya kadardı. Elimi yumruk yapıp serçe göğüsüne vurdum.
"Bilerek yaptın!
Bağırşım karşısında gülüp diğer reçellerle dolu olan poşeti alıp içinden aldığı reçel kavanozunu gözümün içine baka baka yere attı. Bu yaptığı yetmezmiş gibi "işte bunu bilerek yaptım." demişti. Ardından diğer kavanozlarımda yere boylamasıyla içimde zincirlere vuruduğum manyak Hilal tekrardan kendini gösterdiğinde hiç düşünmeden tezgahtaki yağlığı ona fırlattım.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun geri zekalı! O yıkacağım duvara seni gömmezsem benim adım Hilal değil!" Tüm evi inleten sesimden gram etkilenmeyen adama masada duran seramik vazoyu kafasına atmak isterken duvara çarpıp yere boyladı. "Altı üstü bir reçel benden değerli değil ya" alaylı sesine daha fazla dayanamadan üstüne atladım.
"Senden tabii ki de değerli!"
Onu düşürmeyi planlarken aklımdan çıkan kaslı bedeni buna uymamıştı. Bir anda beni kucağına almasıyla ellerim boynuna gitti. "O yüzden mi kucağıma atlıyorsun?" Ukala sesine tahammül edemiyordum. Düşmemek için reflaks olarak ona tutunmuştum ama inmek yerine elimi saçlarına geçirdim. Sertçe çekip "sana bir daha iyi davranan ne olsun! Hata bende ayı ne anlar nazaketten!" Beli saran kollar halinden memnun gibi beni salona taşıdığında bu davranışında bir tuhaflık vardı. Şuanda beni duvara itip boğazımı falan sıkması gerekirken beni salona taşıyordu.
Bir anda beni koltuğa atıp saçlarındaki ellerimi çekti. Ne yaptığını anlamak için tepemde dikilen adama baktık. Başımı kaldırmamla kahve gözleri alayla parladı.
"Ne yaparsan yap ama sakın bir şeyleri kanıtlamak için kendin gibi olmaktan vazgeçme. Benimle iyi anlaşmanı değil bana ayak bağı olmadan dediklerimi yapmanı istiyorum. Sözlerimden çıkmadığın sürece sana zarar gelmez"
Hızla söylediklerini atlamamak için uğraşıyordum ama öyle hızlı konuşmuştu ki bu imkansızdı. Bir şey dememe izin vermeden koltukta kapalı duran telefonumu elime koyup "bir kez daha bu telefon aradığımda kapalı olursu bu sefer geldiğimde kavanozlarını kırmam" tehtidkar sesini de alıp arkasına döndüğünde evden çıkmasına ramak kala konuştum.
"Ya seninle gerçekten iyi geçinmek ve arkadaş olmak istiyorsam?"
Cevap vereceğini düşünmeden ortaya attığım oltaya av olmayı düşünmezken bana yandan bakış atıp boydan aşağı inceledi.
"Bahsettiğin arkadaşlık yatak arkadaşlığı ise neden olmasın beklerim"
Göz kırpmasıyla iğrenç bakışlarına daha fazla bakamadan yüzümü buruşturup "onu rüyada bile göremezsin yaban domuzu!" Diye bağırdım.
Şerefsiz!
Yine sinirimi bozmayı başaran adamın arkasından tüm beddualarımı sıralasamda bir işe yaramıyordu.
Yoksa şuan da o kadar bedduadan sonra hayatta olması mucize sayılırdı!
🔪🔪🔪
Ömer'den
"İnanç nerde?"
Soruma ikiliden bir cevap bekliyordum ama ikisi de başka alemlerdeydi. Elçin elindeki kitaba dalmış öylece otururken Asil başını bilgisayardan ayırmıyordu.
"Hey kime diyorum ben?"
Hiç beklemezdim ama Hilal gittikten sonra evde tuhaf bir sessizlik olmuştu. Her gün duymaya alıştığım bağırışlar artık yoktu. Bu ne kadar iyi bir durumdu bilmesemde İnanç biraz tuhaf davranıyordu. Kızı evine bırakalı sadece bir gün olmuştu ama telefonunu açmadı diye sinirlenip evden çıkmıştı.
Hilal'e gram güvenmesede kızın kaçıp gidecek hali yoktu. Bırakmak istediğinde bile gitmemiş kız şimdi kaçıp gitmezdi. Hilal'in bizden hoşlanmadığını biliyordum, buna rağmen görevi kabul edip bizden biri olmak istemesi mantıklı gelmiyordu.
Bir şey vardı ama bunu anlamak için daha erkendi herkes bir şansı hak ederdi.
Hilal o şansı hak ediyordu.
Beni takmayan ikiliye göz devirip çalan zille homurdandım. İstemeyerek kalkıp açtığımda beklemediğim kişiyle duraksadım. İzel kocaman gülümseyip "merhaba!" Dedi ve hiç sormadan içeriye girdi.
Hilal'in arkadaşı değil miydi bu?
"Merhaba da Hilal burada değil"
İzel kahve gözlerini kocaman açıp "biliyorum eve geri dönmüş haberim var" dediğinde ona aval aval baktım. Eee o zaman burada ne işin vardı? Bunu demek istesemde beyfendiliğimi koruyup eve girdiği kadar giren salak kıza göz devirdim ve "tabii buyur geç içeri" dedim. Aptal aptal gülümseyip "İnanç yok mu? Bugün film izleyecektik." Diye şakıması sonucu benim kadar şaşıran Asil ve Elçin'e baktım.
İnanç bizimle bile film izlemezken bu salakla film gecesi mi ayarlamıştı? Bu adam yine neyin peşindeydi?
Olan biteni anlamak için İnanç'ı beklerken üçümüz yan yana dizilmiş karşımızdaki ağzı kulaklarında olan kıza bakıyorduk. O sırada kapı açılıp içeriye İnanç girdi. İzel'i görmesiyle yüzünde beklemediğim bir sırıtma olduğunda ne olduğunu cidden anlayamıyordum. İzel kalkıp bir anda İnanç'a sarıldı.
"Nerde kaldın seni bekledim hayatım?"
Ne?
What?
Quoi?
Ne oluyordu lan!
Çift gibi görünen ikiliyi kaldıracak kafa bende cidden yoktu. Benim gibi ne olduğunu anlamayan Elçin ve Asil şaşkınca bakmaya devam ediyordu. İnanç yüz ifadelerimizden bir cevap beklediğimizi anladığında İzel'e döndü.
"Sen aşağı in ben geliyorum."
Sesini yumuşak tutmaya çalışan İnanç'a şahit olacağımı söyleseler götümle gülerdim. İzel aşağı projeksiyon odasına indiği an "abi ne oluyor?" Diye merakla sordum. İnanç saçını karıştırıp sinirle kendini koltuğa attı ve bana ters bir bakış gönderdi.
"Sana ne lan ne oluyorsa oluyor işte"
Asil tavrı karşısında "İnanç ne yaptığını anlamadım ama o kız Hilal'in en yakın arkadaşı sence bu doğru mu?" Diye konuştuğunda İnanç'ın gözleri öfkeyle yanmaya başladı. "Size ne oluyor? İki günlük kızın yancısı mı oldunuz?"
Dediklerine cevap beklemeden aşağı kızın yanına indiğinde elimi enseme götürdüm. Kızı kullanıp atacaktı olan aptal kıza olacaktı. Diğer takıldıkları kızları umursamazdık ama sanki bunun bir nedeni vardı. Derdi bu kız değil de Hilal gibiydi.
"Ben Hilal'i arıyorum."
Bu fikrim ne kadar mantıklıydı bilmiyordum ama göz göre göre genç bir kızı ateşe atmak yakışmazdı. Asil "Ömer bunu yapma çünkü İnanç'ın derdi zaten bu amacı İzel değil Hilal. Sanırım kendince kızın güvenirliğini falan test ediyor" demesiyle Elçin başını yerden kaldırıp bize baktı.
"Hayır onun test ettiği şey Hilal'in ondan etkilenip etkilenmediği"
Ah işte bunu duymak berbattı.
Hilal İnanç'ın dikkatini çekmeyi başardığını buradan anlarken daha kötüsü ne olabilirdi?
Bunun nedenleri tabii ki vardı ama yinede iyi şeyler olmayacaktı. Hilal'in gözlerinde gördüğüm nefreti buram buram hissederken bu durum sadece olayları çıkmaza sokardı.
İnanç istediğini elde edene kadar durmayacağını biliyordum ama bu sefer rakibi beklediğinden daha güçlüydü.
Kolay kolay teslim olmayacaktı.
Haa ben 3. Dünya savaşına hiç hazır değildim...
💥💥💥
Hilal'den
Yarına hazırlık olsun diye kızın tüm geçmişi okuyayım demiştim ama gözlerim yorgunlukla kapanmaya başlıyordu.
Yaban geri zekalısı yüzün tüm evi temizlemiştim. Adım attığı her yeri çamaşır sularıyla silmiştim. Evim onun tüm pisliğinden arınsada olan benim reçellerime olmuştu. Sinirle elimdeki dosyayı kenara atıp sıtkınlıkla başımı koltuğa yasladım. Başka birinin yerine geçme işi düşündüğümden daha zordu.
Tek bir hata hayatıma mâl olabilirdi.
Yorgunlukla yüzümü sıvazlayıp saate baktım. Daha akşam olmamıştı ama ben fena yorulmuştum. Şuanda bana tek iyi gelecek şey sıcak bir duştu. Bunun heyecanıyla ayağa kalkmamın ardından çalan telefonla homurdandım.
Ömer Arıyor...
Bu numaralar ne ara benim telefonuma kaydedilmişti. Bunu fazla sorgulamaktan vazgeçip telefonu açtım. "Umarım aramanın nedeni önemlidir." Kafam zaten bugün oldukça şişmişti daha fazla saçmalığı kaldıracak gücüm yoktu.
"İzel ve İnanç'ın sevgili olması önemlidir diye düşünüyorum."
Ne?
Ne saçmalıyordu bu gevşek?
"Ne diyorsun sen?"
"Açıkçası İzel umrumda değil ama sana borcum varmış gibi hissediyorum. Salak arkadaşın kendini yakacak gibi yanlış bir şey olmadan gel al arkadaşını evdeler"
Kapanan telefona aval aval baktım. İzel'le sadece bir hafta görüşmemiştik ve bu arada İnanç'la mı sevgili olmuştu?
Delirecektim! Bu kız nasıl bu kadar salak olabilirdi?
Şeytan diyor bırak ne hali varsa görsün ama o İnanç denen pisliğe arkadaşımı yedirtmezdim. Hızla yukarı çıkıp üstümdekileri yere attığım gibi dolaptan uzun zamandır giymediğim siyah ince triko elbiseyi üstüme geçirdim. O sırada nasıl gideceğimi düşünürken aklıma gelen şeyle başımı yukarı kaldırdım.
"Özür dilerim baba ama yargidarını çalacağım."
Odadan çıkıp çalışma odasına girdim. Fazla bakarsam çıkamayacağımı bildiğimden çekmeden yargidarın anahtarlarını alıp aşağı indim. Deri ceketimi çantamı ve spor ayakkabılarımı elime aldığım gibi garaja ilerdim. Elimdeki anahtarla garaj kapısını açmamla karşımdaki bebeğe baktım.
Ah be yadigar...
Babamın benden ve annemden sonra ki en kıymetlisi olabilirdi.
Karşımda klasiklerin prensi olduğunu düşündüğüm 1953 Chevrolet Corvette duruyordu. Hayranlığımı başka zamana saklama kararı alıp arbaya atladım. Üstü açıktı ama kapatma gereği duymadan garajtan çıktım.
Bu arabayı ilk defa kullanmama bile sevinemiyordum. İzel'in böyle bir aptallık yapması zoruma gidiyordu. Ne ara bu kadar aptallaşabilmişti? İnanç'ın onu kullanmak istediğini görmemesi beni üzüyordu.
Boş yolda ormanın içinde yapılmış evin bahçesine giriş yaptığımda Ömer kapıda beni bekliyordu. "Bak olay çıkart diye seni çağırmadım sadece arkadaşını al ve git" dediği bir kulağımdan girip diğerinden çıkarken salona girdim ama Elçin haricinde kimse yoktu. Çok düşünmeden adımlarım aşağıdaki merdivenlere yöneldi. Son basamağa inmeden bir anda olduğum yerde durdum.
Ben ne yapıyordum?
Zaten İnanç'ın derdi bu değil miydi? Güya ben ilişkilerine karşı gelecektim ve İzel'le aram bozulacaktı. Tek arkadaşımı benden uzaklaştırıp yapayalnız kalmamı istiyordu. Etrafımda beni seven kim varsa benden uzaklaştırması onun ne işine yarayacaktı?
İzel'in yanlış yaptığını ona engel olarak yapamazdım. Ben ne yaparsam yapayım o yine İnanç'a inanacaktı.
Önümdeki kapıya yaklaşmadan geri merdivenlerden yukarı çıktım. Merdivenlerin başında Ömer, Elçin ve Asil benim ne yapacağımı beklerken dönüşümle şaşırdılar. Onlara bakmadan salona yürüdüm. Ağır adımlarla kendime koltuğa atıp parmaklarımı saçlarımdan geçirdim.
"Hilal, İnanç onu kullanacak." Asil dediklerinden hoşlanmıyormuş gibi yüzünü buruşturduğunda başımı salladım. "Biliyorum ama benim şuanda onlara karşı çıkmam İzel'i sadece daha da hırslandırır. Anlaması için ona bunu göstermek gerekir"
Yani İnanç'ın ne kadar şerefsiz olduğunu gözleriyle görmedikçe inanmayacaktı. Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum çünkü İnanç, İzel'in yanında kendi gibi davranmıyordu. O sırada merdivenlerden gelen şuh kahkahların sahibi olan İzel'le göz göze gelmemle kendimi toparlayıp koltuktan kalktım.
"Hilal! Ya bende buradan sonra sana uğrayacaktım ne güzel raslantı."
İnsan ilk arkadaşına gelir tabii Yaban domuzu varken Hilal'e ne gerek var ki. Düşüncelerimin üstünde çok durmadan gülümseyip ona sıkıca sarıldım. "Sevgilimi özleyince yarını beklemek uzun geldi, bende arabaya atlayıp geldim." Aklıma gelen ilk bahaneyle Asil'e baktım. O da bozuntuya vermeden bana gülümsedi. İzel mahçupça bana bakıp yaramaz çocuklar gibi dudaklarını ısırdı. "Biliyorum haber vermediğim için çok kızacaksın ama hala söylemek için geç değil. Biz yani İnanç ve ben birlikteyiz!" Mutluluk dolu sesi her şeyi ortaya koyarken gözlerim arkadaki kahvelere kaydı. Beni yakan kahvelere bakmak bile midemi bulandırıyordu. Sert bakışlarının ardında yatan oyunu görebiliyordum ama şuanda yapabileceğim bir hamlem yoktu. İki duvarın arasında sıkışmış hissediyordum ve kurtulmak için hiçbir şey yapmıyordum.
İzel artık yüzümde ne gördüyse bir anda yüzündeki gülümseme yok oldu. "Ne o sevinmedin mi? Biliyorum hep yanlış seçimler yapıyorum ama bu seder İnanç doğru kişi" dediklerinin ardından İnanç'ın elini tuttuğunda gözlerim o an intihar etmek istemişti.
Bakışlarım yavaşça kahvleri buldu. Belki gözlerinde sevdiğini gösteren küçük bir pırıltı görsem bu ilişkiye arkadaşım için katlanabilirdim ama o çukurlar bataklıktan farksızdı. İzel o bataklıkta sadece boğulurdu ve ben hayatımda bir kişiyi daha kaybedemezdim. Asil donmuş halimden beni kurtarmak için yanıma gelip kolunu omzuma attı.
"Herkes burada olduğuna göre bir şeyler yapalım. Ömer oyun falan mı getirsen?"
Asil durumu kurtarmak için Ömer'e kaş göz yapıyordu ama bir anlamı yoktu. Bu durumun kurtarılacak bir hali yoktu. İzel Yaban'ın beline sarılıp "ya çok güzel olur değil mi sevgilim?" Sorduğu sorunun cevabını almak için başını kaldırıp sevgilisine baktı. Yaban efendi öylece dalmış yere bakarken bir anda İzel'e döndü. O kadar dinlemediği belliydi ki acaba yine aklı hangi şeytanlıktaydı?
"Tabu mu yoksa sessiz sinema mı oynayalım?"
Ömer'in ortaya attığı soru Yaban'ı kurtarmıştı. Yeni çifte daha fazla bakamazken kendimi koltuğa attım. Ne oynanacaksa oynansa da ben hemen gidebilsem diye düşündüğüm sırada İzel oyunları beğenmemiş gibi yüzünü buruşturdu.
"Hiç oynayalım ya! Hilal lisede oynardık ya bence eğlenceli olur."
Arkadaşlarla sıkılıyoruz diye kendi aramızda uydurduğumuz oyunun hiç sırası değildi. "İzel çocukça bir şeydi şimdi sırası değil bence" dememle omuz silkip "hadi ama çok eğlenceli olcak" diyerek ellerini birbirine tokuşturdu. Ömer "nasıl bir oyun bu?" Diye sormasıyla İzel hevesle anlatmaya başladı.
"Şimdi herkes sırayla hiç yapmadığı bir şeyi söylecek ve bunu yapan varsa kafası bir içki dikecek bu kadar basit!"
Herkes anlamışcasına başını sallarken kimseden ses çıkmıyordu. Gözlerimi devirip sabırla bu akşamın bitmesi için dua ettim. Ömer içkileri ve shot bardaklarını getirmesiyle oyunun oynancağını anladım.
Cidden bi bu eksikti!
"Hadi herkes orta masanın etrafına otursun" daha fazla bir şey demeden oturma gruplarını biraz çekip halının üstüne oturdum. Küçük yuvarlak masanın etrafında dizilirken karşıma geçen İzel ve İnanç'la sabır çektim. "Oyunu göstermek için ilk ben başlıyorum." İzel bardaklara içkileri doldurup heyecanla bize baktı.
"Ben hiç evden kaçmadım."
Bu sözüyle herkes birbirine bakarken shot bardağını elime aldım. Ne yani herkes lisede bir kere bile olda evden kaçmıştır. Ben hariç kimse içki içmemişti. "Nasıl ya siz evden hiç kaçmadınız mı?" Bu sorumu Asil'e karşı sorsamda hepsine soruyordum.
Ömer gülüp "buna gerek yoktu ki istediğimiz zaman dışarı çıkabiliyorduk." Alayla bana yanıt vermesiyle ona ters ters baktım. Sıra Asil'e geldiğinde "hiç sevdiğim birini aldatmadım." Dedi. Bunu Elçin'in gözlerine bakarak söylemişti. Bu ne kadar romantik olsada İzel'in yanlış anlamaması için Asil'e cimcik attım. Anında bana bakıp gülümsediğinde bende ona gülümsedim.
Bu sefer bardağı kaldıran sadece Ömer'di. Ne yani Yaban hiç bir sevgilisini aldatmamış mıydı? Hadi ama buna kim inanır. Benim zaten aldatacak derece bir ilişkim olmamıştı. Sıra Elçin'e geldiğinde "hiç sevmediğim birini öpmedim" demesiyle erkeklerin hepsi ve İzel bardakları kafaya dikmişlerdi. Beklenen hareketlerdi. Bunu umursamadan bana gelen sırayla düşündüm.
"Hiç seviyormuş gibi davranıp karşımdakinin duygularıyla oynamadım."
Ortam sessizleştiğinde gözlerim Yaban'a kaydı. Kahveleri uzunca bana baktı. Kimseden ses çıkmazken İzel "hadi ama Hilal burada bunu yapacak kimse yok" diye şakıdı.
Ah bu kız niye bu kadar aptaldı?
Ömer ortamın gerginliğinden kurtarmak için "hiç aşık olmadım." Dediğinde gözlerim bardağa kaydı.
Sahi ben hiç aşık olmuş muydum?
İzel, Asil ve Elçin çoktan bardaklara kafaya diktiğinde gözlerim kahveleri buldu. "Asil sana aşık ama sen ona aşık değil misin?" Yaban beklemediğim soruyla beni sıkıştırmaya çalışsada sadece güldüm.
"Aşk hemen anlaşılacak bir duygu değil ama öyle sevgiyle de karıştırılacak bir duygu da değil. Belki severken aşık olmayı bekliyorum. Aşık olup sevmek bana göre değil."
Sorusuyla tökezleyeceğimi beklesede istediğini alamamıştı. Ona meydan okuyan mavilerim yenilecek gibi değildi. İzel "Hilal hep böyledir kendini aşka bırakacak biri değil" diye sözlerimi desteklediğinde gülümsedim. Sıra Yaban'a geldiğinde sorusunu merakla bekledim.
"Hiç kendime yalan söylemedim."
Bu ne yapmaya çalışıyordu? Gözlerimin içine baka baka söylediklerinden bir anlam çıkartmaya çalıştım. Herkes birbirine bakıp ne olduğunu anlamaya çalışsada bu sorunun bana özel olduğunu biliyordum. Kahve gözler yine kendince bir şeylerin peşindeydi.
Kimseden bir ses çıkmazken derince aldığım nefesi yavaşça bıraktım. Oyunun sonuna vardığımızı anlamamla önümdeki bardağı masanın ortasına doğru itip "bu saçma oyun bittiğine göre bence evlere dağlalım." Dediklerimle ayaklandığımda arkamdan gelen sesle durdum.
"Herkes kendine bir yalan söylemiştir."
Başımı hafifçe yana çevirdiğimde ona bakmadan gülümsedim. "İnsan kendine yalan söyler ama önemli olan ona ne kadar inandığındır, görüyorum ki İnanç sen baya kendini kaptırmışsın" alaylı sesim ona cevap niteliğindeydi. Kendi karanlık dünyasına o kadar inanmıştı ki diğer gerçekleri, duyguları göremiyordu. Yanındaki kızın duygularıyla oynayacak kadar alçak olan bu adam kendi yalanlarıyla yaşamaya mahkumdu.
Yemek masasının üstünden çantamı ve deri ceketimi aldığım gibi evden çıktım. Yağan yağmur daha 5 dakika önceye kadar dikkate alınmayacak kadar önemsizken sanki benim öfkemle o da şiddetini artırmıştı. Sinirle çantamın içinden araba anahtarımı bulmaya çalışıyordum. Şiddetini artıran yağmur yüzünden görüş alanım kısıtlanırken küfür edip çantayı öfkeyle yere döktüm. Araba anahtarının yere düşmesiyle eğilip alacakken ismimi duymak istediğim son kişi bile olmayan adam "Hilal!" diye bağırdı.
"Ne var Allahın cezası ne var!"
Bedenime yayılan öfkeyi saklamaya gerek duymadan ona döndüğümde o öylece bana bakıyordu. "Arkadaşını benden kurtarmayacak mısın?" Alayla yükselen sesine karşı tepkisizce ona baktım.
Bu adam cidden kafayı yemişti.
Yağmurun hızı benim öfkemi yetişmeye çalışırken ona yaklaşıp büyük bir kahkaha patlattım. "Şerefsiz olduğunu bu kadar belli etmen gözlerimi yaşartıyor Yaban. İzel'in sana olan ilgisini kullanman tam senlik bir hareket, şaşırmadım." Sözlerim onu etkilemezken piç sırıtışını gözlerimin içine baka baka sergiledi.
"Kendini akıllı sanıyorsun değil mi? Oradan ne dolaplar çevirdiğini anlamayacak ve bir anda seni öylece kendi haline bırakacak kadar aptal mı görünüyorum?"
Yağmur yüzünden bulanıklaşan gözlerim karşımdaki adamı anlamakta güçlük çekiyordu. Afallayan yüzümü saklamayı becerememle yüzündeki gülümseme büyüdü. "O Baran şerefsizinle görüştüğünü öğrenemeyeceğimi mi sandın? Cidden sana verdiğim telefonu dinleme altında olduğunu düşünememen biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ben seni daha zeki sanıyordum."
Bir adım atsam kenarında olduğum uçurumdan düşeceğimi hissederken sessizliğimi korudum. Telefonu dinlediyse sadece buluştuğumuzu ve yarın ki olayı ona anlattığımı biliyor olmalıydı. Yüzündeki alaylı gülüş sessizliğimle büyük bir öfkeye dönüştüğünde hızla kolumu tutup beni kendine çekti..
"O itle ne bok karıştırdığını ya anlatırsın ya da o iti gözünün önünde öldürürüm!"
İlk defa onun karşısında diyecek bir laf bulamayışım bana ağır gelmişti. Beni içine çekeceğini bildiğim bataklığa düşmemek için hayatıma bir yenisini ekleyeceğim yalanıma sığınmak üzereyken Yaban yanan gözlerini sinirle kapattı.
"İyi sen söylemezsen ben öğrenmesini bilirim!"
Beni sertçe itip arabasına doğru ilerlediğinde o anda her şeyi birbirine karıştıracağına emin olduğum yalanımı ona doğru bağırdım.
"Biz Baran'la beraberiz."
Söylediğim berbat yalana inanmasını pek beklemesemde başka çarem yoktu. O buluşmaya senin ipini çekmek için gittim diyemezdim.
Gökyüzü bu sefer öfkesini yağmur yerine göğe yaydığı şimşekle bize gösterirken benim gözlerim yavaşça bana dönen kahve gözlere kaydı.
Titreyen bedenimi ayakta tutmakta zorlanıyordum ama onun karşısında tek bir adım bile tökezleyemezdim. Aslında ben şimşekten korkmazdım ama karşımdaki adamın gözlerinde çakan şimsekler diğerlerine hiç benzemiyordu.
Aramızdaki korkutucu sessizliği bölecek cesaret bulamazken o an anlamıştım.
Ben baya kendi ayağıma sıkmıştım...
💧💧💧
Bölümün sonu 😁