Hilal'den
Kendi ellerimle girdiğim bu cehennem şuanda nefes alabildiğim tek yerdi.
Her nefesimde içime yerleşen kör ateş beni alev alev yakmayı beklerken sadece küçük bir kıvılcım bekliyordu.
O kıvılcım geldiğinde ya ben bu cehennemi yakacaktım ya da o beni...
Yağan yağmur pencereye çarpmaya devam ederken ilkbahar yağmuru çiçekler için bir müjdeydi. Onlar açarken ben soluyordum.
Sabaha kadar tükenen gözyaşlarım artık akmaya bile tahammül edemiyordu.
Ben birini öldürmüştüm ve korkak gibi saklanıyordum. Aklım bu fikri sindiremezken elimi cama vurup bağırdım.
"Hepinizin Allah belasını versin!"
Gece lambasını duvara fırlatıp etraftaki eşyaları devirdim. İçimdeki çaresizliği dindiremezken yere çöktüm.
"Ben katil olamazdım..."
Kafamı duvara her çarptığımda her şeyi geri almayı isterken aklım "katilsin!" diye bağırmaya devam ediyordu.
"Hilal aç şu kapıyı!"
Elçin kapının ardından bağırırken tepkisizce duvara bakıyordum. "Yardım edin!" kapı yumruklanmaya devam ederken gözümü kırpmadan duvara bakmaya devam ediyordum.
"Aç şunu! Senin şımarıklığınla uğraşamam!"
Duymak istemediğim sese bile tepki veremezken dudaklarımdan tek dökülen şey;
"Ben katil değilim"
Tekrar tekrar fısıltım sadece gerçeği gösterirken kopan gürültünün ardından ilk kafamı vurduğum duvar ondan sonrada çöktüğüm yer yok olmuştu. Bedenimin havalanmasıyla gözlerim cehennemi andıran kahvelerle buluşmuştu. Tepkisizce baktığım kahvelerin varlığını kabul etmek istemiyordum. Bedenimin yatağa yatırılmasından sonra üstümdeki ellerden kurtulmuştum.
"Hiç iyi görünmüyor!"
Bedenim hareket edemezken gözlerim ve bilincim açıktı. Bu en son babamın ölümünde olmuştu. "Bir tür travmatik nöbet geçiriyor sanırım. Halk dilinde inme indi deniliyor" duyduğum sese bir ses daha karışmıştı.
"Sakinleştirici işe yarayabilir"
Herkes fikrini söyledikten sonra bana bakan kahveler bir türlü gözlerini üzerimden çekmiyordu. "Ömer sen sakinleştiriciyi yap Elçin sende yanında dur" dedikten sonra odadan çıktı. Harekat ettiremediğim bedenim tamamen karıncalanmıştı.
"Kıza bildiğin inme indi ya la. Vallahi güçlü kız başkası olsa intihar falan ederdi."
Bu sesin Ömer'e ait olduğunu ayrıştırırken Elçin "boş konuşma Ömer, git sakinleştiriciyi getir. Kız biraz dinlensin" diyerek onu odadan postalamıştı.
Sakinleştiriciye ihtiyacım yoktu. Benim ki sadece öfke nöbetiydi. Birazdan bana ağır gelen bedenimin düzeleceğini biliyordum. Yinede sakinleştirici fena fikir değildi. Kafamı dağatacak her şeye vardım. Yavaş yavaş karıncalar yok olurken kasılan bedenim kendine gelmeye başladı.
O sırada Ömer gelip iğneyi hazırlamıştı.
Koluma yaptığı iğneyi görmek istemediğim için gözlerimi kapattım. Korkmuyordum ama rahatsız oluyordum. Yapılan iğneyle gözlerimi açtım.
"Birazdan kendine gelirsin cici kız"
Tepkisizce Ömer'e bakıp Asil'le odadan çıkmalarını izledim. Kapanan kapıyla Elçin yatağın kenarına oturdu. "Ömer'in dediği gibi başkası olsaydı bu kadar güçlü duramazdı." ellerini elimin üstüne koyup sıktı. "Biliyorum burada olmak istemiyorsun. Bizim iyi insanlar olmadığımızı düşünüyor olmalısın. Kime göre iyi kime göre kötüyüz ama şunu bil dostumuz olana canımızı bile veririz. Sana bunları söylüyorum çünkü bizden korkmanı istemiyorum zaten bakarsak hiç de korkmuşa benzemiyorsun." yüzünde hafif bir gülümseme oluştuğunda yanağındaki gamzeye baktım.
Bu kızı anlamıyordum. Bana karşı nedensiz iyiliği kafamı karıştırıyordu. Vücudum eskisi gibi kendine geldiğinde başımı ona doğru döndürdüm. "Benim sizden tek istediğim rahat bırakmanız, dostluğunuz sizin olsun."
Mavi gözlerdeki ışıltı yok olurken "şimdi beni rahat bırak" diyerek yavaşça yana dönüp cenin pozisyonunu aldım. Elçin hiçbir şey demeden odadan çıkıp gitmişti.
Tek istediğim buradan siktir olup gidebilmekti. Kimseyle arkadaş olma niyetinde değildim. Bu ayağıma dolanan lanetten kurtulup kendi cehennemime gitmek istiyordum. Gözlerimi tam kapatacağım sırada tekrardan gürültüyle açılan kapının sesini duydum.
"Ne dedin lan o kıza?!"
Yaban domuzunun sesini duymamla hâlâ kasılan vücudumu kaldırıp karşısına geçtim. "Seni neden ilgilendiriyor?" bacaklarımın sızlamasını umursamadan diklendiğim adam öfkeyle kolumdan tutup kendine çekti. "Şu iki günde tüm sabrımı tükettin! Yaşamak istiyorsan kurallara uyacaksın. Yoksa Tarık'ın itlerine bırakmadan boynunu kopartırım!" duyduklarımla bozulan sinirimle güldüm.
Sanırım ilaç etkisini gösteriyordu.
Başımı kaldırıp yüzümü yüzüne yaklaştırdım. "Sana bir şey söyleyeyim mi? Kuralların olmayan sikimde bile değil! Şimdi ben, nasıl bu boktan cehenneminize katlanıyorsan sende bana katlanacaksın.
Yoksa kendimi yakarken seni de yakarım Yaban!" bağırışımla beni duvara itip boynuma çakısını dayadı. Gözlerindeki öfke her mavilerime baktığında artarken çakıyı boynuma bastırdı.
"Sen kendinle beni yakarsın, ben ise kendimle tüm dünyayı yakarım. İşte o zaman kimse sağ çıkamaz!"
Yanan boynumla yumruk yaptığım elimi koluna geçirdim. Bu yaptığım hareketle çakıdan kurtulsamda boynumdaki yanmayla çizildiğini anlamıştım. Elim anında kanayan boynuma giderken İnanç elini uzatacakken eline vurdum.
"Dokunma!"
Kendimi banyoya atmamla gördüğüm kan karşısında gözlerim irileşti. Çok kan vardı.
Aval aval baktığım yaraya ne yapacağımı bilmezken paniklemiştim. Musluğu açıp kanayan yarayı durdurmaya çalışırken elimden tutulmasıyla arkamı döndüm. İnanç elindeki havluyu boynuna bastırıp "dışardan bakan da seni akıllı bir şey sanır. Aptal mısın kızım sen? Suyla kanın durduğu nerde görülmüş?" dedi. Sinirle ayağına basıp havluyu tuttuğu elini ittim.
"Sensin aptal! Amip kılıklı yaratık!"
İnanç boynuma bakıp "bence burada kimin tek hücreli olduğunu tartışmayalım" dediğinde gözlerimi devirip hâlâ kanayan boynuma baktım. Bu yaşadıklarıma inanmak istemiyordum. Sanki uyanacağım ve bu kabus son bulacaktı. Kanayan yarama bastırdığım havluyu yere atıp odadan çıktım.
Merdivenlerden aşağı inmemle koltukta oturan üçlü bana döndü. Ömer "bu ne hâl lan?" şaşkınca bakan gözleri umursamadan gülümsedim. "Hiç (!) Sadece bir manyak tarafından saldırıya uğradım." Elçin panikle yanıma gelip "böyle olmaz orayı kapatmalıyız yoksa mikrop kapar" dedikten sonrada kolumdan tuttuğu gibi mutfağa sürükledi. Beni sandalyeye oturtup buzdolabının üstündeki küçük el çantasını aldı. "Yaban bazen sinirine hakim olamaz onun adına özür dilerim." çantanın içinden pamuk ve tentürdiyot şişesini çıkartıp boynuma daha yakından baktı.
"Kimsenin adına özür dileme, özrü olan gelip kendisi dilesin."
Elçin yaradan gözlerini ayırıp güldü. "İnanç bu konularda pek iyi değildir. Zaten biz ona boş boşa yaban demiyoruz" duyduklarımla bende güldüm. "O zaten belli oluyor. Yabani herif!" Elçin dediklerimle kıkırdayıp "yakında alışırsın" demesiyle gülen yüzüm soldu. "Ona alışmak yerine boynumu çizen bıçağın kalbime saplanmasını yeğlerim" mavi gözler benden kaçıp yaraya odaklandı.
"Çok derin değil, bir kaç güne geçer"
Pansuman bitene kadar yara hafif sızlamıştı. Elçin işini bitirip gülümsedi.
"Geçmiş olsun" dediğinde gülümsedim.
"Dün akşamda yemek yemedin artık bir şeyler yemelisin." daha yeni fark ettiğim sofrayı gösterdiğinde olmayan iştahımla baktım. "Gerek yok, aç değilim." ayaklanıp mutfaktan çıkacağım sırada içeri giren İnanç'la durmak zorunda kaldım.
"Çekil"
İlk boynuma bakıp ondan sonra da direk gibi dikilmeye devam etti. "Benimle konuşurken kelimlerinin sonuna soru eki kullanmanı tavsiye ederim." gülüp "ya öyle mi? Ama maalesef ben canıma kasteden insanlara nazik olamıyorum! Pardon insan mı dedim?!" dememle kararan kahve gözlere bu kadar yakından şahit olacağımı bilmiyordum.
"Kahvaltı yapmadığına göre bu yüreği nerde yedin? Daha demin ki olayları çabuk unutmuş olmalısın"
Haa!
Tam ağzıma geleni sayacakken anlık olarak kafamda yanan ampulle duraksadım. Neden ben bu adama laf anlatıyordum ki?
Ne anlatsam o kalın kafasının almayacağı belliydi. Gülümseyip "geçebilir miyim?" dediğimde yüzünde küstah bir ifade oluştu.
"Çabuk öğreniyorsun"
Yanımdan geçip masaya geçerken yine dilime hakim olamamıştım.
"Bir söz vardır bilir misin? İlim cesaret verir, cehalet ise küstahlık!"
Yüzünün ifadesine bakmaya bile gerek duymadan içeri geçtiğimde Ömer göz kırpıp "bu iyiydi." demesiyle güldüm. Mutfaktan gelen bir kaç gürültü Yaban domuzunun lafımı yediremediğinin göstergesiydi.
Derin bir nefes alıp koltuğa oturdum.
Burada köşeye sinip bekleyemezdim.
Beni elinde sonunda bulacaklardı. Sonuçta öldürdüğüm bir böcek değil insan olarak sayılan bir yaratıktı. Ne zamana kadar burada saklanacaktım?
Bana kalsa cezamı çekmeye razıydım ama içerdeki adam buna izin vermezdi. Bencil herif kendisinin de yakalanacağını biliyordu. Keşke...
Dünya bir pislikten kurtulurdu!
Kahve saçlarımı geriye atıp sızlayan boynuma dokundum. Hayvan herif!
"Bu iyi bir fikir değil! Daha hazır bile değil."
Elçin'in sesini duymamla başımı mutfağın kapısına çevirdim. Hepsi birlikte mutfaktan çıkarken Elçin endişeli duruyordu.
"Başka bir seçenek yok."
Ömer rahatça koltuğa kurulup bana baktı.
"Cici kız sen Fransızca mı biliyorsun?" bu bilgiyi nasıl öğrendiklerini anlamazken tek kaşım havalandı.
"Bunu nerden biliyorsun?"
"Ooo tek o mu? Hilal Erdem 10.08.1995 İstanbul doğumlu, aslen Denizli'lisin. Fransa'da 4 yıl biyokimya okudun. 6 yıl önce kalp krizinden babanı kaybettin, Allah rahmet eylesin"
Kütüğe kadar araştırmak bu alsa gerek.
"Aaa küçükken bale yaptığımı atladın." alaylı sesimle gözlerimi devirdim. Ömer "ha evet o da var" dediğinde İnanç "yeter bu kadar gevezelik" dedikten sonra karşımdaki koltuğa oturdu. "Bir süre burada olduğuna göre işlere yardım edeceksin. Tek yanlış hareketini görürsem bu oyun biter"
Ben bu adamı neden anlamıyordum?
Aynı dilde konuşmuyor muyduk?
"Ben burada isteyerek kalmıyorum. Senin boktan işin yüzünden bu haldeyim. Başta beni bıraksaydın ne ben katil olacaktım ne de senin başına bela... Şimdi gelmiş sanki tüm suç bendeymiş gibi konuşma"
"Bunu düğünden kaçmadan önce düşünecektin. İstersen kocana git, o sana yardım eder." alaylı sesiyle öfkeli gözlerimi kahvelere diktim.
"Ne istiyorsunuz?"
Elçin hariç herkes memnunca gülümsediğinde kuşkuyla baktım.
Acaba şimdi hangisi bela bekliyordu?
...
"Bunu yapmam!"
Anlatılanlarla öfkeyle ayaklandım. İnanç "yapacaksın!" diye bağırdığında gözlerimi kıstım.
"İstersen birde adamın yatağına gireyim?!"
Karşıma geçip "sadece adamın içkisine ilacı koyup odaya götüreceksin gerisini ben halledeceğim!" rahatça söylediklerinden sonra bozulan sinirimle gülmeye başladım.
"Abi siz şaka mısınız?! O çaldığın paralar neyine yetmiyor?"
İnanç yaklaşıp kısık sesiyle "bilmediğin işlere burnunu sokma sadece ne diyorsam onu yap!" kısık sesi bağırmasından korkutucu gelmişti. Ben böyle dikleniyordum ama kapının önüne koysa ne yapardım bilmiyorum. Gerçekçi olmak gerekirse hapiste çürümek istemiyordum.
Bir tarafım yaptığının cezasını çekmelisin derken aklımın köşesinde saklanan şeytan "senin suçun değildi." diyordu. Sonuçta isteyerek itmemiştim hem beni taciz etmeye kalkmıştı.
"Adam fransız, türkçe bilmiyor yoksa Elçin hallederdi." Ömer'in dediklerinden sonra oflayıp koltuğa oturdum. Şuanda başka bir çarem olmadığını anlamamla sakin olmaya çalıştım. "Adamın dikkatini nasıl çekeceğim?" sorumla İnanç sırıtıp memnunca ellerini birleştirdi.
"O kolay"
...
"Bence baya oldu."
Aynadan kendime bakıp açık bıraktığım saçlarımı önüme aldım. "Bence baya "ben yolluyum" imajı verdim. Mükemmel (!)" abartılı sesimle Elçin güldü.
"Hiç de bile! Çok güzel oldun..."
İç geçirip başını duvara yasladı. Bu kızın hareketleri komik değilde doğal geliyordu.
Bu kadar vahşi adamlarla bu kadar saf kalması ilginçti. Saçlarımla göğüs dekoltemi kapatmaya çalışırken boşa uğraştığımı anlamamla homurdandım. Elçin'in elbiselerinden sadece bu olduğu için bir gece katlanmak zorundaydım.
"Hazırsan artık inelim"
Masadan çantayı alıp hâlâ bir türlü sevemediğim topuklu ayakkabılarla söverek aşağı indim. Elçin halime acıyıp koluma girdiğinde memnunca gülümsedim.
"Bakıyorum da Külkedisi, Sindirella'ya dönüşmüş" Ömer'in iki günde alıştığım boş sözlerine gözlerimi bile devirmeye yeltenmemiştim. "Hazırsan çıkalım" kol saatini düzelten İnanç bana yandan bile bakmadan direk arkasına dönüp kapıdan çıkmıştı. Bu davranışı tuhaf gelsede ilk defa düzgün bir davranış sergilediğini görüyordum.
Ömer gibi yiyecek gibi bakması yerine hiç bakmaması daha iyiydi.
"Bol şans"
Sanırım bugün çok şansa ihtiyacım olacaktı. Derin bir nefes alıp evden çıktım.
Arabaya binmemle İnanç arabayı çalıştırıp yola çıktı. Hissettiğim gerginliği gidermek için açtığım cam saniyeler içinde kapanmasıyla başım yana kaydı.
"Hava alıyordum."
"Klima açık"
Anında verdiği cevapla gözlerimi devirip tekrardan camı açtım. Belki ben rüzgarı hissetmek istiyordum. Açtığım an tekrardan kapanan camla gözlerimi yumdum.
"Lafımı ikiletme"
Allah Allah
"İnat etmek yerine klimayı kapatırsın ortada sorun kalmaz"
Camı açmamla "inat eden ben miyim? Araba benim ve ben ne dersem o olur!" diye bağırdı. "Senin gibi çocukluk yapmayacağım, büyük olarak altan almayı tercih ediyorum" kollarımı birleştirip koltuğa yaslandım.
İnanç gülüp "altan almak ha? Ben seni öyle bir alttan alırım ki altımdan çıkamazsın!" duyduklarımla irileşen gözlerim firar etmek üzereydi.
Bu nasıl bir kelime oyunuydu!
"İğrenç bir yaratık olduğunu bu kadar belli etme! Bari dışardan insan sanayım."
Terbiyesizliğine utanmak yerine çarpık gülüşünü atıp kahve gözlerini gözlerime çevirdi. "Ne oldu Gelin Hanım, rahatsız mı oldun? Bu iğrenç yaratığa alışsan iyi olur." kahvelere daha fazla bakmaya tahammül edemediğimde gözlerimi cama çevirdim.
İzmir'deki barlar sokağını hatırlayan yere gelmemizle midem şimdiden horon tepmeye başlamıştı. Burası nasıl bir yerdi böyle? Sokak aralarında birbirlerini yiyen çiftleri görmek istemezken arabaların üstüne çıkmış öpüşen insanları görmeyi beklemiyordum.
Alkol insanın en büyük düşmanı olmalıydı.
İnanç kucağıma telefon ve şeffaf bir kulaklık attı. "Onu kulağından çıkartma, seninle oradan haberleşecegiz ve sakın telefondan birini aramaya kalkışma!" gözlerindeki tehtid içerikli mesaj "kalkışırsan senin için iyi olmaz" diye bağırıyordu. Bu tehtidler iyice sinirimi bozarken kulaklığı takıp saçımla örtüm.
"Başka bir tehtidin yoksa ben gidiyorum"
İnanç kilidini açıp "fazla oyalanma" dediğinde bunun altında bile bir mana vardı. Oyalanma neden oynaşma gibi hissetirmişti? Buna kafa yormak yerine işkence gibi gelen topuklularla mekana yürüdüm. Bir çok gözün rahatsız edici bir şekilde vücudumda gezdiğini hissederken kimlik bile sormaya itin, sapın girdiği mekana tedirgince baktım.
Burada insanı ayakta ***
Aklıma gelen düşünceleri def edip dans edenlerin arasında geçip barmene ilerledim. Yüksek bar sandelyesine oturup Ömer'in on defa gösterdiği fotoğraftaki adamı aramaya başladım. Beyaz gömleğinin kollarını kıvırmış oldukça rahat görünen sarışın orta yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim adamı sonunda bulmuştum.
Adamı uzunca incelediğimde; "5 yıl Fransa'da yaşadım ama böyle yakışıklı fransız görmedim." demeden edemedim.
Sesli söylediğimi anladığımda gözlerimi kaçırdım.
"Ne arzu edersiniz?"
Barmenin sesiyle gözlerimi masadan ayırdım. "Viski" dememle gülümseyip göz kırptığında gözlerimi devirdim. Yavşak erkek her yerdeydi. Plana geçmek için gelen viskiden bir yudum alıp "pas de glace" (buz yok) dememle barmen anlamsızca bana baktı.
"Sizi anlamıyorum."
Bardağı gösterip işaret verdiğimde hâlâ yüzüme aval aval bakan barmene yalandan sinirle baktım. "quel genre d'endroit est-ce?" (bu ne biçim bir yer?) bilerek yüksek çıkardığım sesle endişeye kapılan barmenin rengi atarken beklediğim sesi sonunda duymuştum.
"comment puis-je vous aider." (size nasıl yardımcı olabilirim?)
Maviler bana bakarken gülüp "Quelqu'un qui m'a finalement compris..." (sonunda beni anlayan biri) dedim. Adam "alors c'est une belle coïncidence" ( o zaman güzel bir tesadüf ) dediğinde şimdiden işimin çok zor olacağını anladım. Elini uzatıp "Antonie Martin" ismini söylediğinde elini tuttum.
"Alita"
Antonie çarpık gülüşünü attıktan sonra tam beklediğim şeyleri söyledi. "Serait-ce rapide si je vous invitais à ma table?" (seni masama davet etsem, hızlı mı olur?) tahminimde yanılmadığımı bilmek tatmin ediciydi.
"Bien sûr pourquoi pas?" (Tabii ki neden olmasın?)
Antonie barmene dönüp eliyle işaret vermişti. Düşündüğümden fazla kolay olmuştu. Siyah deri koltuğa oturup gelen viskiden bir yudum aldım. Antonie hiç vakit kaybetmeden dibimde yerini bulurken şuanda tek yapmak istediğim bu viski bardağını kafasına parçalamaktı. Dişlerimi sıkıp gülümsedim.
"es-tu ici pour les vacances" ( tatil için mi buradasın?) bu soruyu öylesine sorduğunu biliyordum.
"Oui, vous?"
Ben soruma cevap ararken onu elleri rahat durmuyordu. Belimde hissettiğim ellerle elimdeki bardağı sıktım. Sakin ol Hilal...
Bu adamın kafasını masaya çarpayacaksın!
"Je suis ici pour affaires" ( iş için geldim)
Neden karşıma çıkan erkekler hep şerefsizdi?!
Belimdeki eller kalçama giderken hızla kendimi geriye çekip "tu es trop vite" (çok hızlısın) diyerek güldüm. Bu iş hemen bitmeliydi. Yoksa katil olacaktım!
"Zaten katilsin"
Aklımda yankılanan sesle içimin titrediğini hissettim. Zaten o yüzden bu haldeydim.
Antonie gülüp bana yaklaştı. "J'aime la vitesse" (hızı severim) yanağıma değen dudaklarla gözlerimi kapattım. Bunun bedelini o yaban domuzundan alacaktım!
Cidden bu saçma oyun hemen bitmeliydi!
Ellerimi koluna koyup kendime döndürdüm. Göğüsüme koyduğum ilacı avucumun içine alıp bana daha fazla yaklaşmasıyla sıvıyı içkisine koyabildim.
Tam dudaklarıma değecek olan dudakları engellemek adına hapşurdum. Adam anında geriye kaçarken hiç bozmadan "Allons-nous dans la chambre?" ( odaya mı gidiyoruz?" sorusuyla içkileri gösterdim.
"après les boissons sont finies" (içkiler bittikten sonra) oldukça cilveli olmaya çalışırken kendimden iğrendim. Antonie içkiyi kafasına dikmesiyle gözlerim irileşti.
Kudurdum mu oğlum?!
Ayaklanıp elimi tutmasıyla ne yapacağımı bilmeden etrafıma baktım. Kahretsin bu ilacın ne zaman etki gösterdiğini sormayı unutmuştum! Antonie dar karanlık koridora ilerlerken aklım bildiğin durmuştu. Bir şey bulmalıydım! O anahtarı cebinden çıkarıp odanın kapısını açıp içeri girdiğinde öylece duruyordum.
Şimdi ne yapacaktım?
Daha fazla dikkat çekmemek için odaya girdiğimde çözüm aramak için etrafa baktım. Banyoya görmemle kafamın üstünde yanan sarı ampulü hissedebiliyordum.
"je dois aller aux toilettes" (tuvalete gitmeliyim) bulduğum çözümle gömleğini çıkartan Antonie duraksadı. "ne me fais pas attendre trop longtemps" (beni çok bekletme) uçkuruna düşkün it ne olacak!
Sinirle banyoya girip kapıyı kitledim. Kahve saçlarımı geriye atıp çözüm ararken gözüm aynaya takıldı. Kulağımdaki kulaklıkla alnıma vurdum. Bizi dinliyor olmalıydı.
"İnanç beni duyuyor musun?"
Kısık sesimle bir ses işitmeyi beklerken karşılığı sadece koca bi' sessizlikti. Duvara yaslanıp düştüğüm çaresizliğe lanet ettim. Üstüne yine yardımı İnanç'tan bekliyordum. Cidden umutsuz vakaydım.
"Adamla odaya çıktık ama ilaç hâlâ etkisini göstermedi." sakince konuşurken hâlâ bi' cevap gelmemesiyle aynadan gördüğüm yanan mavilerimle tısladım. "Allahın belası cevap versene! Birazdan senin yüzünden bir adam ırzıma geçmeye çalışacak ve ben yine senin yüzünden katil olacağım!" gelmeyen cevabıyla sinirle kulaklığı çıkartmamla klozete atıp sifonu çektim.
"Geri zekalı herif!"
Bembeyaz olan yüzümü kendisine gelmesi için su çarparken elim ayağım boşalmıştı.
Lavabonun mermerine tutunup derin bir nefes aldım. Saki ol Hilal bunu da atlatacaksın. O ite ihtiyacın yok!
"Alita, Est-ce que tout va bien là-dedans?"
(Alita, İçeride her şey yolunda mı?)
Tıklanan kapıyla titreyen ellerimi sıkıp kapıya ilerledim. Ateşler içinde yanan vücudum iyi sinyaller vermiyordu. Aklımın derinliklerinde kavga eden canavarlar öfke nöbetimi nüksetmeye çalışırken açtığım kapıyla karşımda dikilen mavilere baktım.
"tu n'as pas l'air bien" (iyi görünmüyorsun)
Antonie elini alnıma götürürken gülümseye çalıştım. "Non je vais bien. Je pense que la boisson a frappé." (hayır ben iyiyim, bence içki çarptı.) bana biraz daha yaklaşıp gülerek "ou moi" (veya ben) demesiyle ellerini belime koyup beni kendine çekti. Ani hareketle ne yapacağımı düşünemezken dudaklarını yanağıma sürttü.
"tu es très belle" (çok güzelsin)
Fısıltısıyla dudaklarıma değecek olan dudaklara aniden açılan kapı engel olmuştu. Kurtarıcım olan İnanç'ın gelmesiyle mutlu olacağımı düşünmezdim.
Antonie konuşamdan yüzüne inen yumrukla yüzümü buruşturdum. Burnunun kırılma sesini duymuştum. Tek hamleyle yatağa düşen Antonie nakavt olmuştu.
"Tek yapman gereken bu iti uyutmaktı ama onu bile beceremedin!" öfkeyle bağıran İnanç' baktım. "İlacın ne zaman etki gösterdiğini söyleseydin böyle olmazdı!" savunmamla İnanç güldü. "Adamla flört etmekten ilacı içkiye koymaman benim değil senin salaklığın!" dedikleriyle dudaklarım hayretle açıldı.
"Ben mi flört ettim?! Adam benim içime düştüyse ben ne yapayım?"
Saçlarımı geriye atıp yukardan yukardan bakarken "bu kılıkla düşmesi normal!" demesiyle kaşlarımı çattım. Şimdi bu bana üstü kapalı sürtük mü demişti? Sinirle "sen bana sürtük mü dedin?!" bağırmamla İnanç beni umursamdan adamın cebinden flash belleği aldı. "Burada işimiz bitti" demesiyle dışarı çıkacakken kolundan tuttum.
"Sana bir soru sordum?"
İnanç tepkisizce yüzüme bakmakla yetinip koridorda ilerlemeye devam etti. "Hey sana diyorum!" peşinden topuklularla koşmak tam bir işkenceydi.
"de cette façon" (bu taraftan)
İlk sesi ondan sonra ayak seslerini duyarken İnanç küfür mırıldandı. İlerlememi izin vermeden bileğimdem tutup ters istikamete doğru hızla yürümeye başladı.
"Neler oluyor?"
Yine soruma cevap anlamazken İnanç kapıları açmaya çalışıyordu. Kitli olan her kapıda küfür etmeyi ihmal etmezken onun endişesi bana da geçmişti. Sonunda yolun sonuna gelirken İnanç ilk buraya doğru gelen adamlara ondan sonra bana baktı. Beklemediğim bir anda beni duvara itip üstüme kapandığında gözlerim irileşti.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?!"
İlk elini duvara koyduktan sonra diğer elini belime sardı. Hayır, hayır düşündüğümü yapamazdı! Nefes nefese yüzüme bakarken "sakın aklından bile geçirme!" diye tısladım. Gözlerinin içine yalvararak bakmam işe yaramazken dudaklarımda hissettiğim sıcak baskıyla mavi gözlerimdeki öfke tüm bedenime yayılmıştı. Beni daha fazla kendine çekip öpmeye devam ederken yakınlaşan adım sesleri geldiği gibi uzaklaşırken bedenime güç uygulayan bedeni tüm gücümle ittim.
İflas etmek için bekleyen bedenim güçlükle ayakta dururken son gücümü yanağına attığım tokatta kullandım. Yana savrulan başıyla iğrenerek ona baktım.
"Sakin bir daha bana dokunmayı aklından bile geçirme! O zaman sadece tokatla kalmam seni yerle bir ederim!"
Koridoru inleten sesimle arkamı döndüm.
Dönen başım yüzünden tökezlediğimde duvara tutundum. Merdivenlerden inip yüksek sesin arasına karışırken adımlarımı hızla dışarı yönelttim. İnsanlara çarpa çarpa dışarı çıkabildiğimde temiz havaya kavuşabilmiştim. Kolumdan tutulmamla sürüklenmeye başladım.
"Bırak beni geri zekalı!"
Işıltılı bar sokağından karanlık ara sokağa girdiğimizde bedenim duvara çarptı. Gözlerim öfkeli kahvelerle buluşmasıyla içindeki canavarı görebiliyordum.
"O aptal kafandan ne geçiyor bilmiyorum ama benim seninle işim olmaz! O anda başka çarem olmadığı için öptüm. Sen aptalca davranmayıp işini becerseydin, yakalanmak üzere olmayacaktık! Şimdi bana saf, temiz kız ayakları yapma!"
Sinirle üstüne yürüyüp göğüsünden ittim.
"Sen herkesi kendin gibi şerefsiz, pislik mi sanıyorsun? İçine işlenen pisliği bana bulaştırmana izin vermen! Kendinle birlikte arkadaşlarını yakmış olabilirsin ama beni yakamazsın!"
İnanç dediklerimden sonra gülüp bana yaklaştı. "Kendini yakman için bana ihtiyacın yok, zaten kendi kendini yakıyorsun" alaylı yüzü cehennemi andırırken dediklerinin doğru olduğunu biliyordum.
Kendimi yavaş yavaş yakıyordum.
Yavaş yavaş bu cehenneme hapsoluyordum...
🔥🔥🔥
Bölümün sonu 😊