Gecenin karanlığı, bu ürkütücü yollarda ilerledikçe ve şehrin aydınlık sokaklarından uzaklaştıkça sanki daha bir sarıp kuşatıyordu beni. Altımdaki eski kamyonetin çıkardığı homurtulara aldırmadan gaz pedalına biraz daha fazla basıyor ve ardımda bir toz bulutu bırakarak dağlara doğru ilerliyordum. Nereye gittiğimi, niye gittiğimi bilmiyordum. Sadece uzaklaşmak ve uzaklaşmak istiyordum. Her şeyi ardımda bırakmak. Son beş seneyi hiç yaşamamış olmak istiyordum. Anne ve babamı yine yanımda istiyordum. Eski küçük masum Jess olmak istiyordum. Californiada küçük kasabamızda ki bahçeli evimizde yine çocukça koşmak eğlenmek ve kahkahalara boğulmak istiyordum. Şöhret zırvalığının midemi bulandıran beni kaybettiren değiştiren ve beni de çevremdeki insanlara benzeten balçığından sıyrılıp kurtulmak istiyordum.
Altımda kükreyen kamyonet ile şehirden çıkıp çakıllık patikalara saptığımda karanlık gittikçe arttı. Etrafımı ağaçlar kuşatmaya başlamıştı ve hava sıcaklığı da hissedilir derecede düşmüştü. Hızla giden kamyonetin camından yüzümü yalayan soğuk rüzgar beni kemiklerime kadar titretiyordu. Kamyonetin sarsılan tekerlerinden de anladığım kadarıyla kayalık yollara sapmış olmalıydım. Önümde sarp ve dik bir arazi uzanıyordu. Sadece komyonetin farlarından yansıyan ışığın el verdiği ölçüde etrafımı seçebiliyordum. Etraf zifiri karanlıktı. Yalnızca kalın ve ürkütücü gölgeleriyle ağaçlar ilerlediğim dar yolun iki yanında uzanıyor ve taşlı arazi ise kamyoneti ciddi bir şekilde zorluyordu.
Buna rağmen yılmıyordum. İnatla ilerlemeye devam ediyordum. Gittiğim yön bu koyu karanlıkta neresi olursa olsun bana içinde bulunduğum göz kamaştıran şöhret ışıklarından daha güvenli ve huzurlu geliyordu. İçtiğim içkinin etkisi ile de başım iyiden iyiye döner olmuş göz kapaklarım üzerinde sanki tonlarca ağırlık varmış gibi kapanmaya başlamıştı.
Kamyoneti bir kaç sert manevra ile virajlı yolda kıvırıp ayağımı gaz pedalından ayırmadım. Hatta inatla gaz pedalına daha çok yüklenmeye devam ettim. Gecenin karanlığında bilmediğim bu dağlık ve sarp arazide hafif uyuşmuş kafam ile yaptığım bu delilik pek çok insan için intihardan farksızdı. Ama benim için ise bu durum bir kurtuluş bir arınıştı. Camdan yüzüme vuran soğuk havayı derin derin soluyor üşüdüğümü hissetmiyordum bile. Artık uyuşmaya başlamış olan beynim gibi vücudumda tepki vermeyi kesmiş olmalıydı. Yol gittikçe zor ve sıkıntılı bir hal almaya başlamıştı. Doksan iki model kamyonet için çok ama çok tehlikeli bir hızda ve arazideydim. Kaç dakika ya da kaç saat bu şekilde karanlıkta yol aldığımı bilmiyorum. Ta ki karşımdaki keskin virajı kamyonetin frenine dokunmadan direksiyonu sağa kıvırıp almaya çalıştığımda birden bire hakimiyeti kaybettim. Son çare ile gaz pedalından ayağımı kaldırdım ama frene dokunamadan karanlık ağaçların arasından aniden önümde beliren kayalığa çarpmamak için direksiyonu bir kez daha hızla kavrayıp sola doğru kırdım. Kamyonet büyük bir gürültü ile kasasını sola doğru attı ve her şey işte tam da o an kontrolden çıktı. Kamyonetin içinde şiddet ile sürüklenirken görebildiğim sadece yükselen toz bulutu ve önümde hızla belirip kaybolan ağaç gövdeleriydi. Her şey bir kaç saniye içerisinde olmuştu. Savrulduğumu hissedebiliyordum ama nereye doğru olduğunu göremiyordum. Aniden büyük bir gürültü ile bir yere çarptım ve o an için omzumda ve tam başımın sağ tarafında korkunç bir acı hissettim.
Her şey bir anda olup bitmişti. Saniyelik bir şekilde kamyonetin hakimiyetini kaybetmiş havada takla atmış ve bir yere çarparak durabilmiştim. Bilincim son kalan gücü ile ayık kalmak için uğraşırken vücudumda hissettiğim acı giderek artıyordu. Göz kapaklarımı bile aralamakta zorluk çekiyordum. Dudaklarımın arasından dökülen bir inleme ile kıpırdamaya çalıştım ama keskin bir acı sol omzuma saplanınca bitkince kendimi bıraktım. Sıkışmış olmalıydım. Başımın yanından sızan bir ılıklık göz kapaklarımın üzerine doğru yayıldığında bunun kendi kanım olduğunu anladım. Ve öylece durup bekledim.
Etraf da inanılmaz bir sessizlik vardı. Sadece soluk seslerimi işitebiliyordum. Sanki benim dudaklarımdan benim bedenimden çıkmıyor gibiydiler. Derinden ve kesik kesik soluk alışverişlerim vardı. Sessizlik öyle derin bir şekilde kuşatmıştı ki etrafımı. Ve karanlık derin kopkoyu bir boşluk içerisindeydim. Ama garip bir şekilde de bana acı veren bu durumdan zevk alıyordum. Çünkü huzur doluydum. Bu koyu karanlığın içerisinde bu derin sessizliğin içerisinde huzur doluydum. Etrafımda yanıp sönen sahne ışıkları, kulakları sağır edecek kadar yüksek müzik sesi, patlayan flashlar, kameralar, ismimi haykıran insanlar olmadan o kadar huzurluydum ki. Ellerime bir kelepçe gibi dolanmış anlaşmalar sözleşmeler yoktu artık, benimle sadece bedenim için birlikte olmak isteyen insanlar yoktu, çılgın uyuşturucu partileri, kafası güzel arkadaşlar, sevgililer ve sadece kendi çıkarları için etrafımda dolaşan insanlar yoktu. Ben vardım şu an sadece ben. Hiç bir şey değişmeden önceki ben. Eski Jess olarak vardım.
Göz kapaklarım taşıyamayacağım kadar ağırlaşmıştı. Başımın içinde bir uyuşma ve karıncalanma vardı. Bir müddet sonra bedenimdeki acıyı da hissedememeye başladım. Uyumak istiyordum sadece uyumak ve beni kuşatan her şeyden sonsuza kadar uzaklaşmak. Bu içimdeki hisse hiç direnmedim. Göz kapaklarıma teslim olup onları usulca kaparken uyuşmuş zihnimin içinde geçmişim belirmeye başladı.
Evimizin o güzel çimenli bahçesindeydim. Üzerimde kırmızı kısa çiçekli elbisem vardı. Sarı saçlarım annem tarafından yine başımın iki tarafında toplanmıştı. Bahçeye çökmüş elimdeki kısa çomak ile yere bir şeyler çizmeye çalışıyordum. Ve gözlerimi sevinç ile yola çevirdiğimde babamın 1982 model klasik novasının sesini duyabiliyordum. Araba evimizin çitlerle çevrili bahçesinin önünde durunca heyecan ile koşmaya başladım. Babam yine kendine çok yakışan koyu gri gömleği ile arabadan inip bana gülümsediğinde anneminde ardımdan yükselen sesini işittim.
"Jess yavaş ol tatlım. Bir yerini inciteceksin"
Ama ben annemi dinlemeyip koşmaya devam ediyordum. Babama ve bana doğru açılmış olan kollarına koşuyordum.
Onları çok özlemiştim, her şeyden çok. Geçmişimi çok özlemiştim. Eskiye dair ne varsa gerçekten de deliler gibi özlemiştim...
****
Biri beynimi yerinden çıkarıp oyuyor gibiydi. Derin ve sakin soluklarımın arasından beni uyandıran da bu acı olmalıydı. Başımın içindeki ağrı geri dönmüştü. Ve bu sefer gerçekten de canımı yakacak kadar fazlaydı. Göz kapaklarımı usulca hareket ettirmeye çalıştığımda kirpiklerimin arasından sızan loş güneş ışığı bile beni rahatsız etmeye yetmişti. Gözlerimi kırpıştırıp uyanmaya çalışırken hafifçe yutkundum ama boğazımdaki kuruluk o kadar fazlaydı ki sanki biri eline tel bir fırça alıp gırtlağımı acımadan yırtmıştı.
Rahatsızca yüzümü buruşturup dudaklarımı kıpırdatmaya başladığımda etrafımda hareketlenen gölgeyi fark ettim. Hala kendimi toparlayamamıştım. Bu yüzden neler olup bittiğini ve nerede olduğumu bilemiyordum. Ben hala gözlerimi kırpıştırıp boğazımı dudaklarımın arasında kalan tükürükle ile ıslatmaya çalışırken
"Rahatla. İç şunu" diyen kısık ve sert bir erkek sesi ile irkildim.
Biri boynumu ve başımın arkasını eliyle kavrayıp kafamı usulca havaya doğru kaldırdı ve içi su dolu bir bardağı dudaklarıma dayadı. Kim olduğunu ya da neler olduğunu sorgulamadan bardak da ki sudan iki büyük yudum aldım ve kurumuş boğazımdan acı içinde geçmesine izin verdim.
Başımı tekrar bıraktığında yanımda diz çöken adam usulca ayağa kalktı ve işte tam da o an onu fark edebildim. Uzun kumral saçlarını başının arkasında gevşek bir at kuyruğu şeklinde toplamıştı. Bir kaç tel asi bir biçimde diğerlerinin arasından kurtulmuş ve yüzünün iki tarafına doğru dağılmıştı. Çenesini kavrayan kızıl ve kumral sakalları kemikli iri yüzünü çevreliyordu. Kısık ve sert bakışlarının arasından parlayan koyu mavi gözleri kendini fark ettiriyordu. Dudakları birbirine kenetlenmişti ve gergin görünüyordu. Üzerinde kahve tonlarında kareli bir gömlek vardı. Geniş ve yapılı göğsünün üzerine deri ve siyah bir yelek giymeyi yeğlemiş ve gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırıp dikkat çekecek şekilde kaslı kollarını ortaya çıkarmıştı. Altında ise oldukça eski püskü yırtık bir kot uzun bacaklarını sarmıştı.
Gözlerimi tekrar kırpıştırıp bir kaç kez dudaklarımı açıp kapadıktan sonra anca kendimi toparlayabildim ve
"Teşekkür ederim" diyerek mırıldandım.
Üzerimde dikilen erkek sanki ben hiç bir şey söylememişim gibi elindeki bardak ile ardına dönüp ilerlediğinde bakışlarımı onun üzerinden çekip etraf da gezdirdim.
Bir kulubedeydim. Tahta bir kulübede. Etrafta gördüğüm her şey ya tahta ya da eski püskü şeyler, kullanılmış eşyalardı. Demir bir karyolanın üzerinde yatıyordum ve üzerime de ince yün bir battaniye örtülmüştü. Yanan taş şömineden yayılan ısıyı ve çıtırtı seslerini duyabiliyordum. Kulübenin camlarından içeriye sızan güneş ışınlarından gündüz olduğunu anladım.
Ben etrafımı merakla incelerken başımdaki acı kendini bir kere daha belli ettiğinde yüzümü buruşturup elimi kaldırdım ve alnıma dokundum. Parmaklarım bir bant ve pamuğa temas ettiğinde bunu onun yapmış olabileceğini düşündüm. Hafızamı zorladığımda ise en son hatırlayabildiğim şey karanlık, etrafımı çevreleyen ağaç bedenleri, daha sonrasında ellerimin arasından kayan direksiyon, yükselen toz bulutları, altımda kayan kamyonet ve son olarak da şiddetli çarpma sesiydi.
Bakışlarımı tekrar sırtı bana dönük bir şekilde dikilen adama çevirdim. Uzağımdaydı ve mutfak gibi tezgaha benzeyen yerde bir şeyler ile uğraşıyordu.
Şaşkınlıkla gözlerimi bir kez daha kırpıştırıp
"Neredeyim ben? Bana ne oldu" diye sordum.
Sırtı bana dönük olan adam beni yine işitmemiş gibi hareketsiz ve tepkisiz kalmaya devam ettikten sonra derin bir nefes çekerek usulca bana doğru döndü ve
"Rocky dağlarındasın. Kaza geçirdin" dedi ifadesiz sesiyle.
Kollarımdan destek alıp yatağın içerisinde doğrulmaya çalıştığımda omuzunda hissettiğim kesin acı ile dudaklarımın arasından bir inleme kaçırdım. Adam ifadesizce beni süzmeye devam ediyordu. Elleri ceplerindeydi ve kalçalarını tahta tezgaha yaslamıştı. Zorlukla doğrulup sırtımı yatağın demir parmaklıklarına dayadığım da nefes nefese kalmıştım. Birkaç dakika soluklandıktan sonra
"Beni sen mi buldun?" diye sordum.
Sadece bana bakmakla ve başını aşağı yukarıya sallamakla yetindi.
"Peki başımdaki yaraya sen mi pansuman yaptın?" dedim ardından.
Bu adamı konuşturmak ne kadarda zordu böyle.
Omuzlarını silkip
"Evet" diye cevap verdi.
"Peki teşekkür ederim" diyerek mırıldandım ve bir hamle daha yapıp yataktan doğrulmak için hareketlendim.
Vücudumun her yerinin sızladığını hissedebiliyordum. Özellikle omzumdan yayılan sızı ve baş ağrım gerçekten de şiddetliydi. Zorlukla ayaklarımı yatağın kenarından sallamayı başarabildim. Bir müddet hareketsiz kalıp dinlendikten sonra usulca ayağa kalkıp doğruldum. Neyse ki ayağa kalktığımda beklediğim gibi kötü değildi hiç bir şey. En azından ayakta yıkılmadan durabiliyordum.
"Senin yerinde olsam fazla hareket etmezdim" dedi adam ellerini ceplerinden çıkarıp göğsünde bağlarken.
Onu umursamadan küçük bir adım atıp hareket etmeye çalıştım ve
"Tuvalete gitmem gerekli. Yatağını ıslatmamı istemezsin" dedim acıyla çıkan sesim ile.
"Sadece on iki saat önce ciddi bir kaza geçirdin. Vücudunda kırık yok ama başını çarptın. Yirmi dört saat dinlenmen gerekli" dedi adam kaşlarını kaldırıp bilgiç sesi ile.
Bir adım daha atmaya çabalarken ona alttan baktım ve
"Nesin sen doktor falan mı?" diye sordum alaycı sesimle.
Benim bu saldırgan tavrıma karşı derin bir nefes aldı ve göğsünde bağladığı ellerini çözüp tekrar ardındaki tezgaha döndü ve az önce ne yapıyorsa onunla uğraşmaya devam etti.
Adımlarım canımı yaksa da en azından yürüyor oluşuma sevinmiştim. Sakat kalmayacaktım ya da uzun bir süre yatağa mahkum şekilde iyileşmeyi beklemeyecektim. Kapı beş altı adım uzağımda olmasına rağmen neredeyse on küçük adım atmıştım ve dakikalar sonra kapıya ulaşabilmiştim.
Birden bire aklıma gelen soru ile ardıma döndüm ve
"Lavabo nerede?" diye sordum merakla.
Bana dönmeden ve beni umursamadan
"Dışarıda" diye cevap verdi yine tek kelime ile.
Gözlerimi devirip tekrar tahta kapıya döndüm. Bunu bende biliyordum ama en azından tam olarak nerede olduğunu söyleyebilirdi. Bu yaralı halimle dışarıda gezinmem fazla zor olacaktı. Kapıyı tutup açtığımda önümde yine tahta bir veranda uzanıyordu. Merakla dışarıya doğru bir kaç adım attığımda ise dudaklarımın arasından bir küfür kaçırdım.
"Lanet olsun. Bu da ne böyle" diyerek mırıldandım.
Tahta verandada etrafı merakla izleyip ilerlediğimde gördüklerime inanamıyordum. Gerçekten de bir dağın tepesinde olmalıydım. Etrafım inanılmaz yeşillikte kocaman ağaçlar, otlar, çalılıklar ile çevrilmişti. Ciğerlerime dolan serin ve temiz hava ise başımı döndürmeye yetmişti. Bir ormanın ortasındaydım. Evin verandasından göründüğü kadarı ile de bu ormanın içerisinde bizden başka ne bir ev, ne bir kulübe, ne de bir yerleşim yeri vardı. Evin önü kocaman çimenlerle kaplı geniş bir boşluktu. Sol tarafta küçük derme çatma bir kulübe daha yer alıyordu. Bu eski kulübenin kapısı yoktu duvarları yine tahta ile kaplı çatısı ise kırık kiremitler ile örülüydü. Bu yıpranmış ve kırık dökük görüntüsüne rağmen nasıl olup ta ayakta kalabildiğine şaşırmıştım. İçinde ise bir sürü alet, edevat, çekiç, testere, makas, kova, kürek, el arabası ve inşaat malzemesi yığılıydı. Bu tahta ardiyanın hemen önünde ise kocaman bir odun yığını duruyordu. Odun yığını ıslaktı ve üzeri yosunlar ile kaplanmıştı. Bir balta ve kesme aleti ise odun yığının yanında yerde öylece duruyordu.
Bakışlarımı bu kez merakla evin sağ tarafına doğru çevirdiğimde ise benim kaza yaptığım 1992 model chevrolet kamyonetimle kıyaslanamayacak kadar eski küflü ama heybetli bir kamyonetin yer aldığını gördüm.
Küçük adımlarımı verandadan inmek için yapılan birkaç basamaklı tahta merdivene yönlendirdiğimde başımı tekrardan ormana doğru çevirdim. Ve ormanın ardında sadece beş altı kilometre gerisinde göğe bir kule gibi yükselen sivri kayalıklı tepeyi gördüm. Tanrım zirvede olmalıydık. Bunu soluduğum bol oksijenli havadan ve üzerimdeki deri ceketime rağmen beni hafifçe titreten serin havadan anlamıştım.
Basamakları dikkatle inerken bakışlarım hala etrafta geziyordu. Gözlerim hayretle kocaman açılmıştı ve ben bir ormanın ortasında tanımadığım bir adamla tahta bir kulube de olduğuma bir türlü inanamıyordum. Şaşkındım evet fazlasıyla ama kendimi garip bir şekilde de rahatsız hissetmiyordum. Nerede olduğumu ya da kimle olduğumu bilmiyordum. Bu kocaman sessiz ormanın içinde rocky dağlarının en zirvesinde olduğumu görebiliyordum ama bu uzaklık yükseklik ve sessizlikte garip bir şekilde beni dinlendirmiş huzur vermiş ve hoşuma gitmişti.
Kasıklarımın bana yaptığı baskı ile evin önünde dikilmekten ve şapşal bir şekilde etrafıma bakınmaktan vazgeçtim. Gerçekten de artık bir an önce işeyecek yeri bulmak zorundaydım. Bakışlarımı tekrardan tahta kulübe ve çevresine çevirdiğimde tahta ardiyanın arkasında çok küçük bir başka kulübe daha olduğunu gördüm. Yavaş adımlarımı zorlukla o yöne doğru çevirdim. Bu küçük kulübenin yanına geldiğimde yanılmamıştım. Bu yerde buradaki her şeye uyumlu olarak yapılmış tahta bir tuvaletti. Zorlukla işimi hallettikten sonra dışarıya çıktım ve beni üşüten serin havadan kaçmak ister gibi adımlarımı kulübeye doğru çevirdim.
Kapıyı açıp içeriye girdiğimde adam şöminenin yanına bir dizini kırıp çökmüş ve elindeki ince odunları ateşe atmakla meşguldü. Benim içeriye girmiş olduğumu gıcırdayan kapı ve tahta zeminde ses çıkaran yavaş adımlarımdan anlasa da ardına dönüp bakmadı. Aramızda geçen az önceki atışmanın üzerine nasıl davranmam gerektiğini bilemez bir şekilde kulübenin sol tarafında yer alan ve mutfak olduğunu tahmin ettiğin alanın ortasındaki tahta masa ve sandalyeye doğru çevirdim. Yorgun bedenimi zorlukla sandalyenin üzerine bıraktığımda onun gibi sessiz kalıp onu izlemeye başladım.
Kimdi neydi bilmiyordum ama bu dağ başında, bu geniş ormanın ortasında, insanlardan toplumdan yüzlerce kilometre uzakta yaşamayı seçiyordu. Ama buraya ait gibiydi. Bu kulübe bu doğa ve bu sessizlik ile o kadar uyumluydu ki ağzından tek bir kelime çıkmasa onu bu sessizliğin ortasında fark etmeniz bile imkansız bir şey gibiydi.
Bakışlarımı onun üzerinden kaçırdım ve ağrıyan başımı iki elim ile kavradım.
Boğazımdaki yanma devam ederken
"Beni buraya kadar sen mi taşıdın ?" diye sordum.
Çöktüğü yerden doğruldu. Ancak yanıma yaklaşmadı ve adımlarını kulübenin camının önündeki eski berjere doğru çevirip sakince oturdu. Bakışları hala bende değildi elindeki küçük odun parçasındaydı. Onu şöminenin yanından aldığı küçük bir çakı ile oyuyor ve üzerine bir şeyler kazımaya devam ediyordu.
Sessiz kalıp beklemeye başladım. Neyse ki bir kaç dakikanın ardından konuşmaya başladı ve
"Seni buradan iki kilometre uzakta buldum. Kamyonetinin içerisindeydin. Sıkışmıştın. Araban ise dağılmış bir haldeydi. Kocaman bir ağaca çarpmış ve neredeyse iki bin metrelik bir uçuruma bir kaç metre kala durabilmiştin. Ölmüş olabileceğini düşündüm ama nefes almaya devam ediyordun. Yaralıydın. Seni hurda yığını haline dönmüş kamyonetinin içinden zorlukla çıkarabildim. Donuyordun. Ve evet seni buraya kadar ben taşıdım" dedi donuk sesi ile.
Duyduklarım karşısında hayrete kapılmıştım. Evet dün akşam neler olduğunu hayal meyal hatırlayabiliyordum. Ama böylesi bir dehşeti ben bile düşünemezdim. İçtiğim içkinin etkisi ve aklımın içindeki bu kahrolası bunalımın tetiklemesi ile demek ki neredeyse kendimi öldürüyordum.
Derin bir soluğu ciğerlerime çekip gözlerimi kapadım ve başımı iki yana doğru sallayıp
"Tanrım inanamıyorum" diyerek fısıldadım.
O ise hala bana bakmıyor ve elindeki tahta parçasını kazımaya devam ediyordu.
Bakışlarımı dikkatle onun üzerine sabitleyip
"Hayatımı kurtarmışsın" dedim minnet dolu sesim ile.
Cevap vermedi yaptığı işi sürdürmeye devam etti.
"Bu kadar uzağa gelebildiğime inanamıyorum" diye söylendim kendi kendime.
Daha sonra dikkatli bakışlarımı yine onun üzerine çevirdim ve
"Burada mı yaşıyorsun?" diye sordum.
"Evet" diyerek tek kelimelik bir cevap ile yanıtladı beni.
Kaşlarımı havaya kaldırdım ve yadırgamış gibi
"Tek başına mı?" diye sordum bu kez.
Yine elindeki tahta parçası ile uğraşmaya devam ederken
"Evet" diye cevap verdi.
"Ne zamandır burada yaşıyorsun peki?" diye sordum merakla.
Gözlerini bana çevirmeden
"Uzun bir süredir" diyerek cevap verdi.
Dağ başında böylesi bir kulübede uzun süredir yalnız başına yaşayan bir erkek. İlginçti hemde çok ilginç. Aslında birazda ürkütücüydü. Bu adamın kim olduğunu bilmiyordum ve garip bir şekilde de onun farklı olduğunu hissediyordum. Bir hırsız olabilirdi ya da bir katil, bir sapık. Ama beni kurtarmıştı. Beni kulübesine getirmiş bana pansuman yapmış beni ısıtmış ve hatta bana yatağını vermişti. Dediği kadarı ile on iki saattir baygın yatıyordum. Eğer bana zarar vermek isteseydi ben baygınken bunu çoktan yapmış olurdu. Bu düşünceden kendimi kurtardım ve meraklı bakışlarımı onun üzerine çevirip
"Peki sen kimsin?" diye sordum bu kez kaşlarımı havaya kaldırıp.
Elinde oyduğu tahta parçasını yanındaki sehpanın üzerine bıraktı ve usulca yerinden doğrulup kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açıp çıkmadan önce
"Yorgun görünüyorsun dinlenmen gerekli" dedi bana bakmadan ve kapıyı ardından kapatıp kulübeden çıktı.
Tanrım ben nasıl bir şey atlatmıştım böyle. Neredeydim ? Bir dağ başında kaza geçirmiştim ve tanımadığım biri tarafından kurtarılmıştım. Evet bu adam gerçekten de hayatımı kurtarmıştı. Ve ben onun kim olduğunu bile bilmiyordum. Eminim ki oda bunu bilmemi istemiyordu. Başımdaki ağrı devam ederken kapanan göz kapaklarım ve yorgunluk ile titreyen bedenim ile oturduğum masadan doğruldum ve yatağa doğru yöneldim. Onu dinlemeli ve mecburen ona güvenmeliydim. Yatağa çıkıp başımı yastığa koyup gözlerimi kapatırken tahta kapının gıcırtısı ve içeriyi dolduran soğuk havadan onun geriye geldiğini anladım. Ancak gözlerimi açıp doğrulmak yerine kendimi uykunun kollarına doğru bıraktım...