Beş saatilik uzun bir uçak yolculuğundan sonra neyse ki özel jetimiz New York hava limanından havalanıp Colorado Springs Peterson Field Havaalanına iniş yapmıştı. Bu yorucu yolculuğun ardından saatler sabahın birini gösteriyordu. Çok yorgun ve uykusuzdum. Bir gece önceden katıldığım çılgın içki partisi nedeniyle gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Neyse ki Malvyn her zaman ki gibi temiz bir çalışma sergilemiş ve kalacağımız otel kullanacağımız araba ve çalışacağımız insanlara kadar her şeyi büyük bir titizlikle ayarlamıştı.
Jetten inip hava limanından çıkarken sabahın bu saatinde bile bizi karşılayan bir kaç gazeteci ile köşe kapmaca oynamak zorunda kalmıştık. Malvyn'nin ayarladığı lüks karavana binip yola çıktıktan sonra bir kaç saat içerisinde Denver şehrindeydik ve kalacağımız otele kendimizi zorlukla atabilmiştik.
Malvyn bizim için şehrin en büyük ve en güzel otelini ayarlamış hatta benim için bir kral suiti ayrıcalıklarını taşıyan odayı tutmayı da ihmal etmemişti. Bu turne için bize eşlik eden ekibimizde Malvyn ve ben harici sanat danışmanımız Martin son albüm çalışmamızda bize katılan yapımcımız Steve ve tabi ki sahnemiz ve enstrümanlarımız için devasa bir ekipte bize eşlik ediyordu. Onlar ile paylaştığımız bu otel Denver şehrinin en büyük oteli olmasına rağmen bizim kalabalık nüfusumuz yüzünden neredeyse tüm otelin yarısını kaplamış bulunuyorduk. Biz bugün Coloradoya iniş yapmıştık ama ekibin geri kalan kısmı ise yarın burada olacaktı. İlk konser iki gün sonraydı. Sahne hazırlıkları provalar kimi işler dolayısıyla bu iki günün çok yoğun bir şekilde geçeceğini tahmin ediyorduk.
Resepsiyonda Malvyn işleri hallederken benimle sabahın bu saatinde fotoğraf çekilmek ve imza almak isteyen personeli kırmadım ve onlara istediklerini verdim. Daha sonra ünümün bana kattığı avantajı kullanarak beni ve tüm devasa valiz kalabalığımı odama çıkarmalarını istedim. Personel beni kırmadan hemen o saniye tüm valizlerimi odaya çıkarmış ve beni de güler yüzleri ile odama yerleştirmişti.
Otel gerçekten güzel ve temizdi. Odam ise en üst katta tüm şehri kuş bakışı olarak görecek harika bir manzaradaydı. Sırtımdaki çantayı çıkarıp koltuğun üzerine attığımda cam duvarın önüne doğru yaklaştım ve uzaktan o muhteşem Rocky dağları ardından doğmaya başlayan ve usul usul tatlı tatlı turuncu, sarı ışınları ile kenti aydınlatan güneşi izlemeye başladım. Tanrım muhteşemdi. İnanılmaz bir manzaraydı. Neredeyse yirmi otuz kilometre ileride şehrin hemen tepesinde enfes Rocky dağları yükseliyor ve adeta güzellikleri ile sizi esir alıyordu. Manzarayı izlerken içime çektiğim soluk ile sanki bu karşımda yükselen sıra dağların temiz ve ferah havasını soludum. Bir kaç dakika daha bu nefes kesici manzarayı izledikten sonra doğan güneş ile ben yatak odasına doğru uyumak için ilerledim. Her zaman yaptığım gibi güneşin ışıklarını yatağıma uzanarak ve derin bir uykuya dalarak karşıladım.
****
Uyandığımda saat neredeyse öğleden sonra ikiyi gösteriyordu. Bu saate kadar Malvyn'nin uyumama izin vermesinden dolayı yorgun olduğumu onunda fark etmiş olabileceğini düşündüm. Yataktan doğrulup gerindiğimde odanın içini dolduran güneş bu kez tüm sıcaklığı ile vücudumu sardı. Kuzey Amerikadaydık ve Nisan ayı bitimindeydik ama güneş yazı aratmayacak şekilde tüm varlığını sergilemeyi esirgemiyordu. Gözlerimi tekrar şehre ve muhteşem dağlara doğru çevirdiğimde gülümsemeden edemedim. Bu odayı benim için seçmiş olmasından dolayı Malvyn'e teşekkür etmeliydim. Karşımda yükselen heybetli ve sessiz dağlar bana umut neşe ve özgürlük aşılıyordu sanki. En çok hasret olduğum şeyi veriyordu bana yalnızlığı ve huzuru...
Adımlarımı banyoya doğru çevirip elimi yüzümü yıkadıktan sonra bir kez daha gerinerek elime otelin telefonunu aldım ve karşıma çıkan resepsiyonistten odama bir şişe The Macallan yollamasını istedim. Böylesi bir güne gözlerimi viski ile açmak ne kadar doğruydu bilmiyorum ama her zaman ihtiyaç duyduğum gibi şu an içinde en çok ihtiyacım olan şey bir şişe içkiydi.
On dakika sonra kapım çalındığında karşımda genç bir otel görevlisi dikiliyordu. Bu genç çocuk heyecan ve gülümseme ile bana bakıyor ve önünde bir kahvaltı arabası ayrıca üzerinde duran bir şişe viski ile dikiliyordu. Beni görmekten mutluluk duyan çocuğa hafifçe gülümsedim ve içeriye geçmesi için elimle işaret ettim. Ben sadece viski istemiştim ama sürpriz kahvaltı Malvyn'nin işi olmalıydı. O beni her zaman gözeten ebeveynim gibiydi.
Çocuk kahvaltı masamı hazırlarken ben servis arabasının üzerindeki viski şişesini kaptım ve mutfak da ki bardan aldığım bir kristal bardağın içerisine doldurup içmeye başladım. Genç çocuk masayı hazırlamasını bitirdikten sonra gülümseyerek yanıma geldi ve
"Bayan Jessica hayranınızım. Lütfen bir imzanızı alabilir miyim?" dedi çekinerek.
Elimdeki viski bardağı ile çocuğa bakıp gülümsedim ve usulca başımı sallayıp elimi uzattım.
Çocuk önce elime baktı ve daha sonra gülümsemesi soldu.
"Şey benim yanımda bir kalem ya da kağıt yok" dedi başını sallayarak.
Bende kaşlarımı havaya kaldırdım ve başımı salladım. Telefonun yanındaki kalemi elime aldım ve genç çocuğun terli elini kavrayıp avucunun içine kocaman bir imza attım. Ben ellerimi üzerinden çektikten sonra çocuk avucuna büyülenmiş gözlerle baktı ve kocaman gülümseyerek hafifçe eğildi. Ardından
"Teşekkür ederim efendim" diyerek mutlulukla odadan çıkıp gitti.
Beni seviyorlardı. Onları heyecanlandırıyordum, mutlu ediyordum. Ama kendimi değil...
Nasıl olup da beni sevdiklerini anlayamıyordum. Alkolik hayattan bezmiş bir pop yıldızıydım. Tek yaptığım popomu sallamak ve boğazım yırtılırcasına o salak saçma şarkı sözlerini söylemekti. Onlara beni bu kadar sevmelerine sebep olabilecek hiç bir şey vermiyordum. Ama buna rağmen onlar beni seviyorlardı. Tanıdıkları beni seviyorlardı. Dışarıdan gördükleri beni. Oysa ki ben iç dünyamda yıkılmış bitmiş çökmüş bir harabeden farksızdım. En son heyecan umut ve mutluluk kırıntılarımı geçtiğim o karanlık puslu ve iğrenç şöhret yollarında kaybetmiştim. Hepsini yitirmiştim, kendimi bile. Bu sahte gülümsemeler, çıkarcı ilişkiler, alkol ve uyuşturucu bataklığına saplanmış insanlar arasına karışmış kendimi yitirip bende onlar gibi olmuştum.
Babam her zaman için
"Asla kendini kaybetme Jess derdi. Bu hayatta her şeyini yitirip kaybedebilirsin. Çünkü onlar sadece bu hayata dahildir. Sen değildir ya da senin bir parçan değildir. Sana miras kalacak tek şey var ve o da sensin tatlım. Kendini yitirme her zaman temiz masum ve özgür olarak, sen olarak kal" derdi.
O çocuk aklımla anladığımı sanırdım hızla başımı sallayıp babamın boynuna atılırdım. Ama ne yazık ki babamın ne demek istediğini gerçekten fark ettiğimde çok ama çok geç kalmıştım. Çünkü her şeyimi kaybetmiştim... Kendimi kaybetmiştim...
California da geçmişti çocukluğum . Harika bir anne ve babaya sahiptim. Annem ve babam birbirlerini delice severek evlenmişlerdi ve iki yıl sonrada beni dünyaya getirmişlerdi. Babamın bir araba tamirhanesi vardı annem ise ev hanımıydı. Tek çocuktum. Benden sonra pek çok kez çocuk sahibi olmayı denediklerini söylerlerdi ama ne yazık ki bir kardeşe hiç bir zaman sahip olamamıştım. Bahçeli küçük bir evimiz vardı. O kadar mutluyduk ki her şey yolundaydı. Çocukluğumdan beri şarkı söylemeyi hep sevmişti. Orta okul ve lise yıllarımda ise bu heves katlanıp arttı. Ve aklıma ünlü bir şarkıcı olmayı koymuştum. Ne büyük hata ne büyük bir kayıp. Geleceğimin bu yönde şekilleneceğini bilsem asla bunun hayalini bile kurmak istemezdim. Annem ve babam bu hevesime sıcak bakmasalar da hep yanımdaydılar.Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gitmek yerine bir buz hokeyi salonunda çalışmaya başladım ve bu sırada da küçük plak şirketlerini gezip şansımı denemeye devam ediyordum. Pek çok plak şirketi bana kapısını kapatmıştı ama şu an hala çalışmakta olduğum Shine Plak şirketi beni elimden tutup denemek istemişti. Ve doğru şarkıyı da bulduğumuz anda bom inanılmaz bir patlama ile sahnelerdeydik. Amerika da bir ay içerisinde tüm müzik cd si satan yerlerdeydik ve ikinci ayda da tüm müzik kanallarında. Şarkım o kadar çok sevilip tutmuştu ki yurt dışındaki ülkelerde bile aylarca top listelerinde kalmayı başarmıştım. Evet istediğim olmuştu artık 18 yaşında ünlü bir pop yıldızıydım. Her şey ilk başlarda o kadar güzel ve heyecan vericiydi ki. Şöhretin istek uyandırıcı kolları içerisinde toz pembe bulutlar üzerindeydim. Ancak yirminci yaşıma bastığım kış aylarında anne ve babamı kötü bir trafik kazsında kaybetmem ile hayatım adeta cehenneme dönmüştü. Aylarca tv ekranlarında ben ve ailem vardı. Kendimi kaybetmiştim yıkılmıştım. Her şeye ara verdim adeta hayattan koptum ancak çevrenizde sizi rahat bırakmayan bir dünya var ise acınızı bile yaşamanıza tam anlamıyla fırsat yoktu. Plak şirketim söz verilmiş konser ve turneleri ancak beş altı ay kadar erteleyebildi ve benim acımı göz ardı edip kendi ceplerini düşündükleri için beni maddi kimi yaptırımların içerisine sokarak aile kaybetmemin altıncı ayında sahneye çıkmak zorunda bıraktı.
Asla eski ben değildim. Olamıyordum. Onları çok ama çok özlüyordum. Onları kaybettikten sonrada bu içinde bulunduğum sahte şöhret balonunu, etrafımdaki çıkarcı insanların gerçek yüzünü görüp onlardan iğrenmeye başlamıştım. Çünkü gözümü bürüyen tatlı bulutlar yok olup gitmiş ve ben içine batmış olduğum bu balçığı çok daha iyi görmeye başlamıştım. Geçmişimi mutlu çocukluğumu o eski tatlı masum temiz özgür Jess'i nasıl bir karanlığın içerisine hapis ettiğimin farkına varmıştım. Ama artık her şey için çok geçti. Tıpkı şu anda olduğum gibi elim kolum bağlanmış bir şekilde bu karanlığın içerisinde debelenmeye devam ediyordum. Hayatta heyecanla atıldığım bu yol benim sonum olmuştu. Beni bitirip tüketen bir cehennem olmuştu.
Elimdeki bardağı dolduran viskiyi yudumladım. Bu da yetmezmiş gibi kalanını başıma dikip bitirdim. Hemen ardından ikinci bardağımı doldurdum. Bu sırada oda kapım tekrar çalındı ve elimdeki şişe ve bardak ile oturduğum koltuktan doğrulup kapıya doğru ilerledim. Dirseğim ile eğilip zorlukla kapıyı açtığımda Malvyn karşımdaydı ve hiç de sevecen olmayan bakışlar ile beni süzüyordu.
Beni karşısında içki şişesi ile gördükten sonra ellerini sinirle beline koydu ve öfke ile soludu.
"Sana inanamıyorum Jess. Gerçekten sabrımı zorladığını düşünüyorum" dedi gözlüklerinin altından sinirle bana bakarken.
Sadece gülümseyip elimdeki şişeyi hava kaldırıp
"İster misin?" diye sordum tüm sevimliliğim ile.
Malvyn hızla içeriye girip şişeyi ve bardağı elimden alarak mutfağa geçti ve çöp kovasını ayağı ile açarak ikisini de içine attı. Ona üzgün gözler ile bakarken o bu duruma aldırmayıp günün programı ile ilgili konuşmaya başladı.
"Bu gün turnenin ilk günü ve otelin önünde şimdiden bir gazeteci ordusu var. Akşam üzeri saat altı da otelin konferans salonunda turne ile ilgili bir basın toplantısı düzenleyeceğiz. Bu toplantı bir saat kadar sürecek. Akşam yemeği için bir saat mola veriyoruz ve saat sekizde ise Metro dergisinin yayın yönetmeni burada olacak. Bu ay ki sayı için seninle odanda röportaj yapacak. Yarından sonraki gün için konser hazırlıkları başladı. Sahne ve enstrüman tırı sabah şehre giriş yaptı. Ses ve ışık ekibi de az önce otele yerleşti. Bu büyük bir turne Jess ve bu turne için ciddi paralar harcanıyor. Lütfen kendini topla ve her şeyi mükemmel bir şekilde bitirelim" dedi Malvyn gözlüklerini altından bana şüpheli ve ciddi bir şekilde bakarken.
Derince bir nefesi içime çektim ve ellerimi göğsüme doladım. Bir kaç dakikalık sessizliğin ardından başımı hızla salladım ve
"Merak etme iyiyim ve her şey iyi olacak. Hadi başlayalım" dedim bende en az onun kadar ciddi bir ses tonu ile.
****
Saat neredeyse gece yarısını gösteriyordu ve tüm gün tam da Malvyn istediği gibi büyük bir iş aşkı ile çalışmıştım. Oteli dolduran kalabalığa bir basın toplantısı vermiş ardından gazeteciler ile toplu bir yemek yemiş ve odamdaki dergi röportajını ise eksiksiz bir şekilde tamamlamıştım. Gecenin sürprizi ise Plak şirketimden birazda gösteri amaçlı otelin yemek salonuna sunulan kocaman sürpriz turne kutlama pastasının gönderilişiydi. Yine tüm Amerikaya Shine Plak şirketinin ne kadar da showu ve reklamı sevdiğini göstermişti Anthony.
Anthony Smith Shine Plak şirketinin sahibiydi ve hayatım boyunca görüp görebileceğim en kurnaz en çıkarcı en iki yüzlü adamlardan biriydi. Ünlü olduğum ilk andan beri onunla çalışmaya devam ediyordum ama bu çalışma içerisindeki beş yıl süresince bana öyle kontratlar ve imzalar attırmıştı ki adeta demir zincirler ile beni ellerimden şirkete bağlı kalmak zorunda bırakmıştı. Ama Malvyn'ninde söylediği gibi bu yıldan sonraki reklam anlaşmalarının bitişi ile artık özgürlüğüme kavuşacaktım. Hem Anthony'den hem de Bradon'dan sonsuza dek kurtulacaktım.
Odamın cam duvarının önünde elimde yine bir kadeh viski ile şehri ve beni esir alan dağları izlerken çalan cep telefonumun sesini duydum.
Masaya doğru ilerleyip yanıp sönen ekrana baktığımda arayan kişinin Bradon olduğunu gördüm ve canım sıkkın bir şekilde yüzümü buruşturdu. Acaba hangi saçma uyuşturucu ve içki partisindeydi ve sözde sevgilim hangi sürtüğü becerip beni yine aldatıyordu.
Telefonu elime alıp sıkkın bir şekilde açtım.
"Ne var Bradon ?" diyerek soludum.
"Hey bebeğim merhaba. Ben Bradon" diyerek haykırdı telefonun diğer ucundan.
Sarhoş ve kopuk olduğu kadar aptaldı da.
"Biliyorum Bradon ne var ?" dedim tekrar.
"Tüm televizyonlardasın tatlım. Anthony'nin sana gönderdiği o devasa pastaya bayıldım. Turnen için en az senin kadar heyecanlıyım. Her şey buradan muhteşem görünüyor dimi Megie ?" dedi dili dolanırca.
Ve bu sırada ardından da tiz bir kadın sesi
"Evet bebeğimmmm" diyerek iğrenç bir iticilikle haykırdı.
Gözlerimi kapatıp açtım ve tiksinmiş sesim ile
"Bradon sarhoşsun ve ben seni dinlemek istemiyorum. Yanında ki sürtük ile ilgilen" dedim dişlerimi sıkarak.
"O sürtük değil bebeğim. İsmi Magie ve harika birisi. Hatta üçlü seks konusunda da oldukça iddialı. Bir ara sen ben ve Magie....." diyerek sözünü tamamlayamadan
"Git kendini becer Bradon" diye haykırarak telefonu yüzüne kapattım.
Bir zamanlar ondan etkilendiğim ve onunla birlikte olabildiğim konusunda kendime inanamıyordum. Hızla yerimden doğruldum ve ellerim ile yüzümü kapatarak cam duvarın önünde bir ileri bir geri turlamaya başladım. Nasıl olmuştu da tüm hayatımı böyle iğrençlik dolu bir uçuruma sürüklemiştim . Ben bu değildim, olamazdım. Bu bataklık da yaşamakta artık zorluk çekiyordum. Etrafıma ve herkese ben iyiyim ben mükemmelim görüntüsü çizmekten artık bıkıp usanmıştım ve etrafımdaki her şeyden de çılgıncasına nefret ediyordum.
Sehpanın üzerinde odanın ortasında duran içki şişesini kavradım ve hızla başıma diktim. Bir kaç büyük yudum aldıktan sonra elimdeki şişeyi şiddetle mutfak dolaplarına doğru fırlattım ve yaş dolu gözler ile parçalanmasını izledim. Şişe dağılıp da tuz buz olacak şekilde yere doğru savrulduğunda koltuğun üzerindeki deri ceketimi elime aldım ve hızlı adımlar ile kapıyı çarpıp odadan çıktım.
Gece yarısı olmasına rağmen otelin lobisi hala günün yoğunluğunu sürdürüyordu. Her taraf gazeteci fotoğrafçı ve tanıdık yüzler ile doluydu. Kalabalıktan uzak durup otelin çıkış kapısına doğru gizlice ilerlerken ses teknisyeni Martin'nin kapının yanında yalnız başına dikilip telefonuyla uğraştığını gördüm. Kimse fark etmeden hızla onun yanına doğru ilerledim ve usulca yanına yaklaşıp
"Selam Martin. Arabana ihtiyacım var" dedim sessizce.
Martin beni görünce önce gülümsedi ancak halimdeki garipliği fark etmiş olacak ki endişe ile
"Jessica sen iyi misin?" diye sordu.
"İyiyim Martin. Sana anahtarlarına ihtiyacım var diyorum" dedim ona bu kez pekte nazik olmayan bir ses ile.
Martin şaşkınlıkla elini cebine atıp anahtarları çıkarıp bana uzattı
"Otelin önündeki yeşil kamyonet" dedi çaresizce.
Martin'nin elinden anahtarları kapıp kendimi bu boğucu ortamdan dışarıya attım ve kapının önüne park etmiş 1992 model chevrole kamyoneti görmem ile gözlerimi devirdim. Şu an ne kadar külüstür olduğu umurumda bile değildi. Beni buradan kaçırıp götürecek tek boynuzlu kanatlı beyaz sihirli bir attan farksız görünmüyordu gözüme. Hızla kapısını açıp içine bindim ve yaşlı motoru kükreyerek çalıştırıp yola çıktım.
Gözlerimden sızan yaşlar gecenin karanlığı ile birleşiyor ve yolu görmemi adeta engelliyordu. Yaşları elimin tersi ile silerek bir taraftan da durmadan mırıldanıyordum
"Ben bu değilim... ben bu değilim... ben bu değilim" diyerek hıçkırıyordum.
Gecenin bir vakti şehrin boş ve bilmediğim sokaklarında ilerlerken bitişik ve yüksek apartman bloklarının köşesini dönmem ile Rocky dağları tüm heybeti ve gizemi ile önümde yükseldi. Karanlıktı, hem de öylesine karanlıktı ki. Ama buna rağmen beni delicesine kavrayıp kendine çekiyor ve tüm çekiciliğiyle esir alıyordu.
Kamyoneti hızla dağlara doğru sürdüm. Özgür olmak için orada olmaya ihtiyacım varmış gibi hissediyordum. Ve dağlar onları ilk gördüğüm andan beri garip bir şekilde beni kendine çağırıyordu. Bu kez hayata yön vermeye çalışmayacaktım ve ben, kendim hayata teslim olacaktım.
Odamda içtiğim son bir kaç yudumun etkisi ile gözlerim usulca kapanmaya ve başım dönmeye başlarken ben altımdaki eski kamyoneti büyük bir hızla Rocky dağlarına doğru inatla sürmeye devam ediyordum...