Gözlerimi usulca araladığımda kulağımı tok bir ses dolduruyordu. Ellerimi iki yana doğru açıp yatağın içinde gerindiğimde kendimi biraz daha rahatlayıp gevşemiş hissettim. Artık başımdaki ağrı hissedilir derecede azalmıştı ve vücudumdaki kırgınlıkta yok olmuş gibiydi.
Ses devam ederken merakla yattığım yataktan doğruldum ve gözlerimi etrafta gezdirdim. Ses kulübenin dışından geliyordu. Etraf ise hala aydınlıktı. Yataktan doğrulup ayağa kalktığımda sesi takip ettim ve cama doğru yaklaştım. Ancak bu sırada burnumu enfes bir yemek kokusu doldurduğunda gözlerim mutfaktaki masasının üzerine kaydı. Oraya yemek masasının üzerine bir kase bırakılmış yanına ise bir kaşık koyulmuştu. Kokusundan çorba olduğunu tahmin ettiğim yemeğin üzerinden ise buharlar yükseliyordu. Tanrım bu iştahımı deli gibi kabartmaya yetmişti, acıkmıştım. Hemde fazlasıyla. Bu sırada ses kendini dışarıdan yenilediğinde gözlerimi tekrar cama doğru çevirdim ve bir kaç adım daha atıp ilerledim.
Cama yaklaşıp meraklı bakışlarımı dışarıya çevirdiğimde onu gördüm. Dışarıdaydı. Üzerinde gri eski kısa kollu bir t-şört ve altında ise yine eski bir jean pantolon vardı. Eline aldığı büyük baltayı havaya doğru kaldırıyor ortadaki iri kütüğe koyduğu odunların üzerine hızla indiriyor ve onları durup beklemeden ardarda iki ya ayırıyordu. Elindeki baltayı her havaya kaldırdığında kaslı kolları ve geniş göğsü şişiyor açılan belinden teni görünüyor ve kasıkları ile göbeğinin arasındaki kaslı kısım ise dikkat çekecek şekilde ortaya seriliyordu. Dudaklarının arasından çıkan nefesi buharlanmasına rağmen bu şekildeki çıplak bedeni ile üşüyormuş gibi durmuyordu. Gördüğüm manzaranın beni saran çekiciliğinden kendimi telaşla toparlayıp sıyrıldım ve adımlarımı kapıya doğru çevirdim.
Tahta kapıyı aralayıp dışarıya doğru çıktığımda onun beni fark ettiğini sanmıyordum. Çünkü hala yaptığı işe hızla ve sertlikle devam ediyordu. Veranda da sessizce ilerleyip ona doğru adımladım. Ancak aşağıya inmedim. Verandanın tahta korkuluklarına dayanarak
"Ben ne kadar uyudum böyle ?" diye sordum.
Beni duyunca şaşkınlıkla donup kaldı. Eli balta ile havada asılı kalmıştı. Daha sonra kollarını yavaşça aşağıya doğru indirdi ve alnında birikmiş olan ter damlaları ve dudaklarının arasından havaya karışan buhar ile bakışlarını bana doğru çevirdi.
"Dün akşam üzeriden beri" diye beni cevapladığında gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı.
Onun keskin bakışları benim üzerimde gezerken ben hayret ile
"Ne ?" diyerek fısıldadım.
Yani dünden beri uyuyormuydum. Oysa ki bana sadece bir kaç saat gibi gelmişti. Tanrım gerçektende bedenim yorgun ve kırgın olmalıydı.
"Şaka yapıyorsun" diyerek kaşlarımı havaya kaldırdığımda o yaptığı işe geriye döndü ve yine hızla odunları kırmaya devam ederken
"Evet" diyerek cevapladı beni.
İşte yine başlamıştık evet demeye. Her sorduğum sorunun cevabı evet oluyordu ve o hiç ama hiç konuşkan birisi gibi görünmüyordu.
Benim şaşkın bakışlarım devam ederken birkaç odun daha kırıp durdu ve
"Senin için masaya yemek bıraktım. Yemen gerekli" dedi bakışlarını yine bana çevirerek.
Bende gözlerimi onun üzerine çevirdim ve şaşkınlığımdan sıyrılıp
"Teşekkür ederim. Gerçekten de çok aç hissediyorum" diyerek hafifçe gülümsedim.
Ancak o hiç tepki vermeden yaptığı işe döndü ve odunları kırmaya devam etti.
Onu konuşturma çabasındansa içerideki enfes çorbayı içip karnımı doyurmayı yeğlerdim. Çünkü konuşmamak konusunda fazla inatçı görünüyordu.
Ardıma döndüm ve kulübenin içine doğru ilerledim. Nisan ayında olmamıza rağmen dağların ve ormanında etkisiyle dışarısı cidden soğuktu. İçeriye girdiğimde yanan şömine ile gevşedim ve masaya yönelip oturdum. İştah ile kaşığı elime aldığımda çorbanın hala buharı tütüyordu. Yeni pişmiş olmalıydı ve benim için masaya yeni koyulmuştu. Aç olduğumu tahmin etmişti ve ben hastayım diye bana çorba pişirmişti. Görünüşündeki garipliğe ve soğukluğa rağmen gerçekten de iyi bir insan olmalıydı. Nefis kokular yayan çorbaya kaşığımı daldırıp iştah ile içtiğimde gözlerim daha bir hayretle açıldı ve dudaklarımın arasından beğendiğime dair mırıltılar yükseldi. Gerçekten de çok lezzetliydi. Aynı zamanda iyi bir aşçı olmalıydı. Göründüğünden çok farklı bir insandı sanırım.
Ben iştah ile çorbamı içmeye devam ederken aralık kalmış olan kulübenin kapısından içeriye golden cinsi bir köpek süzüldü ve meraklı çekimser adımlar ile yanıma doğru ilerledi. Şaşkınlık ile kaşığı elimden bırakıp gülümsedim ve bana bakan şapşal ve meraklı gözlerine sırıtarak karşılık verdim. Daha sonra oturduğum sandalyeden hafifçe eğilerek onu elim ile çağırdım ve
"Hey selam tatlı şey" diyerek ona seslendim.
Sanki benden bir hareket bekliyormuş gibi sevinç ile dilini dışarıya çıkardı ve hızlı solumalar ile yanıma doğru geldi. O tüylü sevimli koca kafasını dizime yaslayıp onu sevmeme ve okşamama izin verdiğinde ikimizde çok mutluyduk.
"Tanrım buna inanmıyorum. Çok tatlısın hemde çok. Senin adın ne bakalım söyle bana, ha senin adın ne" diyerek onu sarsıp sevmeye devam ederken kucağında taşıdığı odunlar ile içeriye o girdi ve
"Annie" diyerek beni cevapladı.
Şaşkın bakışlarımı ona çevirirken bir tarafdan da Annie'nin başını mıncıklamaya devam ediyordum.
"Bir köpeğin olduğunu bilmiyordum" diyerek gülümsediğimde elindeki odunlar ile şöminenin yanına çökmüştü ve onları birer birer sönmüş olan ateşin içerisine atmaya başlamıştı.
"Evet bir köpeğim var. O bir dişi. Burada birlikte yaşıyoruz" diye cevapladı beni.
"Dün sana yalnız mı yaşıyorsun dediğimde beni evet diye yanıtlamıştın" diyerek kaşlarımı havaya kaldırdım.
O odunları ateşe atmaya devam ederken
"Bir kadını kast ettiğini sanmıştım. Onun içinde hayır dedim" diyerek cevap verdi.
Annie kafasında olan elim ile zevk dolu hırıltılar çıkarırken bakışlarımı tekrar ona doğru çevirip kıkırdadım ve
"Peki onu dün uyandığımda niye göremedim?" diye sordum.
Yerinden doğrulup mutfağa yanıma doğru ilerleyip eline aldığı bardağa sürahiden su doldurdu ve içip oda Annie'ye bakarken
"Baygın ve yorgundun. Seni rahatsız etmesini istemedim" diyerek cevapladı beni.
Gözlerimi hızla ona doğru çevirdiğimde onun bakışları boş çorba kasemde geziyordu. Ellerimi Annie 'nin üzerinden çekip doğrulup oturdum ve
"Çok lezzetliydi eline sağlık" dedim bende boş kaseye bakarak.
Elindeki boş su bardağını masanın üzerine koyarken yüzüme bakmadan yanımdan ayrıldı ve şöminenin yanındaki berjere gidip oturdu. Annie de onu takip edip arkasından gitti ve ayaklarının dibine kıvrılıp yattı.
Eline sehpanın üzerindeki tahta parçasını alıp oymaya başlarken
"Afiyet olsun" dedi yine bana bakmadan.
Bende yerimden doğruldum ve yanan şöminenin yanına doğru ilerleyip onun tam karşısındaki krem rengi kumaş kanepeye ayaklarımı toplayıp oturdum.
Yanan ateş ile kulübenin içerisine kemiklerime kadar işleyen tatlı bir sıcaklık yayılıyordu ve yanan odunlardan çıkan çıtırtılar kıvılcımlar bana kendimi sakin ve huzurlu hissettiriyordu.
"Başın ve omzun nasıl?" diye sorduğunda bakışlarımı şömineden ayırıp ona doğru çevirdim ve
"Bugün çok daha iyi" diye cevap verdim.
Daha sonra kaşlarımı çatıp elimi çenemin altına koydum
"Dün ciddi bir kaza geçirdim ve kamyonetimin hurdaya döndüğünü sen söyledin. Başımdan yaralandım ve baygındım. Hiç aklına kafa travması falan geçirebileceğim gelmedi mi? Beni niye hastaneye götürmek yerine kulübeye getirdin?" diye sordum.
Elindeki tahtayı oymaya devam ederken
"Buraya en yakın hastane 200 km ileride ve bu sarp dağ şartları düşünüldüğünde zaten oraya gitmek için yola çıkmış olsaydık ve senin ciddi bir sorunun olsaydı yolda ölmüş olurdun" dedi buz gibi bir sesle.
Hayretten gözlerim kocaman açılmıştı. Duyduklarım karşısında şiddetlenen sesimle
"Yani beni şansa dayanıp mı kulübene getirdiğini söylüyorsun. Eğer ölseydim hiç bir şey yapmamış mı olacaktın?" diyerek sordum.
Elindeki oymaya devam ettiği tahtanın üzerine üfleyerek kıymık parçalarının havada uçuşup savrulmasını sağladı ve
"Eğer kaderinde ölmek varsa hiç bir şey yapamazdım. Ne ben ne de başkası" dedi kendinden emin sesi ile.
Tanrım buna gerçekten ama gerçekten sinirlenmiştim. Benim hayatımı kurtarmış olabilirdi evet ama eğer ciddi bir durumum da olmuş olsa beni öylece burada ölüme terk edecekti demek ki.
Dişlerimi sıkıp elimi çenemin altından çektim ve kaşlarımı çatarak
"Bu yaptığın bana yardım etmek değil. Ölüme terk etmek olurdu o zaman" diyerek yükselen sesim ile konuştum.
Elindeki tahta parçasını yanındaki sehpaya doğru koyarken bakışları şömineye kaydı ve mavi gözleri garip bir şekilde gölgelendi.
Ben hala çatılmış kaşlarım ve öfkemle onu izlerken o sanki burada değilmiş gibiydi.
Bir müddet sonra ise
"Eğer ölmek üzere olsaydın bunu anlardım" diyerek fısıldadı.
Yüzümü buruşturup yerimden hızla doğruldum ve bu cevabı kabul etmiyormuş gibi ellerimi iki yana doğru açarak
"Nasıl?" diye sordum hızla.
Tam bu sırada dışarıdan şiddetli bir kırılma ve yıkılma sesi yükseldi.
İkimizde bakışlarımızı pencereden dışarıya doğru çevirdiğimizde o hızla yerinden kalktı ve
"Sen burada bekle ben neler olduğuna bakıp geliyorum" diyerek kulübeden acele ile çıktı.
Annie de onun ayaklanması ile yattığı yerden kalkmış ve onun peşine takılıp kulübeden çıkmıştı. Bende merak ile yürüyüp heyecan ile kulübeden çıktığımda yakınımızda ki kalın gövdeli bir ağacın ortasından devrilip diğer ağaçların üzerine doğru yatmış olduğunu gördüm.
Tanrım şaşkındım ve korkmuştum. O ise bu duruma alışkın gibiydi. Hızla ağacın yanına doğru ilerledi ve etrafındaki yöresindeki diğer ağaçları çalılıkllarıda kontrol ettikten sonra sakin adımlar ile verandaya yanıma geldi.
Ben şaşkınlık ve korku ile
"Aman tanrım bu nasıl devrilmiş olabilir?" diye sordum.
Başını tekrar ağaca doğru çevirdi ve
"Buralarda çok sık olur. Yaşlı ağaçlar nem ve rüzgarın etkisi ile devrilebilir" diyerek beni yanıtladı.
Bakışlarımı bende yıkılmış olan ağaca ve daha sonra kulübeye çevirerek
"İyi de ya üstümüze devrilseydi. Ya düştüğü yer kulüben olsaydı" dedim sakinliğine inanamayan heyecanlı sesim ile.
Verandanın önünden alet ve edavatların içinde olduğu ardiyaya doğru ilerlerken
"Kulübeye doğru devrilemezler" diyerek kendinden emin bir şekilde konuştu.
Ellerimi göğsümde bağlayıp dudaklarımın arasından hayret ve alay dolu bir gülümseme kaçırdım ve
"Nereden biliyorsun peki. Onalarla konuşuyor musun?" diye sordum bir kaşımı yukarıya kaldırarak.
Ardiyeye girip elinde bir ağaç kesme makinesi ile çıktığında bana hiç bakmadan ağaca doğru yürümeye başladı ve
"Hayır onlarla konuşmuyorum. Yaşlı ve devrilmek üzere olan ağaçları inceliyorum. Onları kulübeye doğru olan taraflarının tam aksinden hafifçe yontuyor ve kırılıp devrilirse bile bize tam zıt bir istikamete doğru düşmeleri için yol gösteriyorum" diyerek yanıtladı beni.
Gözlerim tekrar devrilen ağaca doğru kaydığında şaşkınlıkla haklı olduğunu gördüm. Tıpkı dediği gibi ağaç kulübeye doğru değil tam aksi yöne devrilmişti.
Elindeki makine ile yaşlı ağacın yanına gitti ve motorunu çalıştırıp onu ve etrafında tahribata neden olduğu diğer ağaçları budayıp kesmeye başladı. Bu oldukça kuvvet ve güç gerektirecek bir iş gibi görünüyordu. Ama o iri bedeni ve kaslı kollarının kendine verdiği avantajı iyi kullanıyor ve işini profesyonelce zorlanmadan yapıyordu. Tıpkı düşündüğüm gibi o bu ormanın ortasında, dağların arasında ki bu tahta kulübesinde doğa ile çok uyumlu bir şekilde yaşıyordu.
Ellerim göğsümde bağlı olarak bir süre yaptığı işi izledim. Ancak güneşin yavaş yavaş batıyor oluşu ile serinleyen hava beni üşütmüştü. Kollarımı ovuşturup onu yaptığı iş ile baş başa bırakarak kulübeye döndüm. İçeriye girdiğimde şömine sönmek üzereydi. Tıpkı onun yaptığı ve onu izleyerek öğrendiğim gibi şöminenin yanında ki yığılmış olan odunlardan önce ince olanları daha sonra bir kaç kalını köz olmuş ateşim içerisine attım. Ateş kıvılcımlar ve çıtırtılar çıkarıp usul usul tutuşmaya başladığında doğruldum ve kanepenin üzerine oturdum. Bu sırada Annie kulübenin kapısını aralayıp yanıma geldi ve benim gibi kanepenin üzerine çıktı. Başını dizlerime yaslayıp gözlerini kapattığında elimi tüylü sarı kafasının üzerine koydum ve onu usul usul okşamaya başladım.
Gözlerim ara ara dışarıda çalışan ve böylesi büyük bir ağacı kesip budayan ondaydı. Kocaman gövdeyi neredeyse şimdiden üç parçaya ayırmıştı bile. Ama etrafındaki kırılmış ağaç ve dallar ile de işi epey uzayacağa benziyordu. Gözlerimi şömineye çevirdim ve alevlenmiş ateşi izlemeye devam ettim. Yalnızdım, yapayalnız. Bu dağın başındaki tahta kulübenin içerisinde karşımda alev alev yanan taş bir şöminenin karşısında kucağımdaki sevimli Annie ile yalnızdım. Bu o kadar güzeldi ki. Çok uzun bir süredir yaşamadığım ve yaşamak için delicesine yanıp tutuştuğum bir duyguydu. Etrafımda ne o çılgın kalabalık ne beni bunaltan gazeteciler magazinciler ne de riyakar iyi yüzlü insanlar vardı. Sadece ben ve kocaman bir sessizlik.
Bir müddet hiç bir şey yapmadan ve düşünmeden şöminenin karşısında Annie ile oturarak keyif yaptık. Belki bir belkide iki saat geçmişti ki o kararmış ve iyice soğumuş hava ile kulübenin kapısını açtı ve içeriye girdi. Yorgun görünüyordu ve üşümüştü. Buna rağmen alnında ter damlacıkları birikmiş uzun saçları ıslak ve nemli boynuna yapışmıştı. Bu ona farklı bir hava ve çekicilik katmıştı. Gözlerimi hızla onun üzerinden kaçırdım ve tekrar şömineye döndüm.
Ben tepkisiz bir şekilde şömineyi izlemeye devam ederken onun mutfakta bir şeyler ile uğraştığına dair sesler duyuyordum.
"Ağaç devrilirken yanındaki bir kaç yaşlı ağacı daha zedelemiş. Bu akşam uyurken bir başka yıkılma sesi daha duyarsan korkma" diyerek sessizliğin içinde tok sesi ile konuştu.
Başımı ona doğru çevirdim ve kaşlarımı kaldırıp
"Üzerimize devrilmeyecek ama di mi?" diye sordum.
Bana bugün açıklama yapmış olmasına rağmen yinede tedirgindim. Elindeki su bardağını masaya bırakırken kalçalarını yine tezgaha yaslamıştı. Başını hızla iki yana doğru salladı ve
"Hayır" diyerek yanıt verdi.
Doğrulup hareketlendiğinde eli ile başı dizlerimde olan ve keyifle uyuyan Annieyi gösterdi ve
"Seni sevdi" dedi.
Elim hala Annie'nin başını usul usul okşuyordu. Bakışlarımı bende Annie'ye çevirip gülümsedim.
"Bende onu sevdim" dedim neşeli sesim ile.
Daha sonra yine kulübenin içerisinde bir kaç parça bir şey ile uğraşmaya başladığında
"Üşümüş ve terli görünüyorsun. Kurulanman ve duş alman gerekiyor" dedim ona bakarak.
Ama daha sonra kaşlarımı kaldırdım ve
"Bura da banyo var mı?" diye sordum.
Hafifçe başını iki yana doğru salladı ve belli belirsiz tebessüm etti.
"Ne sanıyorsun yani yakınlardaki derede yıkandığımı mı?" diyerek mutfağın yanındaki bir diğer tahta kapıya doğru ilerledi ve açtı.
"Burası banyo. İçeride temiz havlular var. Duş alabilirsin" diyerek kapıyı tekrar kapattı.
Sevinmiştim ve şaşırmıştım. Haklıydı çok uzun süredir burada kulübede yaşıyordu ve tabi ki yıkanması gerekiyordu. Bende hafifçe gülümsedim.
"Bu güzel oldu işte" diyerek bakışlarımı tekrar yanan şömineye çevirdim.
Ben usul çıtırtılar ile yanan ve alevi yavaşlayan şömineyi izlerken o ardımda sesler çıkarıp bir şeyler ile uğraşmaya devam etti. Daha sonra ise
"Ben duştayım açsan öğlenki çorbadan var içebilirsin" diyerek ardımdan seslendi.
Ona doğru bakmadım ve başımı iki yana doğru sallayıp
"Hayır aç değilim teşekkürler" dedim ve ardından açılıp kapanan tahta kapının ve suyun sesini işittim.
*****
Omzuma usulca dokunan parmaklar ve
"Hey uyan" diyerek fısıldayan ses ile gözlerimi araladım.
Yerimde hareketlenip kıpırdadığımda uyuyup kalmış olduğumu anladım. Şömine sönmüştü ve Annie'de artık dizlerimde değildi. Bakışlarımı ona doğru çevirdiğimde benden bir kaç adım uzağımdaydı. Üzerinde krem triko ince bir kazak ve altında da kalçalarının üzerine düşmüş siyah bol bir eşortman vardı. Saçlarını bu kez toplamamıştı. Nemli kumral saçları omuzlarına dökülmüş ve ona inanılmaz bir hava katmıştı. Çekici miydi? Evet. Hatta fazlasıyla. Gözlerimi kırpıştırıp kanepenin üzerinde hafifçe gerindim ve
"Bu sefer ne kadar uyudum iki gün mü?" diye sordum.
"Hayır sadece bir kaç saat kadar" diyerek yanıtladı beni.
Yerimden doğrulmaya çalışırken
"Burada ne kadar çok uyuyorum böyle" diye mırıldandım.
Ellerini geniş göğsünde bağladı ve sırıttı
"Açık hava ve bol oksijenden" diyerek cevap verdiğinde ben şaşkın ve donmuş bakışlar ile onu izliyordum.
Tanrım harika gülümsüyordu. Hatta enfes. Sol yanağında bir gamzesi vardı ve gülümsediğinde bu gamze ortaya çıkmıştı. Bu küçük çukurluk ona fazla seksi bir hava katıyordu. Çok fazla.
Şaşkınlığımdan sıyrılıp bu sersemliğim uykudan kaynaklıymış gibi yaparak alnımı ovuşturdum ve bir kaç yudum su içip sakinleşmek için mutfağa doğru yürüdüm.
Ardımdan
"Yatağa senin için temiz çarşaf ve battaniye koydum" diyerek seslendi.
Şaşırarak ardıma döndüm ve gözlerimi açıp
"Sen?" diye soludum.
O kanepenin kenarına koyduğu çarşafı eline aldı ve açıp sermeye baladı. Daha sonra yastığı kenara yaslayıp kanepenin üzerine uzandı ve başka bir battaniyeyi üzerine çekip gözlerini kapattı.
Ben hala şaşkınlık ile onu izlerken
"Bende burada uyuyacağım" diyerek beni daha çok şaşkınlığa uğrattı.
Gözlerini kapamış ve sessizliğe gömülmüştü. Hiç bir şey söyleme fırsatı bulamamıştım. Hala şaşkındım bana yatağını vermiş ve kendi kanepede yatmayı seçmişti. Her ne kadar soğuk mesafeli ve birazda kaba görünse de aslında kibar düşünceli ve ince bir erkekti.
Düzenli ve sakin nefes alışverişler ile gözleri kapalı şekilde yatmaya devam ederken bir kaç dakika hiç bir şey söylemeyip onu izledim. Farklıydı hem de çok farklı. Daha önce tanıdığım hiç bir erkeğe benzemiyordu ve itiraf etmeliyim ki bu da beni garip bir şekilde etkiliyordu.
Kulübenin içerisindeki sessizliğe uyup usulca ardıma döndüm ve mutfağa doğru ilerledim. bardağa su doldurup içtikten sonra fazla ses çıkarmamaya dikkat ederek yatağa doğru yürüdüm ve uzandım. Çarşafların temiz ve serin yüzeyine uzanıp yün battaniyeyi üzerime çektiğimde yatak hafifçe sarsıldı. Başımı kaldırıp ayak ucuma baktığımda Annie'nin oraya çıktığını ve ayaklarımın dibine kıvrıldığını gördüm. Bana bakan uykulu gözlerine tebessüm edip usulca
"İyi geceler Annie" diyerek gülümsedim ve bende gözlerimi kapattım.
*****
Ciğerlerime temiz bir hava çektim ve gözlerimi kırpıştırarak uyandım. Camdan sızan ılık güneş ışığı yüzümü yalıyordu ve bu benim hoşuma gitmişti. Bir süre hiç kıpırdamadan gözlerim kapalı bu ılıklığın tadını çıkardım. Daha sonra usulca yerimden doğruldum. Kulübede kimsecikler yoktu yalnızdım. Dün gece ayaklarımın dibine kıvrılmış olan Annie bile beni yalnız bırakmıştı.
Usulca doğruldum ve darmadağın olmuş saçlarımı karıştırıp kaşıdım. Yüzümü buruşturdum. Bu gün gerçekten de bir duşa ihtiyacım vardı. Yataktan doğrulup mutfağa yürüdüm. Ocakta demlenmiş çay dumanı tüterek kaynıyordu. Bu nefis kokuyu derince soludum. Yüzümde hoşnut bir gülümseme oluştu.
Daha sonra gözlerimi camdan dışarıya çevirdim. Önce Annie'yi gördüm dışarıda çimenlikte neşe ile dolanıyordu. Gözlerim onu aradı ancak o ortalarda görünmüyordu. Merakla kulübeden dışarıya çıkıp etrafa bakındım ve ardiyenin yanında çalıştığını gördüm. Çok erken uyanıyor olmalıydı. Tahta bir masanın üzerine dün kırılmış olan büyük kütükleri yerleştirmiş elindeki testere ile onları kesiyor ve çiviliyordu. Yavaşça verandada o yöne doğru yürüdüm. Beni işitmiş olacak ki bakışlarını kaldırdı ve beni gördü.
Tebessüm edip
"Günaydın" dedim tarazlı sesim ile.
"Günaydın" diyerek beni cevapladıktan sonra eline bir çivi aldı ve inceltilmiş bir kalas gibi bıraktığı odunun üzerine çakmaya başladı.
Temiz havayı derince ciğerlerime çektim.
"Harika bir hava. Ipılık güneş. Kuşların sesi. Çimenlerin kokusu. Burası cennet gibi" diyerek bakışlarımı gökyüzüne çevirip kırpıştırdım.
"Böyle bir yerde yaşadığın için çok şanslısın" dedim tekrar başımı aşağıya indirip ona bakarken.
Elindeki zımpara ile kalasın pütürlü zeminini düzeltirken
"İnsan şansını kendisi yaratır" dedi düz sesi ile.
Şaşkınlık ve merak ile dolmuştum. Çok gizli bir insandı. Sırlar ile dolu gibiydi. Buna rağmen kendini karşısındaki insana aralamıyor ve kendi ile ilgili hiç bir ipucu bulmanıza izin vermiyordu.
"Bu şansı sen mi yarattın peki?" diye kaşlarımı kaldırıp sorduğumda tabi ki beni yanıltmayıp cevap vermedi.
Bende onu zorlamaktan vazgeçtim ve önündeki tahta kalasa bakıp merakla
"Ne yapıyorsun?" diye sordum.
"Bir masa" diyerek cevap verdi.
Kaşlarım hayretle havaya kalktı ve
"Gerçekten mi?" diye sordum.
"Evet" dedi.
Ah. Bir evet cevabı daha. İşte yine bu güne de evet ile başlamıştık. Derin bir nefes çekip ağır adımlar ile verandadan inip onun yanına doğru ilerledim.
"Böyle marifetlerinde var demek ki. Peki kulübedeki her şeyi sen mi yaptın?" diye sordum.
"Evet" dedi bir çiviyi daha yerine çakarken.
Kaşlarımı havaya kaldırdım ve dudaklarımı büzüp başımı anladığımı gösterirce aşağıya yukarıya doğru salladım. Bu kez o elindeki çekici büyük masanın üzerine bırakıp avuçlarını masaya yasladı ve bakışlarını üzerime çevirip
"Burada gördüğün her şeyi ben yaptım" dedi kendinden emin sesi ile.
Hayret ile kulübe ve ardiye ye dönüp elimle işaret ettim.
"Bunları da mı?" diye inanamayarak sordum.
"Evet" diye yanıtladı yine.
Kollarımı göğsümde birleştirdim ve
"Anladım doktor değilsin. Peki ya marangoz olabilir misin?" diyerek tebessüm ettim.
Oda bana gülümseyip başını hayır derce iki yana doğru salladı. Tatlıydı gerçekten inanılmaz şekilde tatlıydı. Bu sıcaklığından destek alıp elimi ona doğru uzattım ve
"Sanırım arkadaş olabiliriz. En azından ben buradan gidene kadar" diyerek gülümsedim.
Önce şaşkınlıkla elime baktı daha sonra bakışlarını yine yüzüme kaldırdı.
Bense tebessüm etmeye devam edip
"Belki biraz geç kalmış bir soru ama ismin ne?" diyerek sordum.
Önce cevap vermedi. Bir kaç dakika kaskatı kesilmiş biçimde öylece durdu. Ancak daha sonra beni şaşırtacak bir şey yaptı o da elini kaldırıp usulca benim elimi tokalaşmak için tuttu ve
"Al" diyerek cevap verdi.
"Al" diyerek bende onu tekrar ettim.
Sadece başını sallamakla yetindi.
"Başka bir şey yok mu yani ? Bir soy isim başka bir isim? Sadece Al mı?" diye sordum yine.
Oda hala eli elimde olarak
"Evet, sadece Al" diyerek cevap verdi.
Ancak daha sonra beni şoka uğratacak bir şey yaptı ve
"Senin ismin ne?" diyerek sordu bana.
Tanrım duyduğum bu soru karşısında hayrete düşmüştüm. Bana ismimi sormuştu ? Yani bu demek oluyordu ki beni tanımıyordu. Beni, Amerika ve tüm dünya tarafından tanınan ünlü pop yıldızı Jessica Evans'ı tanımıyordu. Sanki nefesim boğazımda düğümlenmiş gibiydi. Bu soru beni tarumar etmeye yetmişti. Karşımda beni tanımayan bir insan vardı. Ve uzun çok uzun yıllar sonra ilk kez birisi bana ismimi soruyordu. Heyecan ile gözlerimi kırpıştırdım ve nefes alamaya çalıştım.Kalbim deli gibi çarpıyordu ve kendimi garip hissediyordum. Garip ama huzurlu ve mutlu. Benim kim olduğumu bilmeyen bir insan ile birlikteydim. Sadece bir insan olduğum için bana yardım edip bana evini açmış bir adamlaydım. İhtiyacım olan tek şey buydu işte. Beni normal biri olarak görmeleri. İstediğim tek şey buydu, sadece beni görmeleri.
Derin bir nefes alıp kendimi toparladım ve gülümsemeye çalıştım. Bunu çok uzun süredir yapmamıştım. Kendimi yıllardır birine takdim etmemiştim.
"Jess" dedim nefesimi rahatça bırakırken.
O da kaşlarını havaya kaldırdı ve beni taklit ederek
"Sadece Jess mi?" diye sordu hafif bir gülümseme ile.
Evet diye içten bir şekilde tebessüm ettim bu sefer ve
"Evet sadece Jess" dedim...
