Keyifli okumalar.
Sahneden indiğimizde alkışlar hâlâ devam ediyor, tutku dolu haykırışlar duyuluyordu. Arka tarafa geçtiğimizde sınıf arkadaşlarım etrafımızı sardı; her biri kesinlikle kazanacağımızı ve ne kadar iyi dans ettiğimizi söylüyordu. Açıkçası utanmıştım ama mutluluğuma da diyecek yoktu. Seo Joon ise soru yağmuruna tutulmakla meşguldü. En sonunda Seo Joon nazikçe gülümseyerek, elini hafifçe belime dokundurup beni aralarından sıyırdı ve hazırlandığımız odaya götürdü. Maskelerimizi çıkardığımızda, onun da sonuçtan memnun olduğu gözlerinden pekâlâ okunuyordu.
"Benimle dans ettiğin için teşekkür ederim," dedim yumuşak bir sesle. Ardından ona tüm içtenliğimle gülümsedim. Seo Joon'un yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve gözlerini gözlerimden çekmedi. Üstünde, sanki deniz kenarında ikindi vakti oturuyormuşuz gibi bir rahatlık vardı. Rahat, huzurlu ve mutlu bir hâl...
"O zevk bana aitti," dedi yumuşak bir sesle.
O an odanın kapısı açıldı; içeri önce Ji Yeon, ardından Su Ae, ikizler, Baek Hwan ve Ji Hoo girdi. Ji Hoo, diğerlerinin aksine memnuniyetsiz bir suratla Seo Joon'u fark etmiş, ona dik dik bakıyordu. En arkada olmasına rağmen gerginliğini ben bile hissetmiştim. Bakışlarım telaşla Seo Joon'a kaydı; maskesini tekrar yüzüne geçirmişti.
"Ha Neul, harikaydın!" dedi Ji Yeon sevinçle. Su Ae de ona katılmış, hızlı hızlı konuşuyordu. İkizler, kızların bu hâllerine gülüyorlardı.
"Yarışmayı kazandığımızı kesinlikle söyleyebilirim," dedi Baek Hwan büyük bir gururla. Sesler tekrar yükselirken, sanki kalbimden bedenime sımsıcak bir his yayıldı. Arkadaşlığın, güvenin ve aidiyetin sıcaklığıydı bu.
Ji Yeon, Seo Joon'u yeni fark etmiş gibi aniden ona döndü: "Ben Ji Yeon. Sizin adınız nedir?" dedi oldukça kibar ve meraklı bir sesle. Seo Joon, ona dönen tüm o gözlerin altında paniklemiş olacak ki yutkundu. Bana baktı. Ne diyeceğini bilemiyor gibiydi; aklına bir yalan gelmediği gözlerinden okunabiliyordu.
"Do Hyun," dedim bir anda. Tüm kafalar bana döndü. "Arkadaşım. Bugün bana yardımcı olmak için geldi," diye ekledim hızla. Ji Yeon'un gözleri parladı; o an beni yerin dibine sokacak bir şeyler söylemek üzere olduğunu bakışlarından anladım.
"Hee... Hani geçen gün tüm yorgunluğuna rağmen seninle yürüyüş yapmak isteyen arkadaşın mı?" Ona gözlerimi kısarak baktım. Ne yapmaya çalıştığını pekâlâ anlayabiliyordum. Sorusuna cevap beklemeden devam etti: "Biz de senin kim olduğunu merak ediyorduk. Ha Neul için oldukça özel olmalısın; o tepeyi çıkarken bile, kızgın güneş ekranı görmesini engellediği hâlde telefonu elinden düşmüyordu."
Ji Yeon'un basit bir mesajlaşma olayını bu kadar dramatik anlatması, mevzuyu bambaşka bir yere çekiyordu. "Ji Yeon, abartma istersen," dedim sakin ve umursamaz görünmeye çalışarak. Daha fazla konuşmasına izin vermeden Seo Joon'a döndüm. Gerginliği üzerinden atmış gibiydi ve beni anlamlandıramadığım bir ifadeyle izliyordu.
"Do Hyun, sen de tam gitmek üzereydin. Seni daha fazla oyalamayalım. Geldiğin için tekrar teşekkür ederim," dedim alelacele. Gözlerin üzerimizde olduğunu, bir ona bir bana baktıklarını görmesem de hissedebiliyordum. Seo Joon kafasını salladı ve yaslandığı masadan doğrularak karşıma geçti. Elimi sıcak elinin içine alarak dudaklarına götürdü.
O an neden böyle bir şey yaptığına anlam veremeyerek tek kaşımı kaldırdım, merakla gözlerine baktım. Ama o, hınzır bir ifadeyle gülümsemekle meşguldü. "Benim için bir zevkti leydim," dedi derinden gelen kadife sesiyle. İşte o an Ji Yeon'a belki de haftalarca konuşacağı bir malzeme vermiş olduğumuzu fark ettim. Sonra eli yeniden belimi kavradı; beni kendine çekerek ağzını kulağıma yaklaştırdı. Sıcaklığını, nefesinin gıdıklamasını hissedebiliyordum. Diğerlerinin bizi film izler gibi izlediklerini, bir tek mısırlarının eksik olduğunu biliyordum. Bilmediğim şey ise Seo Joon'un neden bunu bu kadar uzattığı ve "ilişkimizi" özel göstermeye çalıştığıydı.
"Derste görüşürüz usta," diyerek benden ayrıldı ve içten bir şekilde gülümsedi. Ben ise kafa karışıklığıyla ona bakıyordum; alelade söylediği bu cümle için fazlaca rol kesmişti.
"Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum," diyerek arkadaşlarıma döndü. Sonra Ji Hoo'ya baktı; o an herkesin ürperdiğine yemin edebilirdim. "Sık sık görüşeceğimizi umuyorum. Leydime iyi bakın." Son kez reverans yaptı ve odadan çıkıp gitti. Kısa bir an hepimiz arkasından bakakaldık. Seo Joon'un hiç görmediğim bir yüzü ortaya çıkmıştı ve ben de tıpkı arkadaşlarım gibi bu hâliyle ilk kez tanışıyordum.
Bana ilk dönen ve heyecanla konuşan Ji Yeon oldu: "Ha Neul çok kötüsün! Daha önce nasıl bu çocuktan bahsetmezsin?" Su Ae de onu onaylayan sesler çıkarıyor, tanışma hikayemizi anlatmam için sözler verdiriyordu. "Özel bir şey yok, sadece arkadaşım." O an suratlarını görseydiniz bana inanmadıklarına ikna olurdunuz. "Sadece arkadaş olan biri böyle bir şov yapmazdı," dedi Su Ae kendinden emin bir sesle. "Ben buna şov değil, resmen onun kime ait olduğunu gösterdiğini söylerdim," dedi Baek Hwan bilmiş bir ifadeyle ve gözlerini Ji Hoo'dan kızlara kaydırdı. Kızlar Ji Hoo'ya baktığını görmese de ben o kısacık anı yakalamış ve Ji Hoo'ya bakmıştım. Yüzü ifadesizdi, dudaklarını sımsıkı kenetlemişti. Gözlerini kısmış, Baek Hwan'a bakıyordu.
Daha fazla soruyu engellemek adına üstümü değiştireceğim bahanesiyle hepsini odadan çıkardım. En son Ji Hoo çıkacaktı ki bana döndü. Gözleri yüzümü inceliyor, sanki bilmediği bir sorunun cevabını arıyordu. Rahatsız olduğu bir şey vardı ve bunu çözmeden gitmeyecekti. "Onu seviyor musun?" Sesi beklediğimden kısık ve telaşlıydı. Damdan düşer gibi sorduğu bu soru karşısında şaşkınlıkla ağzım açık kalakaldım. Bana bu soruyu soracak kadar yakınlaştığımızı düşünmüyordum. Onunla diğerleri gibi olabilmem için çok daha fazla vakit geçirmeliydim ve o şimdiden sınırı aşıyordu. Diğerlerinin bu konu üzerine konuşması beni bu kadar rahatsız etmemişti.
"Bu seni ilgilendirmez." Sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı. O da bu tepkiyi beklemiyor olacak ki gözlerime baktı. Ağzı açıldı ama hiçbir şey demeden arkasını döndü ve kapıyı kapatıp odadan çıktı. Son gördüğüm şey, sımsıkı sıktığı yumruğuydu.
Son akşam yemeğimizde, Seo Joon'la nasıl tanıştığımızı –gerçek kimliğini saklayarak– kısaca anlattım. Kızlar daha fazla detay sorsa da diğerleri için bu açıklama yeterli olmuştu. Böylece bu konuyu, kısa süreliğine de olsa rafa kaldırmış oldum.
Ertesi gün eve dönmek için otobüs sırasına girmiştik. Baek Hwan her zamanki gibi kodlarına gömülmüş, dünyayla bağını kesmişti. Ben ise gece pek iyi uyumadığımdan kendimi huysuz ve yorgun hissediyordum. Bir el omzuma hafifçe dokunduğunda, beklemediğim bu temasla aniden irkildim. Arkamı döndüğümde sınıfımdan iki kızın bana gülümseyerek baktığını gördüm.
"Ha Neul, merhaba." Kızın çekingen sesi oldukça tizdi. "Biz sana bir şey soracaktık. Dans ettiğin o çocuk sevgilin miydi?" Bu soruyu ilk başta idrak edemeden birkaç saniye suratlarına baktım. "Hayır, sadece arkadaşım," dedim kesin bir dille. Kızlar birbirine bakıp heyecanla birbirlerine vurdular. Sonra kız, elindeki bir zarfı bana uzatarak en tatlı sesiyle konuştu: "Öyleyse bunu ona verebilir misin?" Elim otomatikman uzandı ve zarfı kavradı. Başımın onaylarcasına sallandığını hissettim. Kızlar tekrar sevinç çığlıkları atarak teşekkür ettiler. Ben önüme döndüm, elimdeki zarf ise çantamın derinliklerinde kayboldu. İçimde filizlenen o rahatsız edici duyguyla baş başa kalmıştım.
Otobüsten indiğimde baş ağrım dayanılmaz bir noktaya gelmişti; eve gitmek için sabırsızlanıyordum. Baek Hwan birkaç defa iyi olup olmadığımı sordu ama endişelenmesin diye iyi olduğumu söyledim. Lakin şu an tek istediğim babama sarılmak ve uyumaktı. Başka bir şey dilesem olacakmış herhalde; çünkü babam okulun girişinde beni bekliyordu ve beni görür görmez adımı resmen haykırdı. Birkaç kişi babama, ardından bana baktı. Babam yanıma geldi ve ona sımsıkı sarıldım. Kısa süreliğine gitmiş olsam bile onu ve Hye Rim'i çok özlemiştim. Babam küçük valizi elimden aldı ve bir kolunu omzuma atarak beni kendine çekti.
"Ha Neul!" Adımın seslenilmesiyle arkamı döndüm. Baek Hwan, Ji Yeon ve Ji Hoo bir bana bir babama bakıyorlardı. "İyi tatiller demek istemiştik," diye devam etti Baek Hwan. Doğru, bugün yaz tatili başlıyordu ve ben bunu tamamen unutmuştum. "İyi tatiller." Kısa bir sessizlik oldu. "Ah bu arada baba, seni arkadaşlarımla tanıştırayım," dedim neşeli çıkmasını umduğum bir sesle. Her birini tanıştırdıktan sonra babam duygusal bir sesle konuştu: "Siz Ha Neul'un arkadaşlarısınız, öyle mi?" Babamın dolu dolu olan gözlerine anlam veremeyen arkadaşlarımın aksine, ben onu çok net anlamıştım. Daha önceki arkadaşlık deneyimlerim pek iyi olmadığından, babam için bu "normal" insanlar en büyük hediyeydi.
"Ayrıca Su Ae ve ikizler de var ama ne yazık ki onlar erkenden gitmek durumunda kaldılar." Baek Hwan'ın bu alelacele açıklaması ve şaşkın ifadesi beni gülümsetti. Çünkü babamın cüssesi ne kadar tehditkar gözükse de içi melek gibi duygusal bir adamdı. "Öyleyse," dedi her birinin suratına bakarak. "Sizi bir gün evimizde ağırlamak isteriz. Kızımın arkadaşları benim en değerli misafirlerimdir." Gidip ellerini sıktı. Bu onları iyice dumura uğratmış olacak ki hepsi sadece kafa sallamakla yetindi. "Görüşürüz," dedim ve babamla beraber evimizin yolunu tuttuk.
Yaz tatilinin sevdiğim yanlarından biri, boş vaktin çok olmasıydı. Verilen testleri, okunması gereken kitapları ve yazılması gereken kompozisyonları saymazsak tabii... Ama bunları şimdi düşünmeyip sonraya bırakacaktım. Hatta Ji Yeon ve Su Ae'yi bu akşam için dışarı davet edebilirdim. Seo Joon'la dersimiz bitmişti. O soyunma odasına giderken kızlara mesaj attım. Su Ae'den aile ziyaretinde olduğu için katılamayacağını söyleyen üzgün bir mesaj gelirken, Ji Yeon seve seve kabul etti.
Seo Joon yanıma geldiğinde salonu kapatmak için kapıda bekliyordum. Her zamanki gibi şapkasını gözlerine kadar çekmiş, yüzünün yarısını maskeyle kapatmıştı. Bu sefer pembe olan saçları kısacıktı ve şapkanın altında belli belirsiz duruyordu. "Bugün de derste oldukça iyiydin. Bir dahaki ders yeşil kuşak sınavın olacak, iyi çalış," diyerek gülümsedim. O da bana selam verirken "Başüstüne Sabomnim!" dedi. İkimiz de bu hâline güldük.
"Bu arada," dedi duraksayarak. "Akşam SeuBwol'da şarkı söyleyeceğim. Gelmek ister misin? Mekân alkolsüz, bu nedenle gelmende sıkıntı olmaz." Sesi sıradan çıksa da gergin olduğu anlaşılıyordu. Davetini yanlış anlayabileceğim ihtimali onu germiş olabilirdi.
"Davet ettiğine göre, ikinci kişiliğin sahnede olacak."
"Evet."
"Bugün arkadaşımla buluşacaktım ama kabul ederse seve seve geliriz. Eğer yanımda biri olması sorun olmayacaksa..." Sıradan çıkan sesim ve davetini kabul etmem onu rahatlatmış olacak ki kısılan gözlerinden gülümsediği okunuyordu.
"Sorun olmaz."
"İyi öyleyse, akşam görüşürüz."
"Görüşürüz," dedi ve arabasına doğru yürüdü. Gidişini izlerken aklıma kızların verdiği mektup geldi ve tekrardan ona seslendim. Arkasını döndü.
"Sana vermem gereken bir şey var bekler misin?"
Sadece onaylarcasına kafasını salladı ve bende hızlıca eve çıkıp mektubu buldum. Nefes nefese aşağıya indiğimde beni aynı yerde bekliyordu. Mektubu ona doğru uzattığımda merakla elimdekine baktı. Kalpli pulu görünce anlam veremeyerek bana baktı. Gözlerinde heyecanlı bir beklenti oluşmuştu.
"Hayranlarından bir mektup. O gösterimizden sonra seni soran çok oldu. Kızlarda bunu sana iletmemi istedi." Dedim sakin bir sesle. Gözlerime orada bir şeyler arıyormuş gibi baktı ama istediğini bulamamış olacak ki gözlerini mektuba indirdi.
"Anladım. Teşekkürler." Mektubu aldı ve spor çantasının içine koydu. Arkasını dönüp gitmesini bekledim ama o sanki başka bir şey söyleyecekmiş gibi bekledi. Ama vazgeçmiş olacak ki
"Akşam görüşürüz" demekle yetindi ve arkasını dönüp yürüdü. Ne diyeceğini merak ederken arkasından bakmakla yetindim. Ama içimden bir ses mektubu aldığımdaki o hisle ilgili olduğunu söylüyordu. Ama her zaman ki gibi duygunun ardını eşelemektense gömmeyi tercih ettim. Çünkü o duygunun getirdikleriyle yüzleşmeye ne gücüm ne de yüzüm vardı. Sadece yanında varolmayı umut edebilirdim.
Kendimle barışana, affedene kadar.
Yorum ve beğenileriniz için çok teşekkürler.
Sevgiyle kalın.
