Herkese Merhaba ,
Biliyorum arayı çooookk uzattım. Bunun için çok üzgünüm. Ama o kadar yoğun aylar geçirdim ki kendime gelemedim. Yazmak için her oturduğumda kelimeler zihnimde oluşmuyordu. Sürekli yazıp yazıp sildim ve inanın diğer hikayeme de vakit ayıramıyorum. Bunun içinde üzgünüm. Lütfen okumaktan vazgeçmeyin cağnımm okuyucularımm trong>
Son olarak isimleri değiştireyim mi? Kurguyu ilk kurguladığımda -sanırım çok fazla kore dizisi izlemenin etkisinde kalarak- koreli karakterlerin çok yakışacağını düşündüm. Ama sanırım isim konusunda ve kimin kim olduğu konusunda karışıklık oluyor. Bu nedenle kurguyu Türkiye de geçiyormuş gibi değiştirmeli miyim? Değerli fikirlerinizi bekliyorum ve sizi uzun bir bölümle baş başa bırakıyorum.
Keyifli okumalar.
Okul gezilerinin sevmediğim bir yanı varsa, o da uzun yürüyüşlerdi. Sıcak vakitlerde dağın tepesine tırmanmak pek de tatil anlayışıma uymuyordu ki, söylenmelere bakılırsa sınıfın çoğunun fikri de bu yöndeydi. Telefonum kısa bir bildirimle titrediğinde, bitmiş ikinci su şişemi çantama koyuyordum. Telefonu açtığımda bildirimin Seo Joon'dan olduğunu gördüm. Bu beni şaşırtmamıştı. Bana dans eğitimi verdikten sonra oldukça yakınlaşmıştık. Nasıl tanıştığımız düşünülürse, şu anki yakınlığımız 'arkadaşlık' diyebileceğimiz bir seviyedeydi. Bundan rahatsız değildim, bilakis Seo Joon'un arkadaşlığında yormayan, rahatlatan bir şeyler vardı ve bu dinginliği seviyordum.
Bildirime tıkladığımda, dans stüdyosunun geniş açısı belirdi. Duvarın en sonundan aynalı kısım çekilmişti ve Seo Joon'un yerde oturduğu az da olsa aynadan görülebiliyordu. Biraz büyülttüğümde yüzündeki gülümsemesinin ardına gizlenmiş yorgunluğu görebiliyordum. Gülümsedim ve ben de dağa çıktığımız yolu çekip gönderdim.
"Konuştuğunda kim?" Sesini duyduğumda, Seo Joon'un 'orayı gerçekten tırmanıyor musun?' sorusuna cevap vermek üzereydim. Mesajı gönderdikten sonra telefonu kapatıp Ji Yeon'a baktım. Oldukça yakınımda, ekranı görmeye çalışıyordu. Kapattığımı görünce, şüpheli gözlerle beni süzdü.
"Sevgili mi yaptın yoksa?" dedi bir kez daha kuşku dolu gözlerle. Gözlerimi devirip, "Hayır, sadece bir arkadaşım," dedim. Ji Yeon'un ifadesi silinip, yerini meraka bıraktı. Koluma girip, meraklı bir ifadeyle, "Adı ne? Nerede tanıştınız?" dedi. Onun bu tavırlarına gülmekten kendimi alamadım.
"Düşündüğün gibi bir şey değil."
"Ne düşündüğü mü, nereden bileceksin ki?" dedi şen şakrak sesiyle. Ona tavırlarını ima edercesine baktım.
"Tamam, tamam," dedi hemen kabullenerek. "Sadece bizden başka arkadaşlarının olmadığını sanıyordum. Özellikle erkek. O nedenle merak ettim," dedi ve gözlerini kırpıştırarak baktı. "Özel biri olabileceğini."
Kahkaha attım. Derinden gelen neşeli bir kahkahaydı. Bu kahkahaları en son ne zaman attığımı unutmuştum ama ne zaman arkadaşlarım olmuş, geçmişin sert prangalarından kurtulmuştum. Kahkahalarım, neşem çoğalmıştı. Normal olmuştum ve bu benim için bulunmaz bir nimetti.
"Gerçekten arkadaşım," dedim şüpheye yer bırakmayacak şekilde. "Sadece gününün yoğun ve yorgun geçtiğinden bahsediyordu, ben de ona gelip dağ yürüyüşü yapmasını söyledim," dedim omuz silkerek.
"Ah Ha Neul," dedi cıkcıklayıp kafasını eğerek. Sonra bana baktı acıyan gözlerle. "Konu erkekler olduğunda kafan hiç çalışmıyor." Derin bir nefes aldı. "Sana kendini çekip atmış ve yorgun olduğunu söylemiş. Bu ne demek? Yoruldum, senden ilgi görmek istiyorum demek."
Ji Yeon'un kafasının çalışma şekli beni her zaman dumura uğratmıştı ve bu da o anların başını çektiğine emindim.
"Bazen beni korkutuyorsun," dedim ona şaşkın gözlerle bakarken. "Yok öyle bir şey. Sadece alışkanlık," omuz silktim. "Çok arkadaşı yok. O da sadece konuşabileceği birisini arıyor," dedim savunurcasına. Ama bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Ji Yeon öyle düşünse ne olacaktı ki sanki? Gerçeği biliyordum. Daha ötesini düşünmediğimi de. Ama yine de sanki suç işliyormuşum gibi hissetmekten alıkoyamamıştım kendimi. Üstünü kapatarak Seo Joon'u saklamak istemiştim.
Derin bir nefes aldı ve bilmiş bir ifadeyle, "İşte senden hoşlandığına dair bir bilgi daha," dedi.
"Kim ondan hoşlanıyormuş?" dedi başka bir ses. İkimizin de kafası sağa doğru döndüğünde, Beak Hwan'ın nefes nefese kalmış haliyle karşılaştık. Ben bir şey yok diyecekken, Ji Yeon atılarak heyecanlı bir sesle, "Ha Neul'un konuştuğu biri var," dedi.
Beak Hwan'ın tepkisi tek kaşını kaldırıp bana bakmak oldu. Ona kafamı sağa sola sallayarak öyle bir şey olmadığını söylemeye çalıştım ama o, Ji Yeon'un daha 5 dakika önce öğrendiği gereksiz bilgileri abartarak anlatmasını dinlemekle meşguldu.
Onları boş vererek birkaç kez titreyen telefonuma döndüm. Dans etmektense benimle dağ yürüyüşü yapmayı şu an yeğleyeceğini söylemişti. Ona göz deviren bir emoji atıp, bu sefer kızgın güneşi attım.
"Onunla yürüyüş yapmak istediğini söylemiş," dedi Ji Yeon heyecanla Beak Hwan'a. Kendime bir not: Ji Yeon'un yanında bir daha telefona bakmayacaktım.
Beak Hwan da yüzünde bilmiş bir ifadeyle, "Seninle flört ediyor," dedi. Onlara gözlerimi devirip, basamakları hızla adımlamaya başladım. Aynı konuşmayı Beak Hwan'a da yapıp kendimi yormak istemiyordum. Sadece bu yorucu yürüyüşü bitirmek, tekrar bir dondurma yemek ve yarın yapacağım dansı düşünmeden uyumak istiyordum.
Ki, gecenin ilerleyen saatlerinde uyumam pek de mümkün görünmüyordu. Dağın tepesinden eşsiz manzarayı izlemiş, yemek de Ji Yeon'un olanları diğerlerine anlatmasını dinlemiş ve sorulara maruz kalmaktan yemeğimden zevk alamamıştım. Uyku ise bana uğramamaya yemin etmiş olmalıydı ki, saat 2 olmasına rağmen gözümü bile kırpmamıştım.
Ben de çareyi temiz hava almakta bulmuş ve bahçeye çıkıp bulduğum bir taşa tünemiştim. Ay apaçık ortadaydı ve pasparlaktı. Birkaç kümeleşen yıldız parlayıp sönüyorlardı ve cırcır böceklerinin sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Seul'de olsak, bu yıldızları bu kadar net göremeyeceğimi fark ettim ve hiçbir şey düşünmeden o ana kapılmayı kendime hak görerek yıldızları seyrettim.
Huzur böyle bir şey miydi? Diye düşünmeden edemedim. Hiçbir şey düşünmeyeceğim dedikten sonra kendime ihanet ederek. Sanırım bu, dedim kendi kendime. Her an kötü bir şey olacak duygusunu bastırmaya çalışarak. En azından bugün değil, dedim. Bugün değil.
Bu gece sadece huzuru dinleyecek, koklayacak, görecek, en önemlisi ise hissedecektim.
Ellerimi yere koyarak geriye doğru yaslandım ve kafamı geriye doğru atarak hafif esen rüzgarın saçlarımla uğraşmasına, tenimi gıdıklamasına izin verdim. Gözlerimi kapamış, derin derin soluyarak zihnimi, bedenimi, ruhumu temizliyordum. Serin hava ciğerlerimi canlandırmış, tenimi titretmişti.
Zaman bu anı bile bana çok görmüş olacak ki, adım seslerini duymamla huzur bir rüya gibi gelip geçti. Gözlerimi açmamla dağılan bir duman gibi.
Ji Hoon'du.
Ayakta yanımda dikiliyordu ve kafasını eğmiş, yarı karanlıkta kalan gözleriyle beni süzüyordu.
"Merhaba," dedi derinden gelen yumuşak bir sesle. Burada olduğuma şaşırmamış görünüyordu. Ona hiçbir şey demeden yerden kalktım. Anlaşılan gitme vakti gelmişti.
Yanından geçip gitmeye çalıştığımda, bileğimi tutup beni durdurdu. Kendimi tutuşundan kurtaracaktım ki, konuştu.
Yanından geçip gitmeye çalıştığımda, bileğimi tutup beni durdurdu. Kendimi tutuşundan kurtaracaktım ki, konuştu.
"Ben sadece özür dilemek istedim." Hiçbir şey demeden bekledim. Yüzünü göremesem de, yumuşak tutuşu ve pişman sesi bana zarar vermek istemediğini gösteriyordu.
"O yaptığım çok adiceydi. Seni öyle geçmişinle vurmamalıydım," dedi yutkunurken, zorla konuşuyormuş gibiydi ve sesi gerçekten pişman geliyordu. Bir adım geri giderek, önünde durdum. Eğdiği kafasını kaldırıp şaşkınlıkla bana baktı. Gözleri, pişmanlığın ve hüznün emarelerini taşıyordu ve az buçuk onu dinlememin şokunu. Onunla son kez konuşup bu bahsi kapatmak istiyordum artık. Ona sinirli miydim? İlk zamanlardaki kadar değil. Ama yine de onu görmek, konuşmak, aynı yerde bulunmak bile istemiyordum.
"Hayatımda oldukça kötü şeyler yaptım. Kabul ediyorum. Şu an savaş açtığın zorbalardan biriydim ben de ve pek çok masum çocuğun canını yaktım. Biliyorum. Pişmanım ve emin ol, cezasını çok kötü bir şekilde ödedim. Annemi kaybettim. Kardeşim ölümden döndü ve babam..." Derin bir nefes aldım. Bu konuları konuşmak hala berbat hissettiriyordu. "Hayattaydı ama bir ölü gibi yaşıyordu. Yalnızdım, öfkeliydim ve ben de çocuktum. Hırsımı, yalnızlığımı nereden çıkaracağımı bilmiyordum. Acıyla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Ben de en iyi bildiğim şeyi yaptım. Çünkü kavga etmek, kötü olmak, acımı unutturuyordu. Fiziksel acı, ruhumun acısının yanında hiçbir şeydi ama yine de onunla boşluğu bastırmaya çalışıyordum. Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyordum." Sessizlik öyle ağırdı ki, nefessiz kalmıştım. Söylediklerimi sindirmeye çalışıyor olmalıydı ki, hiçbir tepki vermeden, yoğun bakışlarla beni dinliyordu.
"Beni yargılamadan önce bana sormalıydın. Çünkü insanların geçmişini bilmeden onları yargılamak, yapılabilecek en kolay yol," dedim sonlara doğru yükselen sesimle. "Bana sorsaydın, sana bunları anlatırdım ama sen bana sormak yerine, beni yaptıklarımla yerle bir edip belden aşağı vurdun," dedim. "Birisini zaafından vurmanın benim için affedilir bir yanı yok."
Yanından geçip gitmeye yeltendim ama bu sefer sözleriyle beni durdurdu. "Affedilmeyeceğimi biliyordum. Ben sadece..." Sustu ve derin dertli bir iç çekti. "Kendime kızgınım."
"Beak Hwan bir keresinde sana bu odadaki herkesin bir şekilde zorbalığa uğradığını söylemişti. Kimisi arkadaşları, kimisi ailesi tarafından. Ji Yeon ve ben, senin gibi bir aileye sahip değiliz. Babam oldukça..." Doğru kelimeyi arıyormuş gibi duraksadı. "Gaddardır."
"Bir keresinde Ji Yeon'u öyle bir dövmüştü ki, bilincini yitirmişti. Sırf düşük not aldığı için. Çocuktum, elimden hiçbir şey gelmemişti, ağlamaktan başka. O gün kendime bir söz verdim. Kardeşimi her türlü kötülükten, canım pahasına koruyacaktım. Babamdan bile." Derin bir sessizlik oldu, bu sefer ben ne diyeceğimi bilemiyormuş gibi dikiliyordum. Babam bize bir kez bile vurmamıştı. Başıma o kadar bela açtığım halde. Ama bana vurduğunu düşünmek bile kalbimin sancımasına neden olmuştu. Hele Hye Rim'i dövdüğünü düşünmek bile istemiyordum. Neler yaşadıklarını, hissettiklerini düşünemezdim bile.
"Senin geçmişini öğrendiğimde, Ji Yeon'a zarar vereceğini düşündüm. Seni seviyordu, senden bahsediyordu ve seni aramıza kattığında kuşku duymaktan geri duramadım. Çünkü Ji Yeon'u korumam gerekiyordu. Onun bir kez daha zarar aldığını düşünmek bile..." Devamını getiremeden sustu. Onunla ister istemez empati kurduğumu hissettim. Ben de Hye Rim için her şeyi yapardım. Kendimden bile vazgeçerdim. Ailem için.
Tek diyebildiğim, "Ji Yeon benim ilk arkadaşım. Benimle kimse konuşmazken gelip kocaman gülümsemesiyle şekerli ekmek uzattığından beri hem de. Onu seviyorum ve emin ol, ona kimsenin zarar vermesine izin vermem. Kendimim bile," oldu.
Kafasını kaldırıp bana baktı bir kez daha. O an konuşmamıza gerek yoktu. Aramızda geçen sözsüz konuşmada, benim onu anladığımı, onun beni bahsettiği kırmızı iple kendine ve diğerlerine bağladığını biliyorduk.
Kahvaltı pek şen şakrak, pek bir neşeli geçiyordu. Ji Yeon ve Suae durmadan konuşuyor, ikizler telefona gömülmüş oyun oynuyor, yanımda oturan Beak Hwan ise kızları dinliyordu. Gözlerini Suae'den alamıyor gibiydi. Hınzır bir gülümsemeyle sadece Beak Hwan duyacak şekilde konuştum:
"Aşık çocuk."
Beak Hwan transdan çıkarak bana döndü, telaşlı bakışlarla. Benim olduğumu görünce rahatlayarak gözlerini devirdi. Ağzından da "Ha ha" sesi çıkmıştı.
"Benimle uğraşacağına, kendini düşün. Hangisini seçeceğini merak ediyorum," dedi, önüne dönüp yemeğini yerken. Kaşlarımı çatıp merakla ne demek istediğini soracaktım ki, konuyu değiştirerek:
"Dün gece Ji Hoo ile ne konuşuyordunuz?" dedi. Sorusuyla ister istemez gerildim. Şimdi, önüme dönüp yemeğimle oynama sırası bendeydi. İştahım bir anda kaçmıştı.
"Hiçbir şey. Benden özür diledi ve..." Derin bir nefes vererek, "Bende ona eskisi kadar öfkeli olmadığıma karar verdim," dedim. Beak Hwan'ın araştıran gözleri, yüzümde dolaşıyor, ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. Ama benim ona verecek cevabım yoktu. Kendime bile verecek cevabım yoktu. Ben de akışına bırakmaya karar vererek, zihnimde oldukça gerilere atmıştım.
İster istemez gözüm Ji Hoo'ya kaydı. İkizlerin karşısında, masanın sonunda oturuyordu. Yanındaki kardeşini dinliyor olmasına rağmen gözleri dalgındı. İzlendiğini hissetmiş olacak ki, gözleri bana kaydı. Canlanan gözlerde bir ışık yandı ve dudakları ister istemez bir gülümsemeyle kıvrıldı. Bana yine dost eli uzatıyordu. Onu hala affetmiş değildim ve hiçbir zaman yakın olmayacaktım ama belli bir düşmanlığı da gerek yoktu. Akışına bırakmayı kendime hatırlatarak, bende ona gülümsedim.
Sahnedeki sınıfı izlediğimde, sıranın bana geldiğini düşünmek gerilmeme neden oluyordu. Sahnede ki grup o kadar iyi hazırlanmışlardı ki, sanki idoller dans ediyordu. Bunun üstüne bizim çıkacak olmamız ve sahneyi benim kapatacak olmam, sakinleşmemde pek de yardımcı olmuyordu. Omzuma bir el dokunduğunda, hızla arkamı döndüm. Sınıfımdan bir kızdı.
"Seni çağıran biri var," dedi.
"Kim?" dedim merakla. Omuz silkerek, cevap vermeden yanımdan uzaklaştı. Onu takip ettiğimde, öğrencilerin hazırlanması için belirlenen küçük bir odaya geldim. Sınıfımdan birkaç kişi, rolleri gereği suratlarını boyamakla ya da kostümlerini giymekle meşguldüler. Sonra onu gördüm.
Seo Joon köşede, diğer alana açılan kapıda duruyordu. Ama ikinci kimliği olarak. Yine siyah pantolon ve tişört giymişti. Metal zincirler belinden sarkıyor, küpeleri omuzlarına doğru sallanıyordu. Saçıyla gözlerini yine örtmüştü ve dövmeleriyle Seo Joon'dan oldukça farklı duruyordu. Hızla yanına yürüdüm. Birkaç meraklı göz üstümüzde takılı kalsa da onları umursamadım.
"Neden geldin?" dedim, kısık ve endişeli bir sesle. "Ya sasaeng seni buraya kadar takip ettiyse?" Etrafı taradım, hızlıca sahneyi izleyen öğrenci topluluğundan başka kimse yoktu.
"Kiminle geldin? Umarım yalnız değilsindir." Hızlı konuşmalarımı sağa sola incelememi izledi bir süre. Yüzünde küçük bir gülümseme vardı.
"Sakin ol. Unuttun mu, senden başka kimse bu halimi bilmiyor?" dedi, yavaşça, yumuşak bir sesle. Ona baktım, saçlarının ardındaki gözlerine.
"Olsun. İşini şansa bırakamazsın. Peşinde sana zarar verebilecek biri varken başına buyruk davranamazsın."
"Seni yalnız bırakmak istemedim," dedi aniden. "Dün hissettirmemeye çalışsan da çok endişeliydin ve tüm bu dans olayının seni gerdiğini biliyorum. Kötü dans etmekten çok, gözlerin üzerinde olmasından rahatsız oluyorsun." Ona şaşkınlıkla ağzım bir karış açık baktım. Söylediklerinde haklıydı. İnsanların beni izleyecek olması asıl gerildiğim şeydi ve bunu ona söylemeden, sadece yazdıklarımı okuyarak bilmesi oldukça şaşırtıcıydı.
"Ben de buraya sana destek olmak için geldim. Dansında sana eşlik edeceğim."
Söylediklerini idrak etmekte oldukça zorlanıyordum. İtiraz etmeme fırsat vermeden, dumura uğratan kelimelerini birbiri ardına sıralıyordu.
"Ama ben," dedim, sesimi bularak, "Macerana oynayacaktım."
Her an kahkaha atacakmış gibi dudakları gerildi. "Ah, evet. Onu oynasan eminim çok eğlenceli olurdu ama..." Yaklaştı ve kafasını hafifçe eğerek gözlerime baktı. "Valsinin yanında hiçbir şey." Ona kaşlarımı çattım. İtiraz edecektim ki tekrar konuştu.
"Vals edeceksin ve ben de kavalyen olacağım."
Bu delilikti. Seo Joon'un söylediklerini düşünemeden, itiraz bile edemeden kendimi şarkının değiştiğini bildirirken bulmuştum. Müzikleri ayarlayan çocuk bunu pek de umursamayarak ufak bir kafa sallamıştı. Seo Joon, kabul edeceğimden oldukça emin bir şekilde yanında elbisemi bile getirmişti. Dediğine göre kardeşime planını söylemişti, o da buna dünden razıymış gibi elbisemi Seo Joon'a vermişti.
Elbisem dizimin hemen üstünde bitiyor, aşağıya indikçe genişleyen uçlarıyla belimi ince gösteriyordu. Kalın askılı, dekoltesiz, gösterişsizdi. Saçlarımı sıkıca topladım. Hala bunun delice olduğunu düşünüyordum.
"Ha Neul, hazır mısın?"
Kabinden çıkarak beni bekleyen Seo Joon'a baktım. O da tişört yerine siyah bir gömlek giymişti ve itiraf etmeliyim, oldukça yakışmıştı. Pantolonundaki metalleri, küpelerini çıkarmıştı. Saçları ise düzgünce şekillendirilmişti. Böylece yüzü gözüküyordu ve eminim bir Glowboys fanı onu gördüğünde anında tanırdı.
"Yüzünü açık bırakamazsın," dedim, bariz şekilde unutmuş olmasını kınayarak. O ise söylediklerimi dinlemiyor gibiydi. Beni gözleriyle süzdü ve hiçbir şey demedi. Yüzünden herhangi bir şey anlaşılmıyordu.
"Hey," dedim, sesimi yükselterek. Yüzüme kaydı bakışları. "Yüzün diyorum, açıkta kalmamalı."
"Merak etme. Bunun için bir şey getirdim," diyerek yanındaki masaya uzandı. Eline aldığı maskeyi bana uzattı.
"İnsanların sana bakmaları hoşuna gitmiyor. Bu yüzden rahat olman için maske getirdim." Elindeki maskeyi aldım. Ne diyeceğimi bilemiyor, karmakarışık duygular hissediyordum. Tabiri caizse afallamıştım.
Maskenin göz kısmı kapalıydı ve üstünde danteller bulunuyordu. Şık ve zarifti. Ona baktım, minnettar gözlerle.
Benimkinin aynısını ama dantelsizini kendisine takmakla meşguldü.
"Neden?" dedim merakla. "Neden tüm bunları benim için yapıyorsun?" İnsanların beni düşünerek mutluluğum için bir şeyler yapması alışık olmadığım bir durumdu. Bu beni telaşlandırıyor ve endişelendiriyordu.
"Çünkü," dedi bana yaklaşarak, "Sana değer veriyorum," dedi, bilinen bir gerçeği dile getirmenin rahatlığıyla. Sonra elimdeki maskeyi aldı ve beni döndürdü. Maskeyi gözüme takıp arkadan bağladı.
O an sahneden müziğimizin sesi geldi. Elini uzattı, bana kendinden emin bir şekilde. Yüzünde destekleyici bir gülümseme vardı. Elinden tuttum yavaşça ve beni sahneye doğru yönlendirdi.
Serenade for Strings tüm alanı dolduruyordu. Sahneye adım atmamla sanki kör ve sağır oldum. İnsanların seslerini duymuyor, onları görmüyordum. Sadece Seo Joon ve dokunuşu vardı. Müziğin ritmini kalbimde, ruhumda ve zihnimde hissedebiliyordum. Vücutlarımız o kadar uyumluydu ki sanki tek vücut olmuştuk. Bir dakika bittiğinde benden ayrıldı. Ve o an, gerçekliğin farkına vararak alkışları, takdir dolu çığlıkları duydum. Seo Joon'a baktım, ister istemez. Müzik gerçekten de kalplerde bir şeyler hissettiriyordu.

