İçeriğe geç

Y KARAKTERİ

Bölüm 26 · 10 dk okuma

Y KARAKTERİ

Bölüm 26

Çığ gibi

Herkese merhaba,

Bu bölüme ilham olmuş Guns N’ Roses - This I love şarkısını dinlemenizi tavsiye ederim :)

Keyifli okumalar…

Ji Yeon ile buluştuğumuzda işlerin onun için pek iyi gitmediğini hemen anladım. Yüzüne zoraki kondurduğu gülümseme oldukça barizdi. Çantasının kulpuyla oynuyor, arada odağını kaybeden gözleri benden başka yerlere kayıyordu. En sonunda onu kolundan çekerek alelade kafelerden birine oturttum. Kahvelerimizi alıp geldiğimde aynı pozisyonda durmuş, masaya dikkat kesilmişti.

Dikkatini çekmek için kahveyi önüne ses çıkararak koydum ve anında transtan çıkarak bana kaydı bakışları. Üzgün ve boştu. Onun bu haline alışık değildim ve bu beni korkutuyordu. Ji Yeon her zaman neşeli, güleç ve konuşkan biriydi. Şimdi ise suskundu ve başa çıkamadığı bir derdi varken onu görmezden gelemezdim.

“Sorun ne?” dedim direkt konuya dalarak. “Buluştuğumuzdan beri üzgün ve dalgın görünüyorsun. Ne oldu? Anlatmak ister misin?” Sesim beklediğimden daha mı sert çıktı diye endişelendim; insanlar nasıl teselli edilir pek bilmiyordum.

Soğuk kahvesinden bir yudum aldı. Şeker oranı onu mutlu etmiş olacak ki kısa süreli bir gülümseme geçti dudaklarından.

“Üzgünüm. İnan buluşmamızı mahvetmek istemezdim.” Yutkundu. “Ama o evden çıkmalıydım. Sen ise o anda hissetmiş gibi yazdın ve kendimi bir anda dışarıda buldum.” Sesi mahcuptu.

Kafamı saçmalama der gibi sallayarak hararetle konuştum. “Her zaman mutlu olacaksın diye bir durum yok, mutsuz anlarımızda da birbirimizi destekleyeceğiz.” Onu anladığımı belli edercesine hafif bir gülümsemeyle baktım ona.

O ise yine kahvesinden bir yudum almış, buluştuğumuzdan beri ilk sahici gülümsemesini göstermişti. Sonra gülümsemesi sönerek yerini gerginliğe bıraktı.

“Babamı biliyorsun. Ji Hoo onu sana anlattığını söyledi.” Kafamı bildiğimi belli edercesine onayladım ama bu onu fark etmedi.

“Ji Hoo’nun aksine okul notlarım çok iyi gelmedi ve babam başarımız konusunda oldukça takıntılı bir adamdır. Bugün bu yüzden kavga ettik. Bana Ji Hoo kadar başarılı, hayırlı bir evlat olmadığımı, beceriksiz bir asalak olduğumu başıma kâğıtlarla vura vura söyledi.” Gözyaşları sicim gibi akıyordu. “İşin kötü tarafı da ne biliyor musun? Dediklerinde haklı. Ondan kurtulmak için tek yolum iyi bir üniversite ama onu bile kazanacak akıl yok bende. Ne işe yararım ki? Onca derse rağmen piyanoda işe yarar bir gelişmişliğim yok. Sporda başarısızım. Derslerim kötü ve en kötüsü hiçbir zaman onun istediği gibi sosyal toplumda parlayan biri olamayacağım. Onun deyimiyle bir ‘seçkin’.” Hıçkırdı ve burnunu sildi.

“Babam hep gururlanacağı, parmakla gösterilen rol model çocukları olsun istiyor. Öldüğünde değerlisini, ‘hukuku’ bırakacağı çocuklar. Avukatlık dişli bir meslek der hep. Karşındaki kim olursa olsun vazgeçmemek ve kazanmak. Gerekirse onursuz dövüşeceksin ama raundu alacaksın.” Son sözlerini ezberinden seri ve sert söylemişti ki sanki babası onda can bulmuştu.

“Ama bir de bana bak. Pısırık, başarısız, berbat kızına. En çok da ne beni yaralıyor biliyor musun?” Kafasını kaldırıp bana baktı. Gözleri kıpkırmızı, ağzı hıçkırığını tutmak için büzülmüştü. “Kendime olan nefretim o kadar kökleşti ki kafamdaki iyi olmadığımı söyleyen sesleri susturamıyor. Sadece bastırıp oluşturduğum sahte mutluluğun gerisine atıyorum.” Elini göğsüne koydu. “İçimdeki o kara delik gittikçe büyüyor ve en sonunda beni yuttuğunda yapabileceğim hiçbir şey kalmayacak.” Sözler pis kokulu bir canavar gibi aramıza oturmuş, her nefesinde nefes almamı daha da zorlaştırıyordu.

“Yok olmak istiyorum.” Fısıltı gibi çıkan sesi beni iliklerime kadar titretmişti. Sanki birisi beni aniden buz gibi havuza atmış, çıkmamı engellemişti. Soğuk bir el kalbimi kavramışçasına ürperdim. Tir tir titriyor ve eski bende yeniden canlanıyordum.

‘Keşke hiç doğmasaydım da bunları yaşamasaydınız.’

‘Annem yerine ben ölmeliydim.’

‘Kardeşin senin yüzünden zarar gördü.’

‘Sen lanetlisin. Etrafındaki herkese zarar veriyorsun. Keşke hiç var olmasaydın. Senin ruhun bile eziyet verirdi.’

‘Keşke yok olsam.’

Tüm düşünceler oluk oluk zihnime akarken kara seli durduracak hiçbir şey yoktu elimde. Hiçbir şey. Sadece sele kapılıp boğulmak istiyordum. Duygularımı dizginde tutmaktan o kadar yorulmuştum ki arkadaşıma yardımcı olamadığım gibi anlattıklarından tetiklenmiş ve nefes alamaz olmuştum.

Psikoloğumun derin sakin sesi üşüştü birden zihnime.

‘Nefesini diyaframdan alarak ona kadar say. İçtiğin kahvenin tadının farkına var. Anda kal Ha Neul. Anda kal.’

Bulanıklaşan zihnim güneş doğmuş gibi açılırken duruşumu değiştirmediğimi fark ettim. İçimde fırtınalar koparken bedenim hareketsizdi. Bunu kırarcasına yerimden hızla doğruldum ve sandalyemin sürtmesiyle hassas sinirlerim irkildi.

Ji Yeon’un yanına giderek ona sarıldım sımsıkı. Hiçbir söze gerek yoktu o an için; sadece sarıldım ve o da kollarını sımsıkı bana dolarken gözyaşları tişörtümü ıslattı. Kahvemizin buzları sıcak, tasasız yaz akşamında eriyene kadar öylece kaldık. İki yaralı ruh olarak.

Ji Yeon’u eve bırakmayı teklif etsem de haklı olarak gitmek istemedi. Ben de onu bizde kalmaya davet ettim. İlk başta reddetse de ısrarlarım sonucunda kabul etti. Aramalarını ve mesajlarını görmezden geldiği Ji Hoo’ya bende kalacağına dair kısa bir mesaj yazdıktan sonra tekrardan telefonunu çantasının derinliklerine gönderdi.

“Aslında ona kızgın değilim. Ji Hoo olmasa yalnız olurdum ama işte...” Derin bir nefes aldı ve sıkkınlıkla verdi.

Elimi elinin üzerine koydum. “Üzülme, ben yanındayım. Sıkıldığında, üzüldüğünde her zaman bana gelebilirsin.” Bana baktı minnettar bakışlarla; sahici gülümsemesiyle kıvrıldı dudakları.

O an telefonum titredi ve kız kardeşlik anımız bozulmuş oldu. Telefonu çıkardığımda Seo Joon gülümseyen bir emojiyle saati ve yerin konumunu göndermişti. O an unuttuğum söz kafamda zınk diye yandı. İkinci kez titreyen telefonum ‘Gelecek misin?’ yazısı ve utangaç emojiyle parladı.

Ji Yeon bu durumdayken onu bırakıp gidemezdim. Bu nedenle ona özür dolu, gelemeyeceğimi söyleyen bir mesaj yazmaya karar verdim.

“Kim o?” dedi merakla Ji Yeon.

“S—” O an aklıma onu başka bir isimle tanıttığım geldi. “Do Hyun,” dedim geveleyerek. “Bugün bir mekânda söyleyecekti. Beni de davet etti ama benim aklımdan çıkmış. Ona gelemeyeceğimi yazıyordum.” Telefonumdan gözlerimi ayırmadan bir çırpıda olanı anlatmıştım.

“Dur. Mesajı gönderme.” Ona baktım merakla. Gözleri muziplikle parlıyordu. Eski tanıdığım Ji Yeon’a geri dönmüştü. Çöpçatan Ji Yeon’a.

“Gideceksin. Benim için gitmemene izin veremem. Hem baksana, gitmezsen üzülür. Nasıl da gelmen için can atıyor.” Eğilerek gelen mesajları okudu ve ben müdahale edemeden yazdıklarımı silip ‘Geleceğim’ yazıp yanakları kızarık gülümseyen emojiyi yolladı. Ne olup bittiğini anlayamadan konuyu kapatmıştı.

“Hayır, gitmeyeceğim. Seni yalnız bırakamam. Eve gidelim. Dondurma alırız ve romantik komedi izleyip beynimizi boşaltırız.” Dediklerimde oldukça ciddi olmama rağmen Ji Yeon inatla reddetti.

“Olmaz. Seni dört gözle bekliyor. Gitmezsen ilişkiniz ilerlemeyebilir.” Adeta ilişki uzmanıymış gibi konuşmuş, beni ikna etmek için çabalamıştı.

“Cidden hiçbir zaman kafanın çalışmasını anlayamayacağım. Bunları sadece bir iki mesajdan çıkarmış olamazsın. Beni dört gözle beklediği filan yok—” Konuşmama daha devam edecektim ki;

“Ne zamana kadar inkâr edeceksin?” diye sordu birden. “Ne zamana kadar onun sana ilgisi olduğunu ve senin de bir şeyler hissettiğini inkâr edeceksin?”

İşte sormaktan kaçındığım, görmezden geldiğim birçok şey çığ gibi üstüme geldi ve beni altında bıraktı. Ben ise ölüme mi yaşama mı gittiğimi bilmeden kazıyordum. Ağzım açık dediklerine bakakaldım.

“Sakın dediklerimi inkâr etme. Sizi okul gezisinde gördüm. Dansınızdan sonra odadayken... Yüzü maskeyle örtülü olsa da gözleri açıktaydı ve senin ona bakmadığın her seferde seni öyle yoğun bir açlıkla izliyordu ki bir an herkesi oradan çıkarıp sizi yalnız bırakmak istedim.” Kıkırdadı sevinçle. Dedikleriyle kalbim bana ihanet ederek tekledi ve kalbimden tüm bedenime bir ağrı yayıldı.

“Klişe olacak ama gözler yalan söylemez Ha Neul. Asla. Hele arzuyla bakan gözler.” Yüzünde bilmiş bir ifade vardı. “Üstelik bunu fark eden bir tek ben değilim ama bu başka bir günün konusu.” Gizemle yavaşça bitirdi sözlerini.

“Ben yapamam,” dedim aniden. Beynim bu cevabı hazırlamadan, otomatik olarak hislerimle cevap vermiştim. “Ben—” Ne diyeceğimi bilemiyordum. Son zamanlarda beni yoklayan o duyguya set çekmeme rağmen şimdi tüm vahşiliğiyle saldırıyordu.

Ji Yeon şaşırmış görünüyordu. “Neyi yapamazsın? Sevgili yapmayı mı?”

“Hayır. Ben—” Kelimelerin neden kilitlendiğini bir türlü anlayamadan boş bir beyinle bakmayı sürdürdüm ama o vahşi duygu boğazımı parçalayarak gerçeği haykırdı.

“Ben sevilmek ve sevmek istemiyorum. Ben sadece kefaretimi ödemek istiyorum. Bunu da yalnız kalarak yapabilirim. Sevilmeyi hak etmiyorum. Sevmeye de hakkım yok.” İşte gerçekler dilde can bulup prangalarımı bir kez daha hatırlattı. Sessizlik gergin bir ip gibi gerilmişti. Koptu kopacaktı ve ben bundan kaçmak istiyordum. Ji Yeon ağzını açtı, bir şeyler söylemek ister gibiydi ama ona fırsat vermeden bir anda ayağa fırladım.

“Hadi eve gidelim.”

Ji Yeon konuşmak istemediğimi anlamış olacak ki hiçbir şey demeden ayağa kalktı.

“Gidiyoruz ama eve değil. Moralimi düzeltmek için arkadaşını dinlemeye. Bana öyle bakma, bugün çok ağladım. Güzel müzik dinleyip tatlı bir şeyler yemek istiyorum.” En sonunda vazgeçip omuz silktim. “İstediğin gibi olsun.”

SeuBwol’u beklediğimizden kalabalık bulmamızın nedeni mekânın oldukça dar olmasıydı. İki kat olmasına rağmen tıklım tıklımdı. Garsonlar, ayakta kalan insanlar sürekli bir trafik oluşturuyordu. Masalar bir hayli sıkışık ve dip dibeydi ama kimse bunu umursuyormuş gibi görünmüyordu. Çünkü gülüşmeler, farklı tonda ve renkte sesler havada uçuşuyordu. Tatlı ekşi kokular ise resmen ciğerimi doldurmuştu. Ji Yeon da benim gibi etrafa bakınıyor, boş yer var mı kontrol ediyordu. Loş mekânı sadece masalardaki küçük aydınlatmalar aydınlattığından ileriyi görmek zordu. Daha da ilerledik ve o an sahneyi gördüm. En arkadaki masanın bile görebileceği şekilde yüksekti. Arkası koyu kırmızı perdelerle örtülmüştü ve bu sadece sahneye odaklanılmasını sağlıyordu. Sahnede sadece bir mikrofon ve bas gitar sistemi bulunuyordu. Yanlarda hoparlörler kablo karmaşasının ortasında duruyordu. Telefonum art arda titrediğinde ekranda Seo Joon’un adı belirdi. Beni ilk kez arıyordu.

“Efendim,” dedim biraz yüksek bir sesle. Nedense beni bu gürültüde duyamayacağını düşünmüştüm.

“Ah Ha Neul. Arkandaki gürültüye bakılırsa gelmişsin,” sesindeki sevinç okunabiliyordu. “Ama seni göremiyorum. Sahnenin sağında arkada bir kapı var, oraya gelebilir misin?”

Tamam deyip Ji Yeon’a beni takip etmesini söyleyerek ilerledim. Bulmak zor olmadı çünkü Seo Joon bizi bekliyordu. İkinci kimliğine çoktan bürünmüştü bile. Siyah saçları gözlerini örtmüş, sadece dudağındaki piercing parlıyordu. Boynunda ve kulağında birbirini tamamlayan takılar sarkıyor, siyah tişörtüne dökülüyordu. Bana baktı gülümseyerek; sonra Ji Yeon’u da fark etmiş olacak ki ona döndü.

“Ah, arkadaşını da getireceğini söylemiştin. Merhaba Ji Yeon, umarım dinlediğinden zevk alırsın.”

Ji Yeon şaşkınlıkla “Ah, unutmamışsın,” dedi. Seo Joon gülümsedi. “Siz Ha Neul’un değer verdiği arkadaşlarısınız. Bu nedenle sizi unutmam mümkün değil.”

Ji Yeon bu nezakete kibarca gülümseyerek “Çok naziksin,” diye cevap verdi. O esnada arka kapı açıldı ve Seo Joon’a seslenildi.

“Anlaşılan gitmem gerek. Gitmeden önce yerinizi göstereyim,” dedi ve sahne önüne doğru yönlendirdi bizi. Sahneye en yakın masalardan biriydi ve diğer masalarla dip dibe değildi.

“Teşekkürler,” dedim sandalyeye otururken.

“Rica ederim,” gülümsedi. “Şimdi gitmem gerek,” diyerek arkasını döndü ve karanlıkta kayboldu.

“Biliyorum bu konuyu konuşmak istemiyorsun ama Ha Neul, bu çocuğu kaçırırsan aptal olduğunu düşüneceğim.”

“O iyi biri; davet ettiği için iyi ağırlamak istiyor sadece.” O an garson yanımıza gelince Ji Yeon başka bir şey diyemedi.

Cılız ama uzun bir adam çıkıp Seo Joon’u sahneye çağırdığında —ki sahne ismini kullanmıştı— çok bir vakit geçmemişti. Seo Joon sahneye çıkıp herkesi selamladığında büyük bir alkış koptu. Alkışlar dindiğinde yüzündeki heyecan sesine yansımadan, derinden gelen hoş sesiyle konuştu.

“Hoş geldiniz.” Bu kısacık cümle yine alkış tufanına neden oldu ve Seo Joon ilk notayı çaldığında çıt çıkmadı.

Neden çıt çıkmadığını anlayabiliyordum çünkü Seo Joon sahnede bir yıldız gibiydi. Bir güneş. Gözünü alamadığın bir güneş gibi... Sahneye vuran ışık takılarını parlatıyor, bas gitarının üzerinde gidip gelen parmakları müziği ustaca, ahenkle çalıyordu. O kadar ulaşılamaz görünüyordu ki... Seo Joon bir yıldızdı. Gerçek bir yıldız. Üstelik alelade bir kafede, gösterişsiz bir sahnede olmasına rağmen... O an Seo Joon’un gerçekten GlowBoys’tan ayrılması gerektiğini düşündüm. Tek başına o kadar rahat, mutlu ve huzurlu görünüyordu ki gruptaki o kasıntılığının emaresi yoktu. Yumuşacık, derin ve tok sesi yine ruhuma dokunuyordu. Okşuyordu adeta.

Eğer o yakınımda bir yerlerdeyse

Tanrım, umarım beni duyuyordur

Yaşıyor olduğumu bu kadar hissettirebilecek ondan başka kimse yok

Beni asla terk etmemesini ummuştum

Tanrım lütfen, bana inanmalısın

Yorgun argın bir şekilde tüm evreni gezdim ve kendimi onun gözlerinde buldum

Uzun gitar solosunu çalmayı bitirdiğinde aynı sözleri bir kez daha daha içten, daha duygulu ve gerçekten Tanrı’ya yalvarır gibi söylemesini dinledim. Bir ayrılık şarkısını bu kadar içten söylemeyi nasıl başarıyordu? O an gözlerimi ondan alamazken ve sesiyle çevrelenmişken farkına vardım. Hayır, bu bir ayrılık şarkısı değildi; onun için bir umuttu. Bir gün sevdiğini söyleyebilmenin umudu. Onu kaybetmemenin umudu.

Kalbim tekrar tekledi ve o yangı kalbimden vücuduma yayılıp beni uyuşturdu. İçim buruldu ve ağlamak istedim hüngür hüngür. Nedenini bilmiyordum ya da biliyordum da görmezden geliyordum ama kontrolüm elimden gidiyordu ve ben şaşalamıştım. Anlaşılan psikolog randevuma sandığımdan erken gidecektim.

Son sözleri yakarır gibi söyledikten sonra son notayı çaldı ve alkışlar havada uçuştu. Ben de onu tüm coşkumla alkışladım. Hislerimin avuçlarımdan akıp gitmesine izin verdim.

Yorum ve beğenileriniz unutmayın :)

Sevgiyle kalın.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.