"Vedalar yalnızca gözleriyle sevenler içindir." ✵ ✵ ✵ ••• The Death Of Julius Caesar •Jül Sezar'ın Ölümü• Vincenzo Camuccini, 1806 MÖ 44'te Jül Sezar Roma'da büyük güç kazanmıştı. Kendisini diktatör ilan etmişti ve bu durum, Roma Cumhuriyeti'nin geleneksel yönetim biçimini tehdit ediyordu. Sezar'ın artan gücü, özellikle bazı senatörler tarafından Roma'nın özgürlüğüne bir tehdit olarak görüldü. Bu nedenle Brütüs ve diğer senatörler, "Cumhuriyet'i kurtarmak" bahanesiyle onu öldürdüler. Marcus Junius Brütüs, Sezar'ın yakın dostu ve Roma'nın önde gelen soylularından biriydi. Bazı kaynaklara göre, Brütüs Sezar'ın sevgisini ve güvenini kazanmıştı. Efsaneye göre, Sezar Brütüs'e çok güveniyordu ve suikast sırasında "Et tu, Brute?" (Sen de mi, Brütüs?) diyerek şaşkınlığını dile getirdi. Brütüs, Sezar'a sadakat ile Roma Cumhuriyeti'ne sadakat arasında zor bir seçim yapmak zorunda kaldı ve sonunda Sezar'ı öldürenler arasında yer aldı. Bu yüzden olay tarih boyunca ihanetin simgesi olarak anıldı. ✵ ✵ ✵ Win Untouchable (Dokunulmazı Kazanmak) ✵ ✵ ✵ Bölüm 31 • "Sen de mi, Brütüs?" • ✵ ✵ ✵ 6 AY SONRA ilâhi bakış açısı şimdiki zaman "İnci çiçeğim?" Yataklarında uzanan yeni uyanmış omegasının yanına yerleşti ve omzunu öptü. "Dalgın gözüküyorsun." Ardından ise boynunu öptü. "Sorun yok, değil mi?" Koca parlak gözlerini deltasına döndürürken kafasını iki yana salladı ve ellerini boynuna dolayıp, yüzünü boyuna gömmesini sağladı. "Yok aşkım. Sadece... yeni uyandım diye sanırım." Adam, ufak eliyle kızıl tutamlarını dağıtan omeganın üzerine doğru yatarken büyümüş karnına dikkat etmeye özen gösteriyordu. İçindeki çekincesine rağmen karnını sevdi yavaşça. "Yine de dikkat et. Bugün hastane randevusu var biliyorsun." Jungkook gerçekten de ne kadar dikkatli olması gerektiğini düşününce hala tereddütlü hissettiğini fark ediyordu zaman zaman. Bebeği aldıracaktı. Evet, aldıracaktı. Ama kıyamıyordu da. Zaten artık çok geçti. Belki Victor'un yerinde bir başkası olsa ruh eşinin karnında kendinden olmayan bir bebeğe babalık yapmaya ikna olmazdı. Bunu kabullenmezdi. Bu konuda da çekiniyordu doğrusu. İyi bir ebeveyn olamamaktan da. Bir thetayı doğurmanın zorluklarından da. Her ne kadar bir çocuğa aile olmanın ne kadar önemli bir sorumluluk gerektirdiğini bilse de, tereddüt hissetmeden yapamıyor oluşundan da. Her şeyden korkuyordu. Eliyle karnındaki esmer elini avuçladı. Deltasıyla, oğlunu beraber sevdi. "Biliyorum..." Aldırmak için geçti. Erken olsa yine de aldırır mıydı... bilmiyordu. Zamanında bunun için evden kaçmış olsa da, o günü hatırlayınca bunu yapacak vicdansızlığa sahip olmadığını anlıyordu. Kanıyla beslenen bir canavarı taşıdığından bihaberdi. Lakin o anda bunları düşünmekten fazlası geliyordu aklına. Farklı bir konu olsa da, kaçtığı gün bir defa daha dolanıp durdu gözlerinin önünde. Kendini sanki bir anda pastanede annesiyle otururken buldu. Taehyung nasıl da gelmişti bir anda değil mi? Ve nasıl da gitmişti, bir daha gelmemek üzere? • • • 6 AY ÖNCE kahraman bakış açısı geçmiş zaman Seokjin hyung benden nefret ediyor olmalıydı. Evet, kesinlikle benden nefret ediyordu. Bebeği aldıracağım için resmen ona yalvarmış, sırf benim için deltanın arkasından iş çevirip kaçmama yardım etmişti. Hayatı bile riske girecek olsa da bana yardım eli uzatmıştı ve bebeği aldırmama yardım edecekti. Ama onu yüz üstü bıraktım. Hastaneye vardıktan sonra beni yalnız bıraktığında; sanki büyü yapılmış, hipnoz olmuş gibi bir anda bebeği istediğime karar verdim. Ve ben oradan da kaçtım. Kim bilir kaç kişi beni arıyordu tahmin bile edemiyordum ama o an umrumda dahi olmamıştı. Islak gözlerim görüşümü kapatırken, ayaklarım karar veriyordu rotamın nereye götürdüğüne. Ki onlar da sanki arayıp bulmuş gibi beni, belki de en son iki sene önce uğradığım pastaneye getirdiler. Saat akşama doğru sekizdi. Eğer ki bir şeyler değişmediyse kapanmasına da az bir süre kalmıştı. Bir adım attığımda bir anlık tereddütle duraksadım. Ya orada değilse, diye düşündüm. Ya artık başka birisi buranın sahibiyse? Beni neyin beklediğini bilmiyordum. İçeriye girdiğimde beni neyin karşılayacağını, orada olsa bile bana karşı nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum. Belki de benden nefret ediyordu. Onu hayatımdan tamamen silmiş gibi, ilhamsız kalmış bir şiir kâğıdının buruşturulup çöpe atıldığı gibi ardımda bırakmıştım. Kim böyle nankör birisini, evladım deyip bağrına basardı ki? Artık onun kanından olmadığıma emin olmuş olmalıydı. Ne de olsa bencilin tekiydim. Yine de neye güvenerek kapıyı açtım, hiç bir fikrim yoktu. O an ne yapmak istiyorsam onu yapıyordum. Hiç bir şeyi düşünmek istemiyordum. Ne olacakları, ne kendimi, ne taşıdığım canı. Ben... düşünmekten çok yorulmuştum. İçeriye girdiğimde o yaşlı bedeniyle, sızladığına emin olduğum dizlerini ovalarken yerleri siliyordu yavaşça. İçeride bir müşteri bile yoktu. Kapanışa hazırlanıyor olmalıydı. Yüzündeki yorgun gülümsemeyle arkasını dönerken, nefes nefese kolunun tersiyle alnında biriken terini sildi. Önce bir baktı. Gözleri kısıldı, ağzı aralandı. Bir şeylerden emin değil gibiydi ifadesi. "Anne?" Duymak istediği bu muydu bilmiyordum ama bir cevap aradığından emindim. Öyle ki sesimi duyduğunda elindeki vileda sapını bırakması ve ne ara ağlamaya başladığını anlamadığım ifadesiyle bana doğru koşturması bir olmuştu. "Jeongguk!" Doğrusu yüzüme tüküreceğini sanıyordum ama düşündüğümün aksine koskoca bir sarılma bahşetti bana. Boynuma doladığı kolları arasından boyun girintime yasladı yüzünü. Hıçkırıkları dağılıyordu o anda tenimde. Hamile oluşumdan mıdır, bilmem, benden beklemeyecek bir hızla ağlamaya başladım ben de. Yol boyunca tuttuğum, boğazıma yumru çökerten gözyaşlarım sonunda dökülürken beline sarmaladım kollarımı. Belki dakikalarca, belki saatlerce ağladık öyle dikilerek. Ardından ise kafenin arkalarında bir masaya geçtik. Annem benden hesap sormadı, bu zamana kadar neler olduğunu sordu. Neden burada olduğumu, neyin değiştiğini merak ediyordu. Bir şeyleri her zaman içinde yaşayan birisi olsam da benden beklenilmeyecek bir şekilde her şeyi teker teker anlattım. Deltalardan bahsettim. Neden bu halde olduğumu anlattım. Her anlattığım detayda şekilden şekile giren ifadesi nedensizce beni eğlendirdi, anlattıkça anlatasım geldi. Ama en çok şaşırdığı nokta bana kalırsa saatlerdir uzun uzadıya konuştuğu kişinin bir can daha taşıdığı olmuştu. Tam bir daha ağlamaz derken tekrardan ağlamaya başladı. Bir de önümde eğildi, zar zor kaldırmaya uğraşsam da laf dinlemedi, karnımı sevdi, öptü. Kocası şehit olmuş ve kendi kanından olmasa da tek evladı onu terk etmişken ondan bir torunu olacağını öğrenmenin heyecanını yaşıyordu, onu durdurmak istemedim. Öyle çok konuştuk ki saat kim bilir gecenin bilmem kaçı olmuştu. Ama durmak bilmedik. Birbirimizden ayrılasımız yoktu. Uzun zaman sonra hasret giderirken nasıl olur da bir daha terk ederdim onu? "Benim Jeongguk'um..." Saçlarımı seviyor, yanağımı okşuyordu. "Güzel Jeongguk'um..." Görmeyeli pek bir ağlar olmuştu annem. Gülümseyen yüzüne rağmen yanağına süzülen gözyaşlarını siliyordu çaktırmadan. "Koca gözlüm." Yanağımı okşayan elini tutmuş avucuna öpücük kondurmuştum. O anda buraya gelmenin ne kadar doğru bir karar olduğunu bir defa daha fark ettim. Uzun süredir tek başına pastaneyi çekip çevirmenin zorluğundan bahseden annemi hiç bir şey demeden dinlerken, bir anda pastanenin girişinden bir zil sesi duyuldu ve bakışlarımızı oraya çevirdik. Annem bir kaç şey söyledi ama benim aklım çoktan gitmişti bile. Tabii o anda görmeyi beklediğim kişi bir süre önce hem kendisini hem de bebeğini reddettiğim Taehyung değildi. "Jungkook..." dedi yumuşak, yorgun sesiyle. Onun de beni görmeyi beklemiyor gibi bir ifadesi vardı. Sanki hayatının şansını kullanmış bir anda amorti vurmuş gibi hülyalı bakıyordu. "Taehyung?" Öyle şaşkındım ki kekelemekten zar zor sıyrılmıştım. Buna hiç bir ihtimal vermiyor gibiydim. Tamam, bu pastane de şehrin içindeydi ama sanki annemin yanında öyle güvendeydim ki beni kendimle çatıştıran hiç bir şeyin buraya uğrayamayacağını düşünüyordum o an. Burası cennetten bir köşeymiş de, o cehennemin zemherisine bile sığamazmış gibi hissettirmişti. Yanılmak neden böyle rahatsız hissettirirdi? "Tanrım... Jungkook. Neredeydin? Yemin ederim..." Derin bir nefes bıraktı. "Sabahtan beridir seni arıyorum. Girmediğim delik kalmadı!" Bana doğru adımlarken yerime rahatsızca kıpırdandım. Annem her şeyi öylesine yabancı izliyordu ki, çekinmeden edemedim. "Burada ne işin var bilmiyorum ama, bak- Jungkook? Sorun yok, neden öyle bakıyorsun?" Taburede oturan bedenimin önünde dizlerini kırdı ve ellerimi avuçladı. Ona kırılmaz bir kırgınlık duyduğumdan kendimi rahat hissetmedim, ellerimi yavaşça ellerinden kurtardım. Gözlerimi kaçırırken sinirle çatılan kaşlarımı engelleyemeden gözlerimi yumdum. "Neden geldin Taehyung?" Sormaktan yorulmuştum. Yorgundum... ben çok yorgundum. Taehyung bozuldu, anlamak zor değildi. Ağlamak üzere gibi gözüküyordu. "Jimin geldi, yokmuşsun. Her yerde aramış. Jungkook, neredeydin? Neden kaçtın?" Çenemi yavaşça tutup kendisine döndürdü. Gözlerim de ister istemez tutundu kahve irislerine. "Doğru söyle, Victor'dan mı kaçtın? Sana bir şey mi yaptı o piç?" "Düzgün konuş. Ona senin aksine bir şeyleri yoluna koymaya çalışıyor." Taehyung yüzünü yana eğerken çenesi kasılmış gibi kütletti. "Onu bana övme. Onu tanımıyorsun bile. Sadece tanıdığını zannediyorsun." Tekrardan ağrımaya başlayan başımı ovaladım yavaştan. "Seni de tanıdığımı zannediyordum ama sikik bir yalancı olduğunu bilmiyordum." Dudaklarını yaladı. "Victor hakkında bir bok bildiğin yok. O adam istediğini almak için her şeyi yakıp yıkıyor. Seninse ruhun duymuyor-" "Sorun da bu ya Taehyung! Victor benim için her şeyi yakıp yıkıyor. Sen ise beni!" Taehyung daha fazla dayanamamış gibi gözlerini yumduğunda ince bir gözyaşları yanağından süzülüp çenesine ulaştı. Gözlerim o ince yolda gezinirken, belki de onları karşılaştırarak kırıcı olduğumu düşünüyordum. Ama sorun bende değildi. Onlar her zaman birbiriyle yarışıyorlardı. "Jungkook... İstediğim hiç bir zaman bu değildi, yemin ederim." Biraz önce ellerinden kurtulsam da tekrardan avuçladı ellerimi bir umut. Gözlerimde asırda bir gerçekleşen bir meteor yağmuru oluyormuş gibi hayranlıkla baktı. Gözlerimi kaçırmadan edemedim. "Ben sana hiç isteyerek zarar verir miyim?" İstemediğinin farkındaydım elbette ama bu yaptıklarını haklamazdı. Beni kandırmış, yıllarca ayakta uyutmuşu. Ben yıllardır onu varlığı belli bile olmayan bir vitadan dolayı uzaktan izlerken, sırf onu kazanmak için bir defa bile asıl ruh eşimi aramazken, onun için kendi kurduma küserken nasıl yıprandığımın hiç kimse farkında değildi. İki ruh eşim olduğunu bilmezken, bir şeylerin yeterli olmadığını defalarca yüzüme vuran kurduma sırt çevirirken kendi kendimi öldürüyordum, elimi tutan kimse yoktu. Taehyung bunu bilmesine rağmen güçlü gözüken bedenime güveniyor, ne hale geldiğimi gözünde büyütmüyordu. Ve en kötüsü beni, yalnızca thetasını doğuracak birisi gibi yabanlaştırmıştı. Onu nasıl affederdim? "Taehyung..." diye başladım söze. Gözlerimde bir şeyler aradı sanki. Ama ben o şeyleri kaybedeli yıllar olmuştu. "Yıllar boyu bu pastanede gördüğüm deltanın sen olduğunu zannettim." Sesim titriyordu ister istemez. "İlk kırmızı saçlarını görmüşken, nasıl şimdi kabulleneyim seni?" İlk saniyelerde yalnızca bakıştık sessizce. Taehyung dudaklarını birbirine bastırdı. Ardından yüzünü yere eğdi. Ağladığını biliyordum. Ellerini gözlerine götürüp ovuştururken, derin derin nefes alıyordu. Dudakları aralanmıştı. Titreyen dudaklar arasından titrek bir nefes alırken görmesem de, kafasını arkaya attığında pek de zorlanmadan tüm görüş açıma ilişti boş üst dudak içi. Oralarda bir kamelya görmeyi beklemiştim. Ama yok olmuştu. "Nasıl...?" Ağzımın içinden bunun nasıl olabileceğine dair düşüncelerimi beyan ederken, Taehyung ellerini iki yanımdan destek almak istercesine tabureye yerleştirdi ve ayaklandı. Saçlarını karıştırdı önce. Sızlanır gibi çıkıyordu hıçkırıkları ağzından. Gözleri kıpkırmızı olmuştu. Gözleri de dudakları da kapalıydı. Önce eğilip alnımı öptü. Hiç bir şey diyemedim. Sonra ise karnımı öptü, içerisinde bir şey olup olmadığını bilmemesine rağmen. Ardından gözlerime bile bakmadan koşar adımlarla çıktı pastaneden. Kapıyı kapatırken zil sesi tekrardan duyuldu. Yansımasından arabasına bindiğini ve bu uzak mesafeden bile duyulan kapı çarpma sesinden kendini tutamadığını anlayabilmiştim. Veda etmeyi düşünmemişti. Vedalar, yalnızca gözleriyle sevenler içindi. • • • bölüm sonu. umarım sıkılmamışsınızdır. bu bölümü yazarken cidden için acıdı. karakterlerimin hiç biri üzülsün istemiyorum ama artık birileri üzülmeli. hem Taehyung'u hem Victor'u hem de Jungkook'u çok seviyorum. her birini anlayabileceğiniz şekilde lanse etmeye çalışıyorum. eğer anlayamıyorsanız orası size kalmış elbette. çok farklı karakterlere sahipler sonuçta. finale 2 bölüm kaldı. umarım sıkılmadan sona kadar dayanabilirsiniz. bazı şeyler üstü kapalı gidecek ama bunu olabildiğince en aza indirmeye çalışacağım. bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
