İçeriğe geç

Win Untouchable [taekookv]

Bölüm 30 · 9 dk okuma

Win Untouchable [taekookv]

Bölüm 30

30

not: ikizlerin kurtlarının bir olduğunu, gözleri değiştiğinde diğer deltanın da aynısını gördüğünü hatırlatmak isterim. iyi okumalar. ••• "Bir gece, bulutların arasından geçen bir yıldız vardı. 'Hadi yıldızım, dağıl tenimde sıkılmadan, tüket beni.'" ••• Scuola di Atene •Atina Okulu• Raphael, Apolistik Saray (1509-1511) Dönemin ünlü sanatkârlarının bulunduğu bir okul resmedildiğinde; freskin mimari ve perspektif hesaplarının o kadar kusursuz olması, dönemin bazı çevrelerinde Raphael'in ilahi bir ilham aldığı veya "Tanrı'nın elini tuttuğu" şeklinde yorumlanmıştır. Dönemde Raphael ve Michelangelo arasında büyük bir rekabet olmasına rağmen Raphael, Michelangelo Sistina Şapelini boyadıktan sonra ona büyük bir hayranlık beslemiş ve yıllar sonra sırf Michelangelo'yu da Atina Okulu'na eklemek adına eseri tekrardan çizmiştir. Fakat gururu el vermemiş olsa gerek, resmettiği Michelangelo'nun Heraklitos olduğunu iddia etmekte pek bir ısrarcıymış. ••• ✵ ✵ ✵ Win Untouchable (Dokunulmazı Kazanmak) ✵ ✵ ✵ Bölüm 30 Ben Böğürtlen Çiçeğin, Sen Mayısım Ol Sevgilim ✵ ✵ ✵ ilâhi bakış açısı günümüz Gözler kalbin aynasıydı her zaman. Victor'un gözleri kırmızıya dönüşürken, ne de güzel yansıyordu gördüğü her bir kare; ikizinin de gözlerine. Yatağında iki büklüm yatan Taehyung, ikizinin gözlerinden gördüğü katledilmiş bebeğini gördüğünde nasıl da gözlerine lanetler ediyordu o saniyelerde. Kalın, hırıltılı sesiyle bağırıp çığırırken; koca elleri siyah tutamlarını kökünden kopartıp yok etmek ister gibi çekiştirirken, gözyaşları adeta ağzının içine dek dolarken her bir tarafını feromonlarıyla doldurmuştu dostunun evinin. Aşağı katta ayrı bir aksiyon filmi çeken ikili ne olduğunu anlamaz gibi yukarı kata bakınırken Namjoon koşar adımlarla merdivenlere koştu, Jimin ise ufak elleriyle koltukta oturan küçük omeganın kulaklarını örtüp, küçük bedenini kucağına aldı. Namjoon içeriye girdiğinde darma duman olmuş odasına bakarken, Taehyung'un bir şeyler arar gibi odayı karışına dek nasıl da dağıttığını izliyordu dehşete düşmüş ifadesiyle. "Nerede...? Nerede?!" Gözyaşları çekmecelerini aradığı masanın zemininde dağılırken, aradığı telefonunu bulamamanın getirdiği sinirle çekmeceleri öyle bir hızla kapatmıştı ki, masanın dört ayağı da kırılmış, çekmeceler düşmüştü. "Taehyung! Ne oluyor?" Alfa olmasına rağmen genzini yakan ağır vanilya kokusuyla tişörtünü burnuna dek çekti ve tereddütle yaklaştı deltaya karşı. "Yok, telefonum yok! Telefonum nerede?!" Tam tekrardan bağırmaya başlayacakken, boğazına oturan yumru iyice ağrıtmaya başlamış ve sesli bir hıçkırık çıkmıştı dudakları arasından. Hayatı boyunca ilk defa böyle ağlıyordu. Gözlerinin kaydığı yatağın alt kısmını incelerken, aklına gelen sahnelerle koşar adımlarla yatağın dibinde bitti ve alta düşen telefonunu aldı. Öyle bir haldeydi ki, ekranı tozdan geçinmeyen cihazın şifresini bile unutmuş gibiydi. "Oğlum, anlatsana. Ne oluyor birden?" Zar zor şifresini hatırlayan delta onu umursamasa da devam etti alfa. "Aşağıda Seungmin var, korkuyor çocuk. Feromonlarını azalt." Jungkook, Jungkook tehlikedeydi. "Jungkook... Jungkook." Üst üste adını zikrettiği omegasının ne halde olduğunu düşününce her ne kadar kulağına götürdüğü hattın açılmayacağını bilse de, denemekten zarar gelmeyeceğini düşündü. Ki ulaşılmadığını belirten sese rağmen, üst üste aramaya devam etti. "Taehyung!-" "Sikeyim! Kes sesini!" Delta omzunun ardında kendisine anlamsızca bakan alfaya bağırdığında, gerginlikten tırnaklarını kanattığının farkına bile değildi. Dakikalar boyunca hâlâ yanıt vermeyen telefonu parmak boğumları bembeyaz kesilene dek sıkmaya başladığında, sertçe dizine vurdu ani bir reflekste ekranı. Çatladığını bilse de aramaya devam etti, adımları odasından çıkarken. Amacı evden uzaklaşıp, bulunabileceği her yerde Jungkook'u aramaktı. Victor'un onu yalnız bırakmayacağını bildiğinden içi bir nebze rahat olsa da, görünen o ki Victor uzaklardaydı. Jungkook, neredeydi o zaman? Adımları merdivenleri hızla geçmiş, kapıya doğru yönelirken; burnuna gelen farklı bir feromonla duraksadı bir anlığına. Arkasında kucağında ağlayan çocuğu sakinleştiren sarışın omegayı gördü. Normalde olsa onu gördüğü an yaptığı hainlik sinir krizine girecek olsa, o anda bir umut ışığı gibi olduğunu düşündü. Hızla dibinde bitti omeganın. "Jimin. Jungkook nerede?" Durmadan çeşme misali akıtan gözlerini kitledi, sarı harelere. "Se-Sen...nereden-" "Söyle!" Bağırışı omegayı adeta tir tir titretirken, Namjoon sonunda aşağıya inmiş ve oğlunu daha fazla korkmaması için eski dostunun kucağından alıp, kucaklamıştı. Sırtını pat patlarken, bir kulağı da ikilideydi. "Ben... bilmiyorum." Taehyung sinirlerine hakim olmak adına gözlerini yumup derin bir nefes çekerken, dilini kurumuş dudakları üzerinde gezindirdi. "Ne demek bilmiyorum?" Gözlerini araladı yavaşça. "Victor, eminim ki siktir olup gidiyorsa bile Jungkook'u sana emanet etmiştir. Ne demek bilmiyorum?!" Omeganın da yeni yeni kuruyan gözleri tekrardan dolmaya başladığında, delta kendisini sakinleştirmeye çalıştı az da olsa. Kimseyi korkutmak, incitmek istemiyordu ama bu durumda bu istek oldukça zordu. "Duşa girmiştim. Çıktığımda Jungkook yoktu." Aklına gelen sahnelerle yüzünü yere eğdiğinde, yumruk yaptığı elini gözlerine götürdü silmek adına. Sesi ağladığından, fazlasıyla boğuk ve titrek çıkıyordu. "Kan damlaları vardı yerlerde, köşkün bahçe kapısına kadar uzanıyordu." Taehyung kendi adına resmen altın değerinde olan bilgileri duyunca, dudakları arasından bir tek kendisinin duyabileceği kadar sessizce konuştu ağzının içinden. "Birisi onu götürmüş olmalı." Yüzünü tekrardan omegaya dönerken, bir kaşını kaldırdı. "Güvenliğe, şöföre, ne bileyim, çalışanlara falan sormadın mı?" Jimin kafasını salladı yavaşça. "Herkese sordum. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor." Taehyung duyduğuyla çenesini kütletirken, kırdığı dizlerini yattı ve ayaklandı. Askıdaki ceketinin cebinden arabasının anahtarını aldığı gibi kapıya ilerledi. "Nereye?" Namjoon'un sorusunu umursamadan ayakkabılarını giyinirken, aklında şimdiden gideceği yerlerin bir krokisini çıkartmıştı bile. Ki evden çıkıp arabasına binmesiyle ilk olarak Jungkook'un kendi köşküne sürmesi bir olmuştu. Namjoon'un evi ve Jungkook'un köşkü arasından nereden bakılsa bir-bir buçuk saat kadar vardı. Omeganın evi şehrin en kuytularında olduğundan, oraya sürdüğü süre zarfınca düşünmeye pek bir zamanı oldu. Fazla hızlı sürdüğünden midir bilinmez, kırk beş dakika içerisinde köşke vardığında dışarıda kendisini tanıyan güvenlikler saygıyla eğildiler ve deltanın buyur etmesine müsade ettiler. Delta içeriye girdiğinde kimseye bir şey sormadan her bir odayı didik didik ederken, Jungkook'un kişisel asistanı Jisoo her ne kadar tereddüt etse de; saatlerdir ulaşamadığı omegadan belki haberi vardır diye düşünerek, soru sorma ihtiyacı hissetti deltaya. "Bay Kim?" Lakin adamın kendisine dönen kıpkırmızı gözlerini görünce sorusunu içine attı. Adam hızla dibinde bittiğinde bedeninin korkudan titrediğini hissediyordu. "Jungkook buraya geldi mi?" Sorusunu sormaya gerek olmadığını o anda anladı kadın. Kafasını iki yana salladı. "Hayır efendim. Ben de bir kaç saattir kendisine ulaşamıyorum." Adam sinirinden tekrar ve tekrar gözlerini yumarken anladığını belirterek kafa salladı yavaşça. Hızlı adımlarıyla köşkten ayrılması ve tekrar arabasını bulması bir olmuştu. İlk aşama bittiğinde diğer bir yere, bulabileceği tüm hastanelere gitti ve sordu. Lakin hastanelerin hiç birinin kayıtlarında Jeon Jungkook'un bulunduğuna dair herhangi bir bulgu bulunmamaktaydı. Her ne kadar istemese de ikizinin köşkünün önünde soluğu bulduğunda, tek yapmak istediği biraz olsun bilgi edinmekti. Tekrardan içeriyi didik didik ederken Jungkook'a dair bir şeyler bulmayı umut etti biraz da olsa. Lakin bulamadı. Her bir umutsuzlukla sonuçlanan işinde daha da sinir katsayısı artarken tüm köşkü ele geçiren feromonlarını dizginlemeyi kesti. Tüm çalışanları bir araya toplarken, bu sefer bir de kendisine karşı nasıl susacaklarını görmek istedi. Jimin'den belki ama kendisinden bir şey saklayamazlardı. "Jungkook nerede?!" diye gün içerisinde belki de bininci defa ayrı soruyu sorduğunda, tir tir titremelerine rağmen bıçak açmayan ağızlardan resmen bir canavara dönüşeceğini hissetti delta. En uçtaki baş güvenliğin dibine gelip bağırırken, normalde büyük cüssesiyle korkutucu denilebilecek bir izlenim veren alfa adam tereddüt içindeydi karşısındaki deltaya karşın. Öyle ki, kendisini uyaranın lafını bile hiçe saydı düşünmeden. "Nereye gittiğini bilmiyorum ama, Doktor Kim ile gittiklerini biliyorum efendim." Kelimeleri ağzından zor çıkarken, yutkundu genzini rahatlatmak ister gibi. "Altı saat kadar önce köşkten ayrıldılar." Bu sözlerdi Taehyung'u, uzun bir araştırmanın ardından adresini bulduğu Seokjin'in evinin önünde soluğu bulduran. Bir güvenlik ya da kapıcı bulunmadığından, yalnızca yumruklarını vuruyordu kapıya. Bir yandan da doktorun adını seslenirken, apartmandaki kişilerin kapılarının aralığından başını çıkartacağı kadar gürültülüydü. "Kim Seokjin!" Belki de onuncu defa yumruğunu vurduğunda, kapı yavaşça aralandı ve karşısında beklediğinin aksine yaşlı bir omega kadın belirdi. Kadını uzun süredir görmese bile, kırışıklıklarına rağmen tanıyabilmişti delta. Seokjin'in annesiydi. "Taehyung? Ne oluyor evladım?" Yıllar sonra görmeyi beklemediği deltayı şaşkın ifadesiyle inceleyen kadının ince tınılı, sözlerin yavaş yavaş döküldüğü sesinden çekindi biraz delta. Sinirini örtmeye uğraştı. "Seokjin hyung nerede?" Kadın sırf durmadan çalan kapıyı açmak adına merdivenlerden hızlıca indiği için ağrıyan dizlerini ovuşturdu eliyle. Hasta bedenini yormak epey zor geliyordu. "Seokjin'imin Gangnam'daki çok yakın bir hastası vefat etmiş. Baş sağlığına gitti." Taehyung, doktorun annesini de ne güzle kandırığını fark edince sırıtmadan edemedi. "Ee ne zaman gelecekmiş peki?" diye siniri alay eder gibi belirdiğinde, kadın omuz silkti yavaşça. "Ben bilmem ki evladım. İki güne burada olur herhalde." Karşısında bir şeyleri kafasında tartar gibi bakan adama karşın nezaketle gülümsedi yaşlı kadın. "Buyur istersen, aç mısın?" Delta hızla başını iki yana salladı. "Hayır, teşekkür ederim. Kendinize iyi bakın." Adımlarını arkasına yönlendirirken, her ne kadar belli etmemeye çalışsa da; daha ne kadar bir yerleri araması gerektiğini bilmediğinden gün yüzüne çıkan gözyaşlarını tutamadı ister istemez. Apartmandan ayrılıp arabasına bindiği an ellerini gözlerine yasladı anında. Duygu boşalması yaşar gibi hıçkırıklarını da, tüm dolmuş hislerini de tutmamayı tercih etti. Kıpkırmızıya dönmüş yüzünde tek bir milimi bile kuru kalmayacak şekilde dağıldı damlalar. Belki bin dakika, belki bin saat ağladı orada delta. Gözleri yerinden çıkacak sandı bir anlığına, ama umrunda dahi olmadı. Keza kalbi öyle bir yerinden çıkıyordu ki, onu arayıp bulamamanın sancısı üzerindeydi. Zamanın nasıl geçtiği bilmese de avuçlarını gözlerinden ayırdığında, güneşin çoktan battığını görmesi bir anlığına afallattı kendisini. Gözleri etrafta gezindi, bir kaç ayyaş ve dışarıda top oynayan gençler dışında tek bir kişi dahi yoktu görünende. Arabayı tekrardan çalıştırırken, ayyaşların elindeki sojuyu görünce içinin yakıcılığını hissetmiş gibi içme isteğiyle dolduğunda; düşünmek için en iyi yerin hep gittiği nehir kenarı olduğunu düşündü. Eskilerde ikiziyle hep gittiği, Han Nehri'nın kıyısına sürecekti. Soju bulabilmek adına camdan dışarıyı izleyen baygın gözleri gecenin en geç saatleri olması nedenle şaşırtıcı bir şekilde hiç açık bir büfe göremezken ne kadar uzaklaştığının bile farkında değildi. Öyle ki tek bir büfe bile bulamadığında soju içme isteğinden de vazgeçti ve sadece nehir kenarına sürmeye başladı. Lakin yol kenarında gördüğü ufak bir pastane, aniden canının tatlı bir şeyler çektiğini hissettirdi kendisine. Büfeler bile açık değilken, neden bu pastanenin açık olduğuna anlam veremese de lüks arabasını yolun kenarına çekti ve pastaneye girdi. Oldukça sade ve küçük bir mekandı. Tenha bir yerde olduğundan pek bir iş yapıyor gibi durmuyordu. Ki içerideki ışıklar fazla boyunu aldığından, kapıdaki 'kapalı' yazısını bile göremedi bir anlığına. Lakin kulpunu çevirdiği kapı açıldı ve etrafta göremediği herhangi bir çalışan üzerine kasadaki ufak zile bastı. Tam da o sırada mekanın arka kısımlarındaki, biraz daha karanlıkta kalan masadaki iki beden uzun soluklu konuşmalarının arasında döndüler gelen adama. Yaşlı kadının "Kapalıyız efendim." demesiyle kendilerine dönen gözler, büyük bir tesadüfü sağladı o saniyelerde. Delta, kadının karşısındaki omegaya bakarken aradığını bulmanın huzuruyla derin bir nefes çekmiş, gülümsemişti burukça. "Jungkook..." • • • bölüm sonu. detaylar unutulabilir, hatırlatayım: Jungkook'un geçmişiyle ilgili bölümde onun evden kaçtığında bir pastaneye sığındığını ve pastane sahibi kadının ona sahip çıktığından bahsetmiştim. Hatta Victor'la ilk karşılaştıkları, asıl hikayenin başladığı mekan da burasıydı. Bir insan en çok zayıf hissettiği anda annesinin yanında soluğu alırmış ya, Jungkook da annesinin yanına geldi. galiba bu bölümü de ikiye ayırmam gerekecek, çünkü jungkook ve Taehyung'un gözüktüğü üzere uzun bir bir konuşmaları geçecek aralarında. umarım bölümü beğenmişsinizdir. Taehyung'u biraz olsun anlamaya çalışın, kendisi Victor'a göre daha toksik bir insan olsa da aslında en az Victor kadar seviyor Jungkook'u. öpüyorum, sevgilerle.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Sanırım tahminimdeki daha doğrusu istediğim shiplerle biticek yani en azından biri öyle

    2Yanıt