"Beni yanlış anlama Maria, ben yalnız kalmak için değil, yalnızlığıma alışmak için kaçıyorum insanlardan." Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna (1943) • • • •Alexander and Diogenes• Sebastiano Ricci, 17./18.yy. Antik Yunan filozofu Diogenes ile Makedonya Kralı Büyük İskender arasındaki meşhur karşılaşmayı tasvir eder. Efsaneye göre; Büyük İskender, fıçısında ya da kırık bir küp içinde yaşayan Diogenes'i ziyaret eder. Ona, fikirlerine ve kudretine hayran kalır ve şöyle der: "Benden ne dilersen dile." Diogenes ise kudreti sönük, yakarışı körük bir ifadeyle yanıt verir imparatora: "Gölge etme, başka ihsan istemem." Bu sözün aslı "Güneşimi kesme," olsa da, altındaki metaforun; 'kudretini benden uzak tut, fikirlerimi gölgeleme' şeklinde tasvir edildiği düşünülmektedir. ✵ ✵ ✵ Win Untouchable (Dokunulmazı Kazanmak) ✵ ✵ ✵ Bölüm 28 Yıldızların Gözyaşları, Göklerin Şifası Olurmuş ✵ ✵ ✵ ilahi bakış açısı günümüz Bir yaz günü ne kadar serin hissettirirdi? Nasıl olur da bu denli buhar çıkardı iki dudak arasındaki nefesten? Belki de iliklerine işleyen soğuk havadan değildi, kızıl deltanın bu buruk ve tereddütlü hâli. Bilmiyordu. Yoldaşıyla bindikleri jet ile sisli koyu gökyüzünde nefesleri dağılırken, sessizce düşüncelere dalmışlardı. Bilmedikleri pek fazla şey vardı, kara suların üzerinde bir başlarına ilerlerken. O adada onları neyin karşılayacağını mesela. Her şey umdukları gibi sonuçlansa bile, kaderin onlara neyi getireceğini bilmiyorlardı. Aralarında saatlerdir süren sessizliği ilk olarak kömür karası uzun saçlara sahip olan baskın alfa bozdu. "Ya orada değilse?" dedi motoru hızlandırırken Yoongi. Victor bu sorunun dakikalardır zihnini kurcalamasını es geçerek, derin bir nefes aldı. Emin değildi ama emin konuşmak istiyordu. "Bana karşı gelemez." Oradaydı, orada olmalıydı. Evden epey uzaktaydılar. Bir kaç saat geçmiş, güneş batıya selam veriyordu yavaştan. Sisler ortalığı sardığından endişe duymuşlardı bir anlığına, karanlıkta etrafı görememekten. Lakin bu sessiz endişeyi sonlandıran baskın alfanın sisler arasından yakınlaştıklarını gösteren, adanın ufak yansımasını fark etmesi oldu. Kedi gözlerini kısmışken işaret parmağını uzattı deltanın da bakması için. "Bulduk." Pek de büyük olmayan adayı inceleyen adam, yorgunluğunun vurduğu omuzlarını halka hareketleriyle ovuştururken boynunu kütletti. Bu rüzgârda yanmayacağını bile bile çıkarttı cebindeki sigarasını paketinden. Tekrar etti alfayı. "Bulduk." • • • ilâhi bakış açısı günümüz Önüne konulan akşam yemeği tabağını gözünün ucuyla bile inceleme tenezzülünde bulunmadı Taehyung. Günlerdir olduğu gibi şimdi de yatağında yan bir şekilde uzanıyor, kendisine ait olmayan odayı inceliyordu koyu kahve gözleriyle. Yanı başına gelen adam aradan yarım saat geçmesine rağmen hala getirdiği yemeğe dokunulmadığını görünce derin ve bıkkın bir nefes verdi ve yatağın kenarındaki koltuğa oturdu bedeni ona dönük olacak şekilde. Ellerini dizleri üzerinde birleştirdi, bedenini öne doğru eğdi. "Taehyung... Ne yapmaya çalışıyorsun Tanrı aşkına?" Bir yanıt gelmedi deltadan. Son olaylardan sonra epey yıpranmış görünüyordu. Gözlerinin altı mosmordu. Kavruk esmer teni günden güne solmuş, saçları yıpranmış, hastalanan kurdu bedenini zayıflatmıştı. Gözleri ise, ne de boş bakıyordu. Ne olsa o iyi bir eş, ne de iyi bir baba olabilecekti. Kanlanmış küreler dönmedi alfaya bir kere bile, bir yere dalıp gitmiş gibiydi. Namjoon biraz daha yakınlaştı, ilgisini çekemediği dostuna. "Bak... bu böyle olmaz. Onu unut diyemem ama böyle olmaz Taehyung. Çiçeklerin soldu... Kurdun ölüyor." Adamın sonlara doğru kısılan sesinden duyulanlar, deltanın bir anlığına kaşlarının seğirmesine, dudaklarının titremesine neden oldu. Jungkooksuz, bir hiçti. Kurdu ölüyordu. "Solmuş bir çiçeği canlandırmak için, toprağını yenilemek ve sulamak gerekir." Dudakları arasından çıkan sözler deltanın bir anlığına gözlerinin ona dönmesini sağladığında, adam kaşlarını havalandırdı emin konuştuğunu gösterir gibi. "Toprağını yenile, suyunu ver. Çiçeklerini yaşat Taehyung. Yoksa onlarla solacaksın." Toprağını yenile, suyunu ver. Her ne kadar duyduklarının doğrular ve gerçekler olduğunu bilse de, o anda harekete geçecek takati bulamadı Taehyung kendinde. Zaman akıp geçerken, bir kilit bekledi belki de anahtarını kullanabileceği. Bir ses bekledi, duyabileceği. Tam o sırada aşağı katta duyulan anlaşılması güç gürültüyle Namjoon endişeli gözlerini yatan adamdan aldı ve gürültüyü anlamlandırmaya çalıştı. Yavaşça ayaklanıp odadan ayrılırken gürültünün, birinin avuç içiyle vurduğu belli olan kapı çalma sesine ait olduğunu anlamıştı. "Kimse yok mu! Namjoon hyung!" Kapının ardından gelen ses tanıdık olsa da o sırada çıkaramadı alfa. Merdivenleri inip üst üste bir saniye duraksamadan vurulan kapıya ilerledi. Açtığı anda karşısında görmeyi beklediği en son kişi bile değildi; gözleri, ağlamaktan olsa gerek, kızarmış ve saçları dağılmış omega. "Jimin?" Kim bilir kaç senedir görmemişti onu. Saçlarını boyatmıştı, onu uzun süre sonra ilk defa sarışın görüyordu. Ama yüzü hiç değişmemişti, son gördüğünde de ağlıyordu. Aynı ifade, aynı mazeret olsa gerekti. "Hyung..." Sesi epey titrekti tıpkı ufak elleri gibi. Ne olmuştu da böylesine kötü bir hâle gelmişti, şaşmıştı alfa. Omeganın aralarındaki sessizlik pek sürmeden bir anda elden ayaktan kesilmesiyle dizleri üzerine düşmesi bir olunca, adam yerdeki bedene eğildi hızla. Kolunu alıp omzuna attı. "Ne oldu? Sorun ne?" Yavaşça kaldırırken, omeganın yürüyemeyeceğini anlayınca; pek de zorlanmadan kucakladı bedeni. "Hyung-" "Şşt... Sakin ol." Omegayı koltuğa yatırdı ve hızla mutfağa adımlayıp bir bardak su ile geri döndü. Bardağı ona uzatırken, sarışının gözyaşları içine nasıl da zorlanarak içtiğini görünce içinin cız etmesini engelleyemedi. "Daha iyi misin?" Bardağı ufak eliyle uzatan Jimin kafasını salladı usulca. Sarı tutamlarını düzeltti eliyle. "Teşekkür ederim." Namjoon bir karşılık vermeden bardağı masaya bıraktı ve karşısındaki koltuğa bıraktı kendisini. Yüzünü yana eğdi. "Dinliyorum." Jimin aslına bakılırsa buraya neden geldiğini bile bilmiyordu. Ama gideceği hiç bir yer olmadığının farkındaydı. Jungkook ortada yoktu, üstüne üstlük Doktor Seokjin de yoktu. Sonrasında farkındalığına vardığı gerçekleri düşündükçe gözyaşları içinde ilk buranın kapısının önünde bulmuştu kendisini. Keza Victor ve Yoongi yoktu. En olmaları gereken zamanda. Omega tam konuşmak adına dudaklarını aralamıştı ki, tam da merdivenlerin başından; ince tınılı, uykulu bir ses duyuldu. "Babacığım? Ne oluyor?" Sesin sahibi ufak boylu, tatlı çocuğu görünce anında tanımıştı tabii omega. Onu en son iki yaşlarındayken gördüğünden epey duygu dolu olduğu bu saniyelerde, gözlerinin daha da dolmasını engelleyemedi. "Sorun yok bebeğim, hadi yatağına git sen." Minik Seungmin, ufak elleriyle kısık kedi gözlerini ovuştururken koltukta oturan sarışın omegayı inceledi uzaktan. Yanına gelip tanışmak istese de gidemedi bir anlığına. O fazlasıyla çekingen ve utangaç bir çocuktu her halükarda. Ama sarışının gözyaşları içinde olduğunu görünce çekingenliğini bir kenara atmadan edemedi o saniyelerde. Elleriyle merdivenlerin korkuluklarını tutarak ve kısa bacaklarıyla merdivenleri teker teker inerek zemine ulaştığında, babasının sözünü dinlemediği için kızabileceğini düşünse de; paytak adımlarla yabancı olanın yanında bitmişti. Bir bacağını koltuğa atıp, zar zor koltuğa oturabildiğinde; Jimin onun yaşına rağmen ne kadar da ufak tefek olduğunu bir defa daha anladı. Çekinik bir omega olmalıydı. "Seungmin, uyku saatin geldi güzelim. Neden babanı dinlemiyorsun bakayım?" diyen babasına minik kırmızı dudaklarını büzdü. Omzunu kaldırıp indirdi itiraz eder gibi. "Ama babacığım... ben bugün çok sıkıldım ki! Yorulmadım ki, uykum gelsin." Bembeyaz tenine nazaran koyu kahve, uzun saçlarıyla pek bir tatlı görünüyordu ağzındaki kelimeler yayıla yayıla çıkarken. Jimin buna gülümsemeden edemedi. Namjoon da gülümsedi oğluna. "Nasıl yorulmadın? Sabahtan beridir oyun oynuyorsun." "Ama tek oynuyorum! Sen oynamıyorsun ki benimle. Teyung amcam da uyuyor. Benimle kimse oynamıyor." Jimin samimi gülümsemesini sonlara doğru duyduğu isimle yüzünden silerken, şaşkın bakışlarını alfaya döndürdü. "Taehyung mu?" "Taehyung burada mı?" diye devam etti. "Evet! Teyung amcam da burda! Ama uyuyor." Ellerini birleştirip bir kulağının yanına götürdü ve gözlerini kapatıp başını yana eğdi, uyuyormuş rolü keserek. "Bak amca, böyle bızzz bızzz diye." Jimin bir anlığına öyle kaskatı kesilmişti ki, çocuğun tatlı rolüne bile zar zor gülümseyebilmişti. Gözleri yerlerde gezinirken yutkundu zar zor. Belki de o anda fark etti, buranın gelmesi gereken belki de en son yer olduğunu. "İyi misin Jimin?" İyi miydi? Gerçekten hangi kafayla buraya, düşmanlarının tarafına gelmişti ki? İki eli kanda olsa bile dönmeyeceği davadan, neyin etkisiyle dönebilmişti? Victor duysa, onu mahvederdi. "Ben..." Gözyaşları yavaştan durulmuşken elinin tersiyle akan burnunu sildi ve hızla ayaklandı oturduğu yerden. Namjoon onun tepkilerini izlerken kaşlarını epey bir çatmıştı. Bir sorun olduğu belliydi. "Ben gitsem iyi olacak." Tam arkasını dönmüş kapıya ilerleyecekken hızla kalıp kolunu tutan el ile duraksadı omega. Namjoon'un yana eğik, tehditkar bakışlarının altında kesik bir nefes verdi. "Nereye?" Dudakları titredi omeganın. "Önemsiz bir şeydi zaten... Gitmek istiyorum." Titrek sesi, koltukta saçlarını kaşıyan ufak omeganın bile dikkatini çekmişti. Babasının yaydığı baskın feromonların tehdit olduğunu anlayamayacak kadar acemi ve küçüktü Seungmin. Adam koca gözlerini büyüttü omeganın yüzüne doğru eğilirken, bir şeyleri öğrenmeden göndermeyecek gibiydi. "Unuttun mu Jimin...?," Omega kolumdaki tutuşun sıkılaştığını hissedince dudakları arasından kısık bir hıçkırığın çıkmasını engelleyemedi. "Buradan dönüş yok." • • • bölüm sonu. umarım bölümü beğenmişsinizdir, ki karakterler arasında pek de etkileşimin olmadığı bir geçiş bölümüydü ve bana kalırsa sıkıcı ve karmaşıktı. ggukieee neredesinnn dediğinizi duyar gibiyim; sorun yok bir sonraki bölümde anlayacaksınız nerede olduğunu. bu bölümü maalesef 2 ayrı bölüme ayırmak zorunda kalıyorum. kusuruma bakmayın lütfen. unutmayın ki etkileşimler az olduğu için bölümler geç geliyor, erkenden istememenizi rica ediyorum.
