✮ ⋆ ˚。 ⋆。°✩ ilâhi bakış açısı bilinmeyen bir zaman Usta zanaatkâr Daidalos, zekâsıyla tanrıların bile kıskanacağı yapılar inşa eden bir adamdı. Becerikli olduğu gibi fazlasıyla da kıskanılan bir adamdı. Nâmı yaş aldıkça daha da yayılmaya başlamışken, Girit adasının kralı Kral Minos'a dek duyuldu. Kral bir insan yiyen, lanetlendiği için adeta bir canavara dönüşen oğlu Minotaur için bir eğlence mekanı inşa ettirmek istemiş ve buna en uygun mekanın bir labirent olmasına karar vermişti. Bu labirent öyle bir labirent olmalıydı ki, içine giren bir daha çıkamayacak, çıkmak adına olan boş uğraşlarının sonucunda Minataur'a yakalanarak onun besini olacaktı. Kral bu labirentin inşaası için en doğru kişinin Daidalus olduğunu düşündü ve kendisini sarayına davet etti. Daidalus, kralın bu teklifini duyduğunda karşılığına alacağı parayı da hesaba katınca düşünmeden kabul etti. Hızla çalışmalar başladı ve Daidalus kendisine yardımcı olması için oğlu İkarus'u da çağırdı. Aylar geçerken zanaatkar sonunda inşaatı bitirmiş olmanın gururunu yaşasa da; aslında kendi sonunu inşa ettiğini bilmiyordu. Labirent tamamlandığında Kral bazı idam mahkumlarını hatta evsiz, barksız insanı çağırtıp labirente hapsetti ve oğlu Minataur'a sundu. İnsanlar labirentten çıkmak adına büyük bir uğraş verseler de her birinin sonu canavarın midesi olmuştu. Bu durum Giritliler arasında da yayılmaya başladığında, buna bir son vermek adına bir çoban olan Theseus çıktı ve canavarı öldürmek ve halkını korumak adına kendisini feda etti. Theseus labirente girmiş ve her ne kadar çıkamayacağının pek bir farkında olsa da, elindeki büyük mızrağıyla Minotaur'un peşine düşmüştü. Kendisinin günler sonunda canavarın kalbine mızrağı saplaması ve Daidalus tarafından asla çıkılmayacağına emin olunan labirentten kurtulması, halkının kahramanı olması için pek de uzun sürmemişti. Çobana öyle büyük bir saygı duyuluyordu ki, Kral Minos'un kızı ona aşık olmuş ve aralarında gizli bir aşk başlamıştı. Fakat bunu duyan Kral Minos hem bir çobanın hem de oğlunun katilinin damadı olamayacağına karar vermiş ve büyük bir öfkeyle Theseus'u sürgüne gönderirken, labirenti 'yanlış' inşa ettiği için Daidalus ve oğlu İkarus'u labirente hapsetmişti. Yaşlı adam oğlu İkarus'la birlikte sarayın en yüksek kulesine hapsedildiğinde, kendisi de biliyordu ki labirenti tasarlarken bir çıkış kapısı olmadığına emindi. Ki belli ki sürgüne gönderilen çoban da buradan kurtulmak için tanrılarla gizli bir anlaşma yapmış olmalıydı. Ne var ki, ikilinin gökyüzüne sığınmaktan başka şansları kalmamıştı. Ama Daidalos, göğe kafa tutan bir akıl adamıydı. Labirent kulesine kendilerini ziyarete gelen kuşların tüyleri ve getirdikleri balmumundan iki çift kanat yaptı. Birisi kendisine iken diğeri kanatları büyük bir hayranlıkla inceleyen genç oğlunaydı. Yola çıkmadan önce İkarus'un gözlerinin içine baktı: "Ne çok yüksel oğlum, güneş balmumunu eritir. Ne de çok alçaktan uç, denizin tuzlu suyunun nemi kanatlarını ağırlaştırır. Orta yolu bul; sakın kendini göklerin heybetine kaptırma." Ve yükseldiler. Gökyüzüne doğru, zincirlerini aşağıda bırakarak yükseldiler. İkarus önce babasının peşinden gitti, fakat kahkahalarla uçuyor olmanın gururunu yaşarken göklen ona hiç bu kadar yakın olmadığını fark etti. İlk olarak denizin mavisine kapılıp giderken babası onu uyardı. Ardından tekrardan orta yolu buldu. Lakin bu sefer de bulutlar arasında özgürce süzülürken güneşin parlak sarısı, yüreğinde coşan sevinç aklının önüne geçti. Yükseldi ve daha da yükseldi. Güneş, ona tanrıların hediyesi gibi görünüyordu. Oysa güneş, yeryüzüne ait olmayanların gururunu cezalandırırdı. Teninde dağılan güneşin heybeti, onu öylesine mayıştırmıştı ki ne babasının ona seslendiğini ne de kanatlarındaki balmumumun yavaş yavaş eridiğini fark etmedi. Tüyler birer birer savruldu rüzgâra... İkarus, hayalini gerçekleştirdiği anda, yerçekiminin acı gerçeğine teslim oldu. Girit açıklarında, Ege'nin lacivert kucağına düştü. Sular, bir zamanlar göğe yükselmiş o genç çocuğu sonsuza dek sakladı. Daidalos ise gökyüzünde yalnız kaldı. O günden sonra ne kadar uzağa uçarsa uçsun, yüreğindeki boşluk asla dolmadı. Çünkü İkarus'un düşüşü, sadece bir çocuğun değil, insanın arzularına yenik düşen yanının da trajedisiydi. ••• ✮ ⋆ ˚。 ⋆。°✩ • • • Win Untouchable (Dokunulmazı Kazanmak) • • • Bölüm 25 •Güneş'in kanatları ve Göklerin Azabı• • • • ilâhi bakış açısı günümüz "Olacak diyorum! Jungkook hamile!" Taehyung kardeşinin dibine girmek ister gibi bir adım daha attı ve keskin bakışlarını ondan sabitleyerek nefeslerini onun duyduklarıyla kireçe dönen yüzüne vurdu. Aralarındaki rekabet ve gerilim uzaktan bile hissedilebilirdi. "Ve benim thetamı doğuracak." İkili öylesine gerilmiş ve birbirlerinden başka hiç bir şeyi göremez olmuşları ki, kollarındaki dikişlerini tutan sargılarla merdivenlerin başında bağrışmalarını dinleyen Jungkook'u fark eden olmadı. "Ne?" Resmen sesi çıkmamış, ayakları tutmamış bir şekilde ağzının içinden fısıldarken dizleri üzerine çöktü omega. Şok içerisinde büyüyen gözlerinin ve bembeyaz kesilen teninin oluşturduğu manzara içler acısıydı. Bir eli karnına giderken dolmaya yüz tutan koca ceylan gözleri oraya doğru düştü. Hamile miydi? "Ne oldu?! Sesin soluğun çıkmıyor değil mi! Zaten neyin savaşını veriyorsun ki sen Victor?" Yakalarını tutan kırmızı deltanın tutuşu gevşedi ve şok içerisinde kalmış, dağılmış ifadesiyle kendisine seslenen kardeşini dinlemeye devam etti. "Ne diye bu kadar uğraşıyorsun? Sen sürgündeyken ben vardım onun yanında. O beni seviyor, ben onu seviyorum. Sen gelip ansızın onu benden kaçırırken bile senin varlığından haberi bile yoktu Jungkook'un! Sen sırf kıskançlığın yüzünden onu sevgilisinden, karnındaki çocuğun babasından ayıran bir adamsın!" Taehyung içinde tuttuklarını bir bir ortaya dökerken, karşısında dik duruşuna rağmen dudakları titreyen ve gözleri dolmaya başlayan ikizini yermeye devam etti. "Bir de karşıma geçip ağlıyor musun? Senin varlığını bile bilmeyen birisi için ağlıyor musun gerçekten de?" Tek elini yakalarındaki sinirden titreyen ellere yükseltti ve bir çırpıda yakalarını kurtardı. Bakışları öylesine eziciydi ki, Victor yüzünü yana çevirmiş elini dolan gözlerine götürse de dik duruşunu bozmamaya uğraş vermişti. Siyah saçlı olan işaret parmağını ikizinin göğsüne uzattı ve tehditkâr bir ses tonuyla fısıldadı. "Eğer ki onu bu kadar seviyorsan aramızdan çekilirsin. Eminim ki senin gibi kendisini kaçırıp, sevgilisini de evinin bodrumundaki leş bir zindanda tutsak eden bir adamdansa; gerçek bir aile kurabileceği bir adamı tercih eder." O sırada bunların her birini dinleyemeyecek kadar dağılmış hâlde duran Jungkook, yukarı katın koridorunda yere çökmüş bir hâlde sessizce hıçkırırken elini dağınık uzun buklelerine götürdü. Kollarındaki sargılarının açıldığını hissetse de onları düşünecek bir hâlde değildi. Kulakları çınlıyor, her şeyin bu kadar üst üste gelmesinden sıkılmış bir hâlde ağlıyordu. "Jungkook?" Arkasından gelen Seokjin'in sessizce hıçkıran omegayı gördüğü an sessizce yanına yaklaşması ve eğilip yüzünü avuçlarının arasına alması bir olmuştu. "Sorun ne?" Ondan bir kaç yaş daha büyük olan omega, ağlayan bedenin yanaklarını okşadı ve kızarık yüzünü kendi göğsüne yasladı. Sanki Jungkook yanında birisi olmasını bilmek istemiş ve bundan destek almış gibi kendi küçük yüzünü gömdüğü doktorun göğsünde artık hıçkırıklarını sessiz tutmaktan vazgeçmiş bir şekilde ağlamaya başladı. Sargıları çözünmüş kollarını büyüğünün gövdesine sardı. "İstemiyorum." Hıçkırıkları arasından söylediği kelime doktorun aklını karıştırmışken, göğsündeki Jungkook'un yüzünü kendisine doğru kaldırdı ve başparmağıyla yanaklarında ıslak bir yol çizen tuzlu gözyaşlarını sildi. "Neyi?" Karşısında ağlayan birisini görmek kendisine iyi gelmemiş gibi onun hamile oğlunu bilmenin de getirdiği sorumlulukla kendisini de kötü hissetmeden edemedi Seokjin. Ki yüzünü iki yana sallayıp sessiz hıçkırıkları arasından, kızarık gözleri, şişmiş yanakları ve kıpkırmızı olmuş ıslak dudaklarıyla tekrar tekrar aynısını söylerken Jungkook öyle masum görünüyordu ki kötü hissetmemek elde değildi. "İstemiyorum..." İki eliyle dur durak demeden gözyaşı döken koca gözlerini sakladı ve yüzünü eğdi. "...istemiyorum." Seokjin kolları arasında böylesine güçsüz ve çaresizce ağlayan küçüğüne baktıkça içinin burkulduğunu hissetmişti. Seungmin'e olan hamileliği boyunca olan psikolojisini ve zaten kötü bir psikolojideyken bir de üstüne hamileliğin eklendiğini düşününce, bu durum fazlasıyla çıkmazdaydı. "Aradan çekilecek bir kişi varsa, o da sensin Taehyung. Jungkook bu hâldeyken onu nasıl yalnız bırakabilirim, söylesene." O sırada Victor ve Taehyung hâlâ etrafından habersiz tartışmaya devam ediyorlardı. Gözleri dönüş gibi birbirlerine saldırırken, çoktan bir kaç güvenlik ile Yoongi'yi taşımış ve oradan ayrılmış olan Jimin'in bile farkında değillerdi. Tek gördükleri birbirleriydi. "Ben varım işte! Sana gerek yok! Anlamıyor musun?" Victor bir dudağının kenarının havalanmasını engelleyememişti. Kafasını salladı onaylamaz gibi. "Seni görmek istemiyor. Yalanlarını duymak istemiyor. Asıl sen anlamıyor musun?" "Onun bu hâlinden yararlanamazsın. Buna izin vermem Victor." Taehyung'un adeta dişleri arasından fısıldayarak kurduğu bu cümle Victor'un yüzünün kaskatı kesilmesine, kaşlarının çatılmasına neden oldu. "Ne diyorsun lan sen?" Sinirden gözünün döndüğünü hissediyordu. "Beni istemezse de ben o bu hâldeyken yanında olurum. Jungkook iyi değil! Komadan çıktı ulan! Sen... resmen... sikeyim ki, her şeyin altında bir şey arıyorsun!" Taehyung ağzında görünmeyen bir sakız varmış gibi çenesini oynattı ve yüzünü yana doğru çevirdi. Gözlerini yumdu. Aralarında oluşan bu sessizlik, merdivenlerin ardında konuşan Seokjin'in ve kısık sesli hıçkırıkların duyulmasına neden oldu. Taehyung seslerle gözlerini açarken, Victor kafasını merdivenlere döndürmüş ve hıçkırıkların kime ait olduğunu anında anlamış gibi Taehyung'a ufak bir bakış atarak hızla adımlamaya başlamıştı. Hemen ardından giden Taehyung ise onun bakışına bıkkın bir göz devirmekle yetindi. Seokjin'in de "Sorun yok... Geçecek Jungkook." deyişini duyduğu an yüzüne çarpan gerçeklerle, ağlayanın omegası olduğunu anladı ve merdivendeki yavaş adımlarını hızlandırdı. Fakat Victor ondan çok daha hızlı bir şekilde varmıştı yamacına. Elleri yüzünde siper olmuş omegasının dibinde bitti ve arkadaşına ne olduğunu sorar gibi baktı endişe içindi. Seokjin, Taehyung ve Victor'un bebek hakkında konuştuğundan bihaber olduğundan bu konuyu daha sonra Victor'a detaylıca anlatmak istemiş ve bir cevap vermemişti. Ama kızıl deltanın arkasındaki deltaya gözleriyle anlattı. "Siktir." dedi Taehyung ağzı içinde fısıldayarak. Bu Victor'un da Seokjin'in de ona dönmesine neden oldu. Gözleri ağlayan sevgilisindeyken şakaklarını elleri arasına aldı. "Duydu mu her şeyi?" Seokjin onlara anlam vermeye çalışarak bakarken Victor, gözlerini yummuş ağlayan omegasını kolları arasına alıp saçlarına öpücük kondurmuştu. "Benim inci çiçeğim." Kulağına fısıldadı. Taehyung ikiliye imrenerek baktığında yüzü düşmüş gibiydi. Kendisini suçluyordu. Her şey için kendisini suçluyordu. Jungkook gözlerindeki ellerini indirdi ve kollarını Victor'un boynuna sarıp yüzünü de boynuna gömdü. Sesli hıçkırıkları ve kesilip duran nefesleri arasından konuştu. "Victor... İstemiyorum." Victor kollarıyla Jungkook'un belini sardı ve sırtını patpatladı. "Neyi istemiyorsun güzelliğim? Söyle bana." Dağınık buklelerini okşadı ve kulağının arkasını öptü. Jungkook'un akan burnunun ve gözyaşlarının boynunda bıraktığı ıslak yolun farkındaydı ama umursamadı. Jungkook yüzünü daha da deltanın boynuna gömerken diyeceklerini aklında tartmış, ağlamasının daha da yükselmesini sağlamıştı. "Bebeği... Bebeği istemiyorum." • • • bölüm sonu. taehyung şok. yine bir elin parmağını geçmeyecek kadar yorum geleceğini bile bile atıyorum işte bölümü. umarım bölümün başındaki metin sizi sıkmamıştır, ama bu kurgunun metaforlardan beslendiğini hep söylüyorum. karakterleri daha iyi çözümlemenize yardımcı olacaktır. ki bana kalırsa, Taehyung'un bölüm sonundakine olacak olan tepkisi de İkarus'un güneşin heybetine kapılıp kara sularla kaybolmasına benziyor. ayrıca bu duruma buna tıpta İkarus Sendromu da denilmekte. Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Hoşçakalın<3


