merhaba
farkındayım çok uzun zaman sonra yeni bölüm geldi.
açıkçası inanılmaz bir ilham eksikliği yaşadığım için yeni bölüm yazmayı uzun bir süredir erteliyordum.
ama en sonunda bir fırsat bulabildim.
umarım bölümü beğenirsiniz çünkü gerçekten uğraş verilmiş bir bölüm.
önceki bölümü hatırlamayanlar tekrar gidip bir göz gezdirebilirler, ama ben yine de ufak bir hatırlatma yapayım. en son gguk intihara teşebbüs etti ve komaya girdi.
ve bildiğimize göre, ancak kendisi istediği zaman uyanabilir.
bakalım ne zaman uyanacak, ya da uyanmak isteyecek mi?
iyi okumalar
°°°
ilâhi bakış açısı
•
•
Yıllar önceydi.
Kahkahaların, taklitlerin, arkadaşlığın, dayanışmanın, güvenin bulunduğu uzun bir sofrada; ufak bir sessizlik çökmüştü.
"Bir hâvâri bana ihanet edecek." dedi güneş saçlı, okyanus gözlü, güzel bir adam.
Saçları göğüs bitimine kadar uzanıyor, bembeyaz teni ay gibi parıldıyordu. Bir bakan bir daha bakar, bakamayan ise bakmaya kıyamadığından bakamazdı.
Tanrı'nın bir oğlu olan bu adam, özenle yaratılmıştı. Güvenilirdi, eğitimliydi, iyi bir dost ve iyi bir kul idi. Tanrı'nın neden özel olarak seçtiği, apaçıktı.
Peki ya, içinden kötü olan hiç bir şeyin geçmediği bu adam neden böyle bir söz söylemişti?
"Olur mu öyle şey, efendim?" dedi sofradaki 12 hâvârisinden birisi.
Sofradaki huzur aniden yok olmuştu. Sesler azalmış fakat yok olmamıştı. Kendi aralarında bir beyin fırtınası yapıyorlardı. Düşünüyorlardı, Yüce İsa'ya kim ihanet eder bu masada?
Şaşkınlardı, kim olabilir diye etrafta geziniyordu bakışları.
Fakat birisi daha da şaşkındı, nasıl öğrendi diyordu kendi kendine.
İsa'nın yakınındaydı. Elinde, hâvârisi olduğu adama ettiği ihanet sonucunda kazandığı 30 gümüşün bulunduğu o kumaştan kese vardı. Arkasında saklıyordu, fakat gözden kaçmazdı.
Nefesi teklemişti, heyecanlı ve gergin olmalı ki masadaki tuzluğu devirdi.
Aklında etresi günün gecesinde yapacağı ihanet planı canlandı.
Keza adam bir sonraki günün gecesinde, Roma Yahudileri ile yaptığı anlaşma üzerinde çoktan 30 gümüş akçesini almış ve İsa'nın yerini hainlere açık etmişti. Fakat bir sorun vardı ki, Romalı Yahudiler İsa'nın suretini tanımazlardı.
Sordular hain hâvâriye, İsa'yı nasıl tanıyacağız, diye.
Hâvâri düşündü taşındı. Oraya vardığımızda İsa her kim ise onu öpeceğim, bu şekilde tanırsınız, dedi.
Zaman şu gibi akıp geçti. O şüphe tohumlarının ekildiği sofra çoktan kaldırıldı, gün geçti, Romalı Yahudiler İsa'yı ve kalan 11 hâvâriyi buldu.
O gece kazanacak olan karanlığın tarafında eskisi kadar parlamayan o hâvâri; ihanet ettiği dostlarına ve hâvârilik ettiği güneş saçlı adama bakarken, vicdana geldi. Şeytan yüreğine girmiş ve tam da o an çıkmıştı, artık hiç bir pişmanlığın fayda etmeyeceği o an...
"Yahuda...?" dediler adamı görünce. Anlam veremediler. O hâvârinin neden karanlığa geçtiğini bilen tek kişi İsa idi. Yüzünde buruk, kırgın bir gülümseme vardı.
Titrek adımlarla yürüdü Yahuda. Gözümden ufak bir yaş süzüldü. Fakat adımlarını aksatmadı. Beyazlar içerisindeki adama doğru ilerledi ve tam da elmacık kemiği üzerine tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu. Hatta bu öpücük öyle hafifti ki; İsa incecik bir çiçek olsa, yaprağındaki bir çiğ tanesi bile düşmeyecekti.
O öpücükten sonra artık Roma'lı Yahudiler İsa'yı tanıdılar. Fakat Yahuda hiç bir zaman kendisini tanıyamadı.
Keza hâvârisi olduğu o adamdan duyduğu sözler, bir haine kendisini unutturacaktı.
"Yahuda, insanoğluna bu öpücük ile mi ihanet edeceksin...?"
•
•
Win Untouchable
(Dokunulmazı Kazanmak)
•
•
Bölüm 19
Yahuda ve İhanet Öpücüğü
•
•
ilâhi bakış açısı
Taehyung, hayatı boyunca hiç bu denli kötü hissetmemişti.
Elleri kolları bağlı, boynunda kalın bir kelepçe, bir ayak bildiğinde demirden bir zincir sarılıydı. Beş gündür burada tutsaktı. Burada demek daha doğruydu, keza adam nerede olduğunu dâhi bilmiyordu.
Bir delta için o zincirleri kırmak bir çocuk oyuncağıydı fakat onu tutsak eden ikizi Victor, bunun farkında olacak kadar da zekiydi. Zincirler Taehyung'un tenine değdikçe yakıyor, her geçen saat gücünü kırıyordu. Kurtboğan ile harmanlanmış bir zincir, bir deltayı bile etkisiz hâle getirebilmişti.
Kendisiyle yalnız kaldığı bu zindanda konuşmuş, uzun soluklu bir düşünme sürecine girmişti.
Neden...?
dedi ilk olarak.
Neden, diye sordu kendisine. Aklına bir bir olanlar geldi.
Pişmandı.
Fakat son pişmanlık ne fayda, öyle değil mi?
"Neden yaptım bunu?"
•
•
geçmiş zaman
kahraman bakış açısı
•
"Victor, saçmalama istersen?"
Ağaç evinde, huzurla yıldızları izlemeye devam ediyorduk. Tabii aptal kardeşimin aptallıkları sağolsun, pek de bi huzurumuz kalmamıştı ama...
Ben oturur pozisyona geçince o da geçti. Sırtını ağaç evin duvarına yasladı. "Saçmalamıyorum."
"Ağzından çıkanı kulağın duymuyor mu senin mal? Aşık oldum ne demek?"
"Aşık oldum demek."
"Haha çok komik!"
Benim sinirlenmem hoşuna gidiyormuş gibi gülmeye başlayınca sinir krizi geçirip bacağına tekme ettim. Anında ellerini vurduğum yere götürüp inleyerek ovuşturdu.
"Acıttın!"
"Geber amınakoyayım it."
O inlemeye devam ederken, sinirimi bağırarak göstermeye başladım. Çünkü bu aptal bir azarı hakediyordu. "Ben sana vita var diyorum, sen bana omegaya aşık oldum diyorsun."
Yüzünde aniden çok yumuşak bir gülümseme oldu. Dudaklarının iki köşesi usulca havalandı.
Bu sırada ben sinir krizi geçirmekle meşguldüm. "Ah çıldıracağım! Bir de alık alık gülüyor ya... Oğlum! Kendine gel lan!" diye omuzlarından tutup sallarken kollarımı bıkkın bir ifadeyle ittirdi ve derin bir nefes verdi.
"Rahat bırak beni."
"Victor, beni deli etme. Söylediğinin farkında mısın sen? Bunu duyduktan sonra nasıl rahat bırakayım seni?"
Her ne kadar isyankar bir tonla konuşsam da o umursamadı. Kollarının birbirine bağladı ve arkasına yaslandı. Ona bir cevap bekleyen gözlerle baksam da elaya çalan gözleri bir kere bile bana dönmedi. Elleri kızıl tutamlarını geriye ittirdi. Ondan bir yanıt gelmeyeceğini anlayınca ben de derin bir iç çektim ve yanına doğru geçip arkama yaslandım.
Sessizlik çöktü. Uzaktan bir kaç kurt uğultusu duyuldu. Biraz daha bekledik öyle, sonra Victor sessizliği bozdu. Hem de oldukça beklemediğim bir kaç sözle.
"Gözlerim ilk defa öyle gözleri gördü... İçine çekildim sanki. Galaksiler gibi parıldıyordu resmen. İçinde binlerce yıldız gördüm Taehyung. Öyle parlaktı ki... Tanrım." Anlatırken gözleri parıldadı. "O gözlerde yansımamı gördüm."
"Bembeyaz bir yeni var. Kar gibi. Yanakları al al. Saçları uzun fakat oldukça bakımlı. Utanmış gibiydi onunla konuştuğumda. Elma şekeri gibi kızardı. Elleri saçlarına uzandı, götürdü kulağının arkasına. Avucumda kaybolacak kadar küçük, bakımlı, zarif elleri var."
Özellikle utandığından ve yanaklarının kızarışından bahsederken, yüzünden ufak bir gülümseme oluşmuştu.
"Boyu benden bir karış kadar kısaydı. Aslında bir omegaya göre oldukça uzun. Tabii yalnızca boyu ilgimi çekti, o parlak gözlerine bakmaktan fiziğine dikkat edemedim pek. Ah bir de..." Bir iç çekiş duyuldu.
Elini tam da soluna, kalbinin üzerine koydu. "O tavşan dişleri yok mu..."
Gülmeden edemedim. "Ne? Tavşan dişli mi?"
Kafa salladı. "Öyle güzel ki anlatamam."
Tanrım... Bu mal harbiden aşık olmuştu galiba.
"Victor. Saçmalama bence. Vitamız varken, bir omegaya aşık olmak ne kadar akıllıca-"
"Vitan." diye düzeltti aniden.
Kaşlarım çatılmadan edemedi. Birbirimize baktık tekrar. "Ne sikim diyorsun sen?"
"Vitan diyorum Tae. Anlaşılmayacak bir şey yok. O omegayı gördüğüm an anladım ben onun ruh eşim olduğunu. Vita bana ait değil. Sana ait demek ki-"
"Victor bizim kurtlarımız bir farkındasın değil mi?"
"Evet, sadece kurtlarımız bir ruhlarımız değil."
Yüzüm ekşidi aniden. "Ne diyorsun?"
"Sana, aşık oldum diyorum. Ruh eşimi buldum diyorum. Siktiğimin vitası eğer varsa, ona siktir olup git diyorum!"
"Ben de kurtlarımız birken ruh eşlerimiz ayrı olamaz diyorum gerizekalı! Aklını başına topla! Sırf güzel diye kendi kendini o omeganın ruh eşin olduğuna inandırmışsın sen- hey! Nereye?!"
Victor ben daha cümlemi tamamlayamadan hızla ayaklanmış ve göt kadar olan ağaç evin merdivenlerinden aşağıya adımlamaya başlamıştı bile. Ben ise ellerim ağaç evin kapısında, aşağıya inen ikizime bakarken; arkasından bağırmaktan başka bir şey yapmıyordum.
"Victor!"
Beni umursamadan yere indi ve arkasına bile bakmadan, gözden kayboldu.
•
•
şimdiki zaman.
ilâhi bakış açısı.
"Nedeni neydi?"
Sorgu sırası bitmemişti. Adamın içinde yaşadığı kaoslar vardı. Düşünmek zordu, düşündükçe kendisini haksız görmek zordu. Suçu kendisinde aramaktan hep korkar olmuştu.
Öyle ya, Taehyung hep korkak bir adam olmamış mıydı zaten? Omegasını, ruh eşinden saklarken ne geçiyordu aklından?
Belki Jungkook'un o baloya katılmasında bu kadar reddedici olmasaydı, hiç bir şey bu hâle gelmezdi. Tatlı dilli olsaydı mesela...?
"Neden, onu başka bir ülkeye götürmedim ki?"
Pişmanlıkları dahi yapayanlıştı adamın. Büyümemişti. Düşüncesi bozuktu belki. Bir kere olsun kendi penceresini kapatmamıştı bir şeyleri düşünürken.
Bazı sözleri söylemeye korkuyordu sanki hâlâ. Diyemiyordu. O yıldız gözlerde ben de yansımamı gördüm, diyemiyordu kardeşine.
Diyebilir miydi ki?
Tam da şu sırada bulunduğu zindanın kapısından duyulan tıkırtı sesleri, içeriye giren uzun ve yapılı kızıl saçlı bir adam; ona öyle nefret dolu bakarken, korkusunu yenebilir miydi Taehyung?
Aşkı için kendi gururunu umursamayabilir miydi?
Yorgun ve bitap düşmüş adam çarmıha gerilmiş misali zincirlenmiş uzuvlarıyla zar zor kaldırdı yüzünü kardeşine. Aklında tek bir soru vardı. Onu da soracak yüzü yoktu. Fakat içindeki endişe ağır basmıştı.
"V..." diye fısıldadı. Sesi çıkmıyordu. Kurtboğan adeta ciğerlerini yakmıştı. Gücü yoktu. "Jungkook nerede?"
Adamın nefretinin yansıdığı kaskatı yüzü yumuşadı, dudağının bir kenarı havalandı. Fakat gözleri, pek de sakın olduğunu söyleyemezdi.
"Jeongguk..." diye düzeltti Taehyung'u. Sanki bunu söylerken bile küçümserdi. Onu tanımıyorsun, diyordu. Onu benim kadar tanımıyorsun.
"Ne?" dedi Taehyung, anlamamış gibi. Yanlış mı duydum diye düşündü fakat soracak mecali dahi olmadığından umursamamayı seçti. "Ona ne yaptın?"
"Ona hiç bir şey yapmadım." dedi adam son bir kaç haftanın yaşantılarının getirisiyle yüzü düşmüş bir hâlde. "O bana yaptı."
Yıldız hâreleri değmedi bana.
Benimle konuşmadı.
Kimseyle konuşmadı.
Kendisini öldürmeye çalıştı.
Bana ait olmaktansa, ölmeyi seçti.
Denilecek çok şey vardı.
Ağlanacak çok şey vardı.
Fakat adam şaşmış kalmış gibiydi, hangi birine ağlasaydı ki? Ne yapsaydı, neye kahrolsaydı?
"Jeongguk..." dedi ilk olarak. "...Uyandı."
Taehyung'un kaşları çatıldı. Anlamadı. Uyandı, derken neyi kastettiğini bilmiyordu. Keza bir kaç haftadır burada acı çekerken, neler döndüğüne dair en ufak bir fikri dahi yoktu.
"Ve seni istiyor."
Benden seni istedi.
•
•
•
bölüm sonu.

