İçeriğe geç

Win Untouchable [taekookv]

Bölüm 17 · 9 dk okuma

Win Untouchable [taekookv]

Bölüm 17

17

Bol bol yorum bekliyorum

Lütfen umursamadan geçmeyin

________

"Bir Judas* oğlu, beni uyandırabilir mi?"

________

•

•

Günümüz.

ilâhi bakış açısı.

Yakamozun yavaş yavaş kaybolduğu fakat batıların ev sahiplerinin hâlâ yakamozu izleyebileceği kadar nadir saatlerdi.

Fazlaca geniş ve alafranga modernitesinden etkilenilerek düzenlenildiği bir salondalardı. Salonun tam da ortasında bulunan uzun, fakat rengi üzerindeki tabaklardan ve süslemelerden bile gözükmeyecek kadar kalabalık olan bir masanın iki köşesinde oturuyorlardı.

Kırmızı saçlı adam kendi terbiyesinden ve özünden vazgeçmeyerek oldukça sakin bir şekilde tabağındakileri yerken; karşısındaki güzel omegası tabağındaki güzelce pişmiş bifteğini parçalara ayırmaktan başka bir şey yapmıyordu. Günlerdir yaşadığı iştahsızlıktan dolayı küçülmüş olan midesine sadece tabağının biraz kenarındaki; son derece iyi bekletilmiş ve rengini almış olan yıllanmış şaraptan başka bir şey girmiyordu.

Gözlerinin altı, biraz önce bu yemeğe oturmadan önce saatlerce ağladığı için doğal olarak oldukça kızarık ve şişikti. Tıpkı elma şekeri gibi olan yanakları gibi burnunun ucu da kızarmıştı. Dudakları bakımsız ve çatlak görünüyordu. Teni, bu yabancı malikanede geçirdiği son 1 haftadan beridir, günden güne daha da soluklaşıyor; kar beyazına dönüşüyordu. Sanki bu tene tek renk veren yanakları ve burnuydu. Solgun ve yorgun görünüyordu.

Jeon Jungkook, ilk defa bu kadar bitik durumdaydı.

Fakat bu denli bitik hâlde olsa da, o uzun saçlarının en ufak bir darbe almasına bile izin vermemişti. O kahve tutamlar, her zamanki gibi mükemmel görünüyordu. Tıpkı bitik hâldeki Jungkook'un buna rağmen, güzelliğine güzellik katmış olması gibi...

"Neden yemiyorsun?"

Uzun süren sessizliği ilk bozan kişi Victor olmuştu.

Günlerdir olduğu gibi şimdi de bir cevap almayacağının pek bir farkındaydı. Fakat yine de şansını denemek istemişti.

Omegasından en son duyduğu sözler "Kırmızı deltam..." olmuştu. Ve bu değerli sözlerden sonra tek kelime bile etmemişti. 1 haftadır konuşmuyordu. Konuşmamayı seçiyordu. Ki bırak konuşmayı, Victor'un yüzüne bile bakmıyordu. Durum vahimdi. Victor'a göre ise daha vahimdi.

Keza omegası, onun Taehyung olmadığını öğrendiğinden beridir onu hiçe sayıyordu.

Ne de gülünç değil mi?

Sorusundan sonra alamadığı cevabı bir umutla beklerken geçen her bir saniye deltanın çenesinin kasılmasına, biçimli kaşlarının başına keskin bir ağrı sokacak kadar çatılmasına neden olmuştu. Neyseki tabağına dönüktü ki, o dehşet saçan yüzünü kimse görmüyordu.

Hayır, Jeongguk'a kızmıyordu.

Ona asla kızmazdı. Kızamazdı. O onun her şeyiydi. Birbirlerini fazlaca tanımasalar da, o Victor için herşeydi. Kalbinin ona bağlanacağını; kaderlerinin bir yazıldığını o kafede, o ceylan gözleri ilk gördüğünde anlamıştı.

Jeongguk onun güzeliydi. Onun omegasıydı. Ona asla kıyamazdı.

Kendisine kızıyordu.

Fazla mı beklemişti? Tekrar meydana çıkmak için çok mu fazla beklemişti?

Hayır hayır. Planları için sabırlı olması gerekiyordu. Fazla beklemekten başka bir çaresi yoktu.

Fakat böyle olunca da Jeongguk'u ona alışamamıştı...

Tam da bunu düşünürken yüzünde tuhaf bir gülümseme oluşmuştu. Mutlu değildi. Buruk bir gülümsemeydi.

Alışamamak mı?

Sadece Victor'dan nefret ediyordu, değil mı?

Taehyung olsa da, böylesine nefret dolu olur muydu ki Jeongguk?

Hiç sanmıyordu.

Parmak boğumları bembeyaz kesilene dek sıktığı yemek bıçağındaki tutuşunu ansızın kulağına ilişen kısık sesler ile gevşetti delta. Kısık bakışları anında sesin merkezine, karşısındaki bedene döndü.

Ağlıyordu.

Jeongguk bakışları bomboş ve masanın bir köşesine bakarken, gözlerinden sanki her saniye akarmış gibi öylesine damlalar akıyor; damlalar arttıkça kısık hıçkırık sesleri duyuluyordu. Fakat tuhaftır ki, güzel oğlanının hıçkırıklarla ağlamasına rağmen yüzünde en ufak bir mimik dahi yoktu. Yalnızca boş gözlerle bakıyordu.

Victor biricik omegasının ağladığını görünce endişeli ve tedirgin ifadesiyle aniden yerinden kalkmış ve yorgun düşmüş bedene adımlamıştı. Üzerindeki rahatsız takım elbisesine rağmen dizleri üzerine çökmüş ve ellerini Jeongguk'un kızarık yanaklarına yerleştirmişti.

"Jeongguk..."

Bir elinin baş parmağıyla elmacık kemiğini okşarken, diğeriyle yanağından süzülen inci tanelerinin yollarını kesiyordu. Uzun zamandır ıslanmamış gözlerinin inceden inceye dolmaya başladığını fark edince, onu daha fazla ağlarken görmek istemediğine emindi.

"Ağlama güzel meleğim..." Kafasını sallıyordu, yapma der gibi. "...Dayanamam."

En çok da onu ağlatanın kendisi olduğu düşüncesi onu zorluyordu. Bu baskının altında ezilmek çok zordu. Dayanamıyordu.

İfadesiz yüzünde gittikçe artan ve yükselen hıçkırıklarla beraber ufak bir mimik belirdi omeganın. Kaşları havaya doğru seğirmiş, çatlayan pespembe dudakları büzülmüştü. Kızarık burnunu çekerken hiç olmadığı kadar masum görünüyordu.

O an hiç alışılagelmedik bir şey yaşandı ve omega boncuk irislerini deltasının ateşten irislerine yükseltti.

Hiç olmadığı kadar masum bakıyordu. Gözleri fazlasıyla yorgundu. O beyazların aralarında kızmızı dallar olarak gözüken damarlar ve bardaktan boşalırmışçasına akan damlalar; kanlarla dolu bir katliamın yaşandığı bir okyanusu andırıyordu.

Victor bakışlarının birbirine tutunduğu o nadir anda sesli ve yutkunmuş, sanki o gün ilkleri yaşatanmak ister gibi bir şey demek adına güzel dudaklarını aralayan omegasının diyeceklerini pür dikkat dinlemişti.

"Özledim..."

Kimi, diye sordu ilk olarak kendisine.

"Kimi özledin, inci çiçeğim?"

Fakat omega kendisiyle öylesine büyük bir iç savaştaydı ki, özleyecek bir kişiyi bile düşünememişti. Özlemişti, fakat özlediği şey birisi değildi. Yanlış bir soruydu.

Kimi değil, neyi.

Bakışlarını tekrar indirdi ve kafasını olumsuz anlamda salladı. Dudakları hâlâ daha bükük hâldeydi. Belki de diliyle ıslattığından biraz olsun daha canlı ve parlak gözüküyordu. "Kimseyi..." dedik kısık bir sesle.

Elmacık kemiğini okşayan elin çenesine inmesine ve nazik bir tutuşla yüzünü karşısındaki yüze yükselten adam, bir anlığına içinde hem bir mutluluk hem bir hüzün yaratmıştı.

Anlamıyordu Jeongguk.

Neden bir o kadar tanıdık lakin bir o kadar yabancıydı her şey ona?

Neden kurdu asla ama asla tatmin olmuyordu?

"Neyi özledin?" diye sordu adam ona boğuk bir ses tonuyla. O tınısı oldukça boğuk olmasına rağmen, içinde en içteninden bir yakarış içeriyordu. Sanki omega olan ne derse desin ne isterse istesin, canı pahasına da olsa bulacak ve getirecek gibiydi.

"Evimi özledim."

Victor içinde bambaşka bir cevap olmasına dair tüm endişelerinin üzerine bir kova su dökülmüş gibi rahatlarken, yüzündeki ifadesinde bunu ister istemez belli etmişti. Yumuşakça gülümsedi ve güzelinin parlak saçlarını büyük eliyle geriye doğru atıp taradı. Açılan alnına minik de olsa, bir buse kondurmamak için kendisini çok zor tutuyordu.

Jeongguk'un kendisine alışması için bekleyecekti.

"Senin evin, benim yanım inci çiçeğim."

Onu kendisine saklayacaktı.

•

°

Win Untouchable

(Dokunulmazı Kazanmak)

°

Bölüm 17

Son Akşam Yemeği

•

Geçmiş zaman.

taehyung

Kırk orospunun bile bir araya gelse onun gibi bir pezevenk doğuramayacağı 'babam' isimli şahısın düzenliği aşırı önemli toplantıya, son 20 dakika kalmış; fakat akıllı kardeşim Victor hâlâ daha şirkete gelmemişti.

Şirketteki ofisimde bir o yana bir bu yana gidip gelirken ve belki de otuzuncu aramamı yaparken ona en güzelinden dileklerimi sunuyordum(!).

Her ne kadar açılmayacağına adım kadar emin olsam da, tuhaf bir şey oldu ve V telefonumu açtı.

"Açtı lan."

"Ne var ikizim?"

Zaten sinirlerim bozukken onun böyle laubali konuşması sinirimi inanılamz katlıyordu. Birazdan ofisimin cam balkonundan çıkıp tüm Seul'e "İMDAT" diye bağırmamak için derin bir nefes aldım ve elimle sertçe kravatımı gevşetmeye çalıştım.

"Lan evveliyatını siktiğim. Saat kaç olmuş. Nerdesin sen?"

"Pastahanedeyim. Mükemmel bir kurabiye aldım."

"Ayy aman iyilik meleği. Kurabiyeyi ne yapayım ben?" dedim yapmacık bir ifadeyle. Ellerim havalanmış, kaşlarım seğirmişti. Ben küfrederken, onun normalde dağı taşı sikmesi gerekirken bu kadar kibar davranıyor olması aklımı karıştırmıştı ve ben aklımı kullanmaktan nefret ederdim. Tam da şu an telefondan elimi sokup boğazına yapışmamak için çok zor tutuyordum kendimi. Hoş, tutmasam da yapamazdım ama neyse.

Cevabımdan sonra bir kaç saniye ses gelmeyince göz devirdim. "Cevap versene bokum. Nerdesin diyorum-"

"Sonra ararım-"

Aniden yüzüme kapatılan hat ile donmuş bir şekilde karşıma bakarken, bir kaç saniye öylece durmuş ardından ise telefonu yavaşça yüzüme hizzalamıştım.

"Demek Kim Taehyung'un yüzüne telefon kapatmak ha... İt oğlu it!"

"Hey! Ucu bana da değiyor." Aniden duyduğum farklı bir ses ile yerimden sıçrarken hızla arkamı döndüm. Ofisimin misafirler için bulunan, masa karşısındaki koltuklardan birinde bir ayak bileği diğerinin dizine atmış şekilde oturan babam sinirle bana bakıyordu.

"Sen nereden çıktın?!"

"Herkes gibi, anamın karnından."

"Hay amınakoyayım! İlk esprin herhalde-"

"Kim Taehyung!"

Her zamanki gibi tehditvâri ses tonunu umursamayarak kendi koltuğuma ilerledim ve ayakkabılarım ile beraber ayaklarımı masama atıp, mekanın sahibi gibi yayıldım.

Neden mi? Çünkü düz mantıkla düşünürsek, mekanın sahibiydim? Başka soru?

"Adam gibi otur."

"Adamlığı senden öğrenecek olsam, çoktan Tayland'a gurbete gitmiştim."

"Terbiyesiz..."

Kollarımdan birisini kırıp kafama yastık yaparken, boştaki elimle tuttuğum telefonumu bir köşesinden bir köşesine avcundaki döndürmeye başladım. Bakışlarım karşımdaki adamın yaşlı bedeninde geziniyordu. Bakışlarının sadece ara ara bana uğradığını fakat baktığında ise hoşnutsuzca baktığını fark edince gülümsemekten alıkoyamamıştım kendimi.

Fakat söylediği sözlerden sonra ifademin şaşkınlığa geçiş yapması çok da fazla sürmemişti.

"Victor'un ofisinde ne işin var?"

"Ne?"

"Yine talimat vermeden ofis mi değiştirdiniz-"

"Bir dakika bir dakika. Victor'un ofisi derken?"

Gözleri ve kaşlarıyla masanın üzerindeki isimliği işaret edince, kaşlarımın çatılmasını engelleyemeden şüpheli bakışlarla ellerimi isimliğe uzattım ve kendine döndürdüm.

Kim Victor

"Siktir ya..." Sesim fısıltıdan öteye geçemezken, aklıma gelen anlar ile kafama her şey dank etmişti.

Victor bugün toplantıdan önce Busan'daki şubeye kısa bir toplantı için gidecek iken kendi ofisine girdiğinde ben de uyku sersemliğiyle normal olarak onun gitmediği ofise girmiştim. Odaları karıştırmış olmalıydık.

Ah... Tam bir aptallık.

"Ne o? Bu yaşta hâlâ oyun mu arıyorsunuz kendinize?"

Bir de şu moruğa makara oluyoruz... Olacak iş mi?

"Senin başka işlerin yok mu moruk?"

"Ne işim olacakmış pardon?" İş adamı gülümsemesi sinirlerimi bozuyordu. Ağzının ortasına bir tane geçiresim vardı.

"Ne bileyim git gazete oku, sudoku oyna, moruk arkadaşlarınla golfe git."

Aniden yüzü düşerken, bakışlarını kaçırdı. "Benim arkadaşım yok..."

"Yaa öyle mi kıyamam..." Üzüntüyle baktığımda o da üzüntüyle bakmıştı. Fakat yalandan rolümü anında bozduğumda bozguna uğramış duruyordu. "Lan siktir git mezar taşı falan bak o zaman!"

"Sen benimle ne biçim konuşuyorsun lan! Babanım ben senin!"

Yeniden yapmacıkça üstüne rolüne büründüm. "Yaa öyle mi... Kıyamam." Salak herif ikidir rolü yiyip duruyordu.

"...Senin kafa da gitmiş." diye devam ettiğinde anında kendisinie düzeltti ve boğazını temizleyip kapıya yöneldi. Kapının kulpunu tutup çıkıp gitmeden hemen önce dönüp, konuştu.

"Victor'un yanlışlıkla senin kartvizitlerini götürdüğü için tüm danışmanların senden ulaşacağını ve sabaha kadar telefon bekleyeceğini öğrenince biraz üzülmüştüm ama... Senin gibi evlada oh olsun!"

Bozguna uğrayan suratıma karşın tripli bir kadın gibi kapıyı kapattıktan sonra hâlâ aval aval kapıya bakmaya devam ettim. Bana biraz sinir geç yüklendiğinden, yüzüm git gide kırmızıya dönerken aniden ayaklanıp hızla telefonumu kaptım ve Victor'a sesli mesaj atmaya başladım.

"KİM VİCTOR! SENİN BEN TAAAAAAAAA $©×¥©={©[~[©KOYAYIM¥=[©'[$×[¶©'{\©¥¶©£PARÇALAYAYIM}]©£℅℅%}£©MAYIN PATLATAYIM{~!!!!×$℅~{$[}£%!!!!!!×~×}ÖLÜ DEDESİNİN MEZARINI¥~¶¥¶~[℅$£=©℅£=ATOMU PARÇALAYAYIM$℅£=$°£{¥=[®{¥©[¥{¢[¥}£BÜYÜCÜ YENGESİNİ©['¶$={${£}¥{£×¥=~{¥}~}¥$×'¶$}~}¥!!"

Tabii o gün sinirlenip ve onca küfür sayıp mesaj çekerken, kardeşimin yaptığı bu küçük hatanın 'tabiki de hiç bir mesaiye kalmayıp kaçamak yaptığım' bu mavi ay gecesinde, saat tam 12'de; bana hayatımı değiştirecek bir mesajın gelmesini sağlayacağını bilmiyordum.

•

•

+82***********:

İyi akşamlar

Bu geç saatte rahatsız ettiğim için üzgünüm

Ben Jeongguk

Bugün pastahanede konuşmuştuk

≽^•༚• ྀི≼

görüldü.

•

•

Bölüm sonu.

*Judas: Son akşam yemeği tablosunda diğer bir adıyla Yahuda olan 12 hâvârisinden birisi olup, Hz.İsa'nın nerede olduğu yalnızca 30 gümüş dinara söyleyen ve ertesi sabah Hz.İsa'nın (Jesus) çarmıha gerilerek ölmesinin başlıca sebebidir. Hz.İsa'nın ölümünden sonra büyük bir vicdan azabı çekmiş ve buna dayanamayarak intahar ederek hayatını sona erdirmiştir.

Umarım beğendiğiniz bir bölüm olmuştur. Yorum sayısına bir sonraki bölümde sinir koymak zorunda kalacağım üzgünüm.

Umuyorum ki geçmiş ve günümüz sahnelerinde kafa karışıklığı yaşamıyorsunuzdur. Yaşıyorsanız çekinmeden sorun, en açık dilde anlatacağımsan şüpheniz olmasın.

Oy ve yorum sayısını yüksek tutun lütfen.

Hepinizi çok seviyorum bebeklerim.

Sağlıcakla kalıntrong>

Bölüm sonu

2 yorum