İçeriğe geç

Vuslat

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Vuslat

Bölüm 2

2. Bölüm

🪄

Ölüm... Sahi ölüm ne demek? Ölüm, illaki ruhun bedenden çıkması mıdır? Kanadı kırık bir kuşun ileriki hayatı ölmüştür, fakat hâlâ nefes alıyordur... Bu ölmek sayılmaz mı? Bir daha o eski güzel ve özgür günlerine geri dönemeyeceğini bile bile nefes alır fakat aldığı her nefeste eski günlerin hançerini yer boğazına ve sertçe yutkunur. Her yutkunuşunda bir kere daha ölür.

Ölüm; özlemdir, bir daha yaşanması imkansız olan şeyleri arzulamaktır. Ölüm, fedakârlıktır. Fedakârlık; aşktır. Aşk; ölümdür...

Kalbime ve beynime saplanan deliksiz acıyla açtım gözlerimi... Hiç istemesem bile.

Bu gözler en son onun gözlerini görmüştü, bu kulaklar en son onun yakarışını duymuştu, bu dudaklar en son onun dudaklarını hissetmişti...

Kalbim de en son onu sevmişti...

Bedenim üşüyordu, muhtemelen morgtaydım. Üstümdeki beyaz örtüyü kaldırmadım, odada başka bir nefes hissettim. Kalbim onun olma ihtimaliyle korkuyla çarpmaya başladı... O olamazdı. Şimdi kim bilir ne haldeydi.

'Son dakikaların bayağı ateşli geçti, o anlara şahit olmak beni biraz üzdü fakat sorun değil doktor. Artık benimlesin. Günaydın uyuyan doktor.' Kulağıma gelen iğrenç ses ile gözlerimi sinirle yumdum. Ben bir şey söylemeyince devam etti. 'Adamım uyanmanı bekliyordu. Çarşafı aç ve sedyeden kalk. Harun, senin yerine gömülecek kızı yatıracak sedyeye. Ve sonra birlikte o hastaneden sorunsuz çıkacaksınız. Tek yanlış hareketinde neler olacağını az çok biliyorsun doktor. Bu yüzden sakin bir şekilde bana gel.'

Daha fazla sesine katlanamadığım için kulağımdaki aşırı derecede küçük olan kulaklığı çıkarıp yere fırlattım. Ani hareketim ile yaram sızladı fakat umurumda olmadan sedyeden kalktım. Harun denilen şerefsiz ayakta durmuş öylece beni izliyordu.

"Ne o, hiç mi hortlak görmedin?"diye sordum iğneleyici bir tavırla. Hemen ayağının dibinde beyaz kefene sarılmış cansız bir beden duruyordu. Ölüye de saygısı yok bu şerefsizlerin diye düşünürken, bir anda robot gibi eğilip cansız bedeni kalktığım sedyenin üzerine koydu.

Bana dönüp daha yeni fark ettiğim elindeki poşetleri uzattı ve mekanik bir sesle "abinin emri. Giyecekmişsiniz."dedi. Sinirle baktım. Zorluk çıkaramazdım ama bu burunlarından getirmeyeceğim anlamına gelmezdi.

"Abini siksinler. İt sürüsü!"

Ettiğim küfüre mi yoksa ABİSİNE ettiğimden dolayı mı böyle şaşkına uğradı emin değildim ama zaten umrumda da değildi.

Poşetleri sertçe elinden çekip "ee? Neyi bekliyorsun, çık ki giyineyim."diye mırıldandım.

"Abi 'yalnız bırakma' dedi. Ben arkamı dönerim, siz giyinin."

"Abisine soktuğum. Şerefsiz."

Poşetteki pantolon ve büyük gri hırkayı üzerime geçirip, saçımı at kuyruğu yaptım.

Kapıya doğru gidip çıkacağım sırada, itin sert ve büyük eli bileğimi yakaladı. Kaşlarımı sinirle çattım. Ölüm gibi bir sesle "sakın bir daha bana dokunma!"diye fısıldadım ve elimi hızla ondan kurtardım.

Yaptığının yanlış bir hareket olduğunun bilincinde bir ifade vardı yüzünde. "Oradan gitmeyeceğiz."

Koca bedeni ile hiç zorlanmadan morg dolabını itti. Dolabın arkasına geçti, başka bir şeyi daha ittiğini duydum. Arkasına geçip ne yaptığına baktım. Gizli bir kapı vardı. Küçük ama her insan kolaylıkla geçebilirdi. Arkasına döndü. Beni bu kadar yakınında görmeyi beklemiyor olacak ki anlık şaşırdı fakat yine o mimiksiz suratına geri döndü.

Geri çekilip geçmemi istedi. Kalbimdeki buruklukla yürüdüm ve aşağıya doğru inen merdivenlerden inmeye başladım. Arkamda bir şeylerin itilme sesi duyuldu ama sonra ölümcül sessizlik. Hafiften bir uğultu vardı ve adımlarımızın sesi.

Kalbimin biraz üstündeki yara sızlıyordu fakat şu anda onu düşünemeyecek kadar doluydu beynim. Acaba bundan sonra ne olacaktı? Kızımı ve sevdiğim adamı bir daha asla görmeyecektim. Yaşamayacaktım. Ölüydüm.

Karanlık yol bizi içine çekerken, adım ve nefes seslerimizden hariç boğuk sesler duyuyordum. Ne denildiği belli olmuyordu fakat birilerinin konuştuğunu duyuyordum.

"Buradan."

Sert sesi mağara tarzı bu gizli geçidin içinde yankılandı resmen. Aniden gelen sesle korksam da renk vermeden gösterdiği yolu takip ettim.

İçimdeki boşluk her adımımda daha da büyüyor ve beni içten içe bitirmeye başlıyordu. Sonunu bilmeden kızım ve sevdiğim için böyle bir yola mecbur kalmıştım ama günün birinde intikam ateşini kendi ellerimle harlayacağım. O gün geldiğinde kendime bile acımadan doğru olanı düşünmeden ne gerekiyorsa yapacaktım. Ama şimdilik sevdiklerim için buna katlanmam gerekti.

Harun ne zaman önüme geçmişti farkına bile varmamıştım. Kapıyı tek eliyle tutup geçmemi ister gibi diğer elini uzatmıştı. Karanlık geçitten çıktığımda, yine karanlık, dar ve oldukça sessiz bir sokak karşıladı beni. Gecenin karanlığı bu sokağı fazla etkisine almıştı. Sokak lambaları vardı fakat hiç biri yanmıyordu, süs olarak konulmuşlardı galiba.

Az ileride üzerimize doğru gelen cipi görünce gözlerimi iyice kıstım. Farları gözlerimi kamaştırmıştı. Bu görgüsüzün ondan başkası olmayacağını anlayınca dişlerimi sıktım ve dimdik bir şekilde durdum. Harun hemen yanımda duruyordu, ağaç gibi. Koca cüsseli. Ayı.

Araba tam önümde durdu Harun uzanıp arka kapısını açtı ve "buyrun."dedi. Ona ters ters baktım ama arabaya binmek için kılımı bile kıpırdatmadım.

"Zorluk çıkarma istersen doktor. Bin hadi."

İğrenç sesini duymak midemi bulandırsa da yavaşça arabaya bindim. Kapıyı bilerek sertçe kapatıp, kafamı olabildiğince onun pis yüzünü görmemek için cama çevirdim.

İçimdekileri atmak için günlerce ağlamak istiyordum fakat ben başım dik bir şekilde olacaklara göğüs gerecektim. Tüm sevdiklerim için...

Bazen sevdiklerimiz için çok büyük fedakârlıklar yapmamız gerekir. Çok kez kendimizden ödün veririz, onlar için. Ama değdiğini düşünürüz çünkü eğer onlar mutlu olacaksa bizim mutsuzluğumuzun bir kıymeti olmaz gözümüzde.

Sokağın karanlığına dalan gözlerim uykusuzluktan ve ilaçların etkisinden dolayı ağırlaşmıştı. Ama uyuyamazdım, her an uyanık olmalıydım. Diken üstünde...

"Sabah seni erkenden gömecekler. Kocan sadece birinci dereceden akraba istemiş, başka kimseye gerek yok demiş." Gözlerimi yumdum, ağlamamak için... "Cesedi kefenleyip tabuta koyacak adamlarım, defnederken de kimsenin dokunmasına izin verilmeyecek direk gömülecek. Bir sorun çıkmaz, zaten bence kocan bunları düşünecek kapasitede değil şuan." Tırnaklarımı bacağıma geçirdim ve derin bir nefes aldım.

"Bundan sonrasını merak ediyorsundur. Üstten anlatayım. Şimdi benim evime gidiyoruz, iyileşene kadar evimde tedavi göreceksin. Sonra da taşınacağız, yeni evimize." Söylediği son kelimeyle gözlerimi açtım ve bir bıçak gibi onun iğrenç gözlerine sapladım. Sinirle baktığım gözlerinde hiçbir ifade yoktu. Daha fazla dayanamayıp gözlerimi yine cama çevirdim.

"Taşınacağız. İstanbul dışı bir yerde ve kocaman bir arazi. Doğayla iç içe bir yer, seveceğine eminim. Sonrasını da sonra konuşuruz."

Seveceğimi düşünüyormuş... Sevmeyeceğim. Onunla olan hiçbir şeyi sevmeyeceğim. Onsuz olduğum her güne ise lanet edecektim. Beni sevdiğim adamdan, kızımdan, ailemden uzakta olmaya zorlayan biriyle asla hiçbir şeyleri sevmeyecektim.

"Uykun geliyordur. Uyuyabilirsin."

Sanki ondan izin alacaktım. Şerefsiz.

Geçen dakikalar belkide saatlerden sonra evin önüne gelmiştik. Otomatik kapı açıldı ve araba villanın bahçesine doğru giriş yaptı. Kapının önünde durdu araba. Hızla kapımızı açmaya gelen korumayı beklemeden açtım kapıyı ve indim arabadan. Kapıyı yine sertçe kapatıp öylece dikildim. İki katlı koyu gri ve siyah tonlarında olan modern villaya bakarken hiçbir şey hissetmiyordum.

Daha önce misafir olarak geldiğim eve şimdi tutsak olarak gelmiştim. Ama bir gün vuslata erecektim. Bekle sevdiğim, vuslat yoksa ölüm var...

Hapis hayatımın kapısından girmeme iki üç adım vardı ve ben istemesem de oradan geçmek zorunda olduğumu biliyordum. En çokta mecburiyet yorar insanı.

Önümden yürüyerek evinin içine girdi ve kapıdan dönüp bana bakarak "gel hadi."dedi. Sinirli bir şekilde nefes aldım ve istemeye istemeye hapishanemin kapısından içeri girdim.

Kapıyı kapattı. İçimi salan korkuyu susturmak adına parmaklarımı birbirlerine doluyordum. "Suzan hanım!" Bir anda konuşmasıyla irkildim fakat belli etmedim. Adının Suzan olduğunu düşündüğüm kadın koşarak bize doğru geldi ve gülümseyerek "hoşgeldiniz efendim."dedi.

"Bir şeyler hazırla, misafirimiz açtır. Fazla katı şeyler olmasın ve hemşirelere haber ver gelsinler. Yarasına bakılsın. Daha sonra odasını gösterin ve ne diyorsa ikiletmeden yapın." Dedi ve hemen sağ tarafımızdaki merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya başladı. Hala kapının önünde öylece duruyor ve hiç konuşmuyordum.

Kadın en son konuşmayacağımı anlamış olacak ki "merhaba, ben Suzan. Size çorba ısıtayım, mutfak şurada gelin."dedi ve mutfağa doğru ilerledi. Tek başıma kalmamak için peşinden gittim. Duvarlardaki asılı tablolar dikkatimi çekse de bakmadan direk önüme bakarak Suzan hanımı takip ettim.

Çoğunluğu ahşap görünümlü mutfağın kapısından içeri girdim. Suzan Hanım tezgahta bir şeyler ile uğraşırken bende etrafı inceliyordum. Mutfağın bir köşesinden başlayıp diğer köşesine kadar uzanan L tezgâh siyahtı. Tıpkı buzdolabı, bulaşık makinesi ve diğer küçük aletler gibi. Dolaplar ve mutfağın ortasında bulunan Amerikan yemek masası ahşaptı. Mutfağın dört bir yanı camdı. Karanlık bahçenin içinde parlayan havuz ışıkları güzel görünse de hoşuma gitmemişti.

Suzan Hanım elindeki çorbayı masanın üzerine koyup bana baktı. "Buyurun, afiyet olsun." Acıkmıştım hemde fazlasıyla ve yemek yemem gerektiğini de biliyordum fakat yemeyecektim. Kadına boş gözlerle bakıp "bana odayı göster yemeyeceğim."dedim.

"Ama..."

"Yemek istemiyorum dedim. Oda nerede?"

Sözünü kestiğim için kendimi rahatsız hissetmiştim ama umrumda değildi. Başını yavaşça sallayıp "peki, buradan"dedi. Mutfaktan çıkıp az önce onun çıktığı merdivenlerden çıkmaya başladık.

Birinci kata geldiğimizde sağa döndü, karşılıklı iki oda kapısından sol taraftakini açıp "burası." dedi. Devam etti. "Siz yerleşin, bir şeye ihtiyacınız olursa seslenmeniz yeterli."

Odanın içine girip kapıyı kapattım. Lacivert perdeler ve yatak örtüsü birbirini tamamlıyordu. Çift kişilik yatağın başlığı, komodinler ve gardırop grimsi bir renkti. Makyaj masası da gri ve lacivert renklerindeydi. Giysi dolabına monteli boy aynasında yansımamı görünce, bir süre durup öylece izledim kendimi. Sonra gözüm odanın içindeki diğer kapıya dokundu. Banyo olmalıydı.

Yorgundum. Yaram acıyordu. İçim acıyordu. Pansuman yapmam lazımdı. Ölümden dönmüştüm fakat cehennemi yaşıyordum, sevdiklerimden uzakta...

Düşünecek çok şeyim vardı fakat gözlerim kapanıyordu. Uyumalıydım, uyuyunca hissedilmiyor en derin acılar.

Tüm ışıkları kapatıp yatağa doğru ilerledim, yarama dikkat ederek uzandım ve gözlerimi kapadım. Uyku tıpkı bir zehir gibi damarlarımdan zihnime doğru aktı ve beni pençesi altına aldı.

Gözümü açtığımda seni göremeyeceğim için üzgünüm sevgili...

Gözünü açtığında beni göremeyeceğin için üzgünüm sevgili...

🪄

Miğde bulantısı ile uyandığımda soluğu odadaki banyoda almıştım. Yaklaşık on dakikadır klozetin önünde durmuş öğürüyordum fakat hiçbir şey çıkaramamıştım dışarı. Saat kaçtı bilmiyorum ama hava hâlâ karanlıktı. En sonunda yerimden kalkıp lavabonun önüne gittim ve elimi yüzümü yıkadım.

Bir şeyler yemem lazımdı ve ağrı kesici içmem. Yaram şuan vurulduğum andan daha çok ağrıyordu.

Yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdüm ve açtım. Sakin ve sessizce merdivenlerden iniyordum, her yer karanlıktı. Mutfağa girdiğimde tek ışık kaynağı havuzdan yansıyan silik mavi ışıktı. Öncelik olarak masanın üstündeki bardak ve sürahiye takılmıştı gözüm. Susamıştım. İki bardak suyu kana kana içip bardağı ve sürahiyi geri yerine bıraktım.

Dolabı açmak istemiyordum fakat çok acıkmıştım ve eğer bir şeyler yemezsem güçsüz düşecektim bu yüzden hiçbir şeyi takmadan dolabın kapağını açtım ve göz gezdirdim. Hazır sandviçleri görünce sevinmiştim. Hemen bir tanesini kapıp hızlıca yemeye başladım. Tadı güzeldi, gerçi şuan ne olsa tadı güzel hissederdim. Bitirince bir bardak su daha içtim ve bu sefer de ilaç arayışına girdim. Hemen mutfak kapısının yanında gördüğüm ecza dolabı ile ufak bir tebessüm oluşmuştu yüzümde. Hemen gidip tentürdiyot, sargı bezi, pamuk ve makası elime aldım. Bir de oksijenli suya ihtiyacım vardı, dolabın içine baktığımda onu da gördüm ve elime aldım. Ağrı kesici hapı görünce onu da yanıma alıp odaya doğru çıkmaya başladım.

Merdivenlerden yavaş adımlarla çıkmama rağmen her adımımda yaram sızlıyor ve nefesimi kesiyordu. Son basamağa geldiğimde derin bir nefes almıştım. Sessizce odaya girip kapıyı kapattım. Makyaj masasının sandalyesine oturdum ve elimdekileri masaya bırakıp, üzerimdeki hırkayı çıkardım.

Kalbimin üç santim üstündeki yarama aynadan göz gezdirdim. Üzerindeki bandı çıkarıp masaya koydum. Pamuğu alıp oksijenli suyla ıslattım ve yarayı iyice temizledim. Tekrar yeni bir pamuk parçası alıp tentürdiyot sıktım, derin bir nefes alıp yarama ve etrafına sürdüm. Canım yanıyordu fakat tek kelime dâhi çıkmamıştı ağzımdan. Nefes almaya çalıştıkça canım daha çok acıyordu. Ateşimin yükseldiğini hissettim, bu iyi bir şey değildi. Hızla sargı bezini sardım ve yaramı kapattım.

Üzerime çöken yorgunluk beni adım atmaya bile üşendiriyordu. Ağrı kesiciyi elime alıp ağzıma attım. Yavaşça yerimden kalktım ve yatağa ilerleyip uzandım. Uyumalıydım. Uyursam geçer.

🪄

Sesler duyuyor ama hiçbir tepki veremiyordum. Konuşmak istiyordum fakat gözümü bile açacak mecalim yoktu. Soğuktu. Çok soğuk. Keşke biri üstümü örtseydi, Korel'im olsa örterdi. Kıyamazdı.

Ağzımı açıp demek istediğim iki şey vardı. Su ve üzerimi örtmeleri. Dilim damağım kurumuştu ve soğuktan tir tir titriyordum.

"Ben sana ne demiştim?"

Bağıran ses ona aitti.

"Hanımefendiye bir şeyler yedirmemi ve hemşirelere haber vermemi, söylemiştiniz efendim."

Fısıltı gibi çıkan ses ise Suzan Hanım'a aitti.

"Hani!? Yemek yedirmemişsin kalkıp kendi yemiş. Hemşirelere haber vermemişsin, kendi yarasını kendi pansuman etmiş. Hem de ecza dolabındaki bilmem kaç aylık ilaçlarla."

"Efendim, yemek istemediğini ve odayı göstermemi istedi. Bende siz ne diyorsa yapın diyince..."

"Suzan! Beni sinir etme. Hemşireleri çağırabilirdin en azından!"

"Haklısınız efe-"

"Eğer bir şey olsaydı senin tüm sülaleni kurşuna dizip, yaralarını tarihi geçmiş ilaçlarla süslerdim. Çık dışarı."

Sessizlik. Adım sesleri. Kapı sesi. Nefes sesi...

Sesler her yerdeydi. Beynimin içinde, kulağımda, kalbimde, odada... Sadece ses vardı.

Gözümü açmak istiyordum fakat halim yoktu. Konuşmak istiyordum fakat buna da halim yoktu. Uzanıp üstümü örtmek, su istemek, yaramın acıdığını söylemek, derin nefesler almak istiyordum ama mecalim yoktu. En çokta evime gitmek istiyordum...

Buz gibi bir elin alnımda gezdiğini hissedince huzursuzca mırıldandım. Olmayan mecalime meydan okuyup kaşlarımı çattım ve kafamı elinden uzaklaştırmaya çalıştım. Bunu anlamış gibi elini çekti.

Zihnim tekrar karanlığa sürükleniyordu. Beni pençesi altına alan uyku bedenimi yavaş yavaş ele geçirdi ve tüm organlarıma, damarlarıma uyku sinyallerini çakıp zaferini ilan etti.

🪄

Bölüm sonu

2 yorum