İçeriğe geç

Vişne Bahçem

Bölüm 8 · 12 dk okuma

Vişne Bahçem

Bölüm 8

Vişne Bahçem: Kırgın Toprak

Feraye, ev ortamında kardeşiyle kendisinin güvenliklerini almıştı. Bu da ona huzur veriyordu. Bu tertibat kurulmadan önce İlhan’la yaşadığı hayatın etkisiyle Latife çocuklarını dövmeye başlamıştı. Vişne hem Latife’den hem de onun dayaklarından kurtulmak için çok iyi bir çare olmuştu. Zaman içerisinde Latife’yle ilişkilerini minimuma indirmişti. Latife de bu durumdan memnundu. Zaten Feraye’nin aldığı önlemlerden dolayı çocukların odasına yaklaşamıyordu. İlerleyen süreçte Feraye, odayı genişletti; Latife’yle daha da az karşılaşmak, hatta hiç karşılaşmamak için Eren’le paylaştığı odayı stüdyo daireye dönüştürdü. Evin içinde bağımsız bir ev vardı adeta. Yan odayla birleştirilen odanın içine mini mutfak, banyo ve tuvalet eklemeler yapmıştı. Kapıyı kullanmamak adına balkondan rahatça girip çıkmasını sağlayan bir de merdiven yaptırmıştı. Artık abla kardeş, o merdivenden inip çıkıyorlardı. Zaten evin yüksekliği de öyle çok fazla değildi, onlar için yeni yaptırdıkları merdivenden inip çıkmak hayati bir tehlike oluşturmuyordu. Genç kız, olabilecek tehlikeleri düşünüp bunlarla ilgili her türlü önlemi almıştı. Latife, koridorla ayrılan bölgede neler olup bittiğini bilmiyordu. Adeta o bölge, Latife için bir yasaklı alan haline gelmişti. Mümkün olduğunca uzak duruyordu vişne fidanlarının bulunduğu noktalardan. Feraye, toprakların içine de alerji yapabilecek birtakım vişne karışımları, tozları eklemeye başlamıştı. Yanlışlıkla yasak bölgedeki odaya gitmek isteyen Latife, bir seferinde alerjenlere maruz kalmış, o günden sonra topraklara da dokunmamıştı.

“Vur patlasın çal oynasın” bir hayatı vardı Latife’nin. Şahsına münhasır yaşıyordu. Çocukların yükünün de üzerinden kalkmış olması, onun daha da azgınlaşmasına neden olmuştu. Böyle bir hayatın kendisini mutlu ettiğini fark eden Latife, artık İlhan’ı eve istediği gibi girip çıkmasını da sağlamıştı. Önlerinde herhangi bir engel yoktu, İlhan Latife evde olsun olmasın, çat kapı girip çıkıyordu eve. Mahallelinin de rahatsız olduğu bu durum, Feraye’nin aldığı önlemlerin ne kadar isabetli olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyordu. Çünkü İlhan, serseri bir hayat yaşıyordu ve herhangi bir ahlaki kaideye uymuyordu. Altındaki son model motosikletle Latife’den aldığı paraları harcıyor, Rasim’in mirasını el birliğiyle tüketiyorlardı. Kimi zaman motosikletin arkasına Latife’yi de alıp o bar senin, bu kafe benim dolaşıp duruyorlardı. Hatta öyle ki Songül bile buna şaşırıyordu. Liseden mazbut ve neyi nasıl tercih edeceği konusunda belli kriterleri olan Latife’nin, İlhan’a kapılacağını, onunla on sekizlik sevgililer gibi saçma bir hayat yaşayacağını hiç tahmin etmiyordu. Bir keresinde Latife’yi uyarmıştı, yaptıklarının çok da uygun olmadığını söylemişti.

- Latife canım… Ben İlhan’ı o gece güzel zaman geçiresin diye çağırdım. Sen bu adama kapıldın. İlhan’la iyi vakit geçer. Bir yerden sonra sülük gibi kanını emmeye başlar. Nefes alamaz hale getirir insanı. Arkadaş grubunda her zaman mesafeli dururuz ona karşı.

Latife, yaşadığı hayatın esrikliğiyle Songül’ün bu sözlerine çok aldırmadı. Ne yaptığını bildiğini düşünüyordu. İlhan’ın da kendisine zarar verebileceğini tahmin etmiyordu. Özellikle evde yaptıkları alemlerde, İlhan’ın söylediği gönül alıcı sözler, daha önce bu tür sözleri Rasim’den işitmeyen Latife’yi adeta mest ediyordu. Müziğin sesini açtıklarında söyledikleri edepsiz sözler eşliğinde dans ediyorlar, sadece çocukları değil çevredeki insanları da rahatsız ediyorlardı. İlhan, bu tür gecelerin sabahında bir aylık harçlığını alıp da ayrılırdı Latife’nin evinden. Onun için bu gönül eğlendirme seansları çok karlıydı.

Tabii Latife, bu arada çocuklarının harçlığını ihmal etmiyordu. Yasal olarak zaten mirasın bir kısmı çocukların üzerineydi, on sekiz yaşını doldurana kadar tasarruf yetkisi Latife’ye verilmişti. Latife, haftada bir ya da iki kere Feraye ve Eren’in ihtiyacı olabilecek paradan daha fazlasını yasaklı bölgeye bırakırdı. Feraye, paranın bırakıldığı yeri ve zamanı bildiği için gidip alırdı harçlığını. İki taraf için de ilişki fena gitmiyordu aslında. Birbirlerini görmemeleri ya da sokakta uzaktan şöyle bir görmeleri dışında mümkün olduğunca göz göze gelmemeye, karşılaşmamaya çalışıyorlardı. Feraye, eğer gece alemlerinde sarhoş olup da bağıra bağıra şarkı söylemese Latife’nin sesini bile unutmuştu.

Bu şekilde neredeyse iki sene geçti. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen Feraye, zaman zaman Hüseyin’den bir abi olarak tavsiyeler aldı, atacağı adımları hep ona danıştı. Okulunda da başarılıydı. Üniversite hazırlık dershanesine, kardeşine de baktığı için gidemeyen Feraye, kendi kendine çalışmış, İstanbul Üniversitesi’ni kazanmıştı. Fen derslerini, özellikle de biyolojiyi çok seven genç kız, biyoloji bölümüne, herkes ailesiyle kayıt yaptırırken kardeşiyle gitmişti kayıt işlemlerini halletmeye. Kayda Latife’yle gidemediği için çok da mutsuz değildi ama babasının yanında olmasını, en azından kayıttan sonra sevinçlerini yaşayabilecekleri küçük bir kutlama yapabilmeyi istiyordu. Bu kutlamayı kardeşiyle birlikte yaptılar. Beyazıt’ta dolaşan iki kardeş, Sultan Ahmet’e doğru inip, oradan da Eminönü’ne balık ekmek yemeye gittiler. Çok eğlenceli ve hayatları boyunca unutamayacakları bir gün olmuştu. Ablasının elini sıkı sıkı tutan Eren, her gördüğü şeyi istiyordu. Elma şekeri, macun, pamuk şeker, dondurma… Eren o kadar çok abur cubur yemişti ki artık bir yerden sonra rahatsız olmaya başlamıştı.

- Olsun be kardeşim, bugün çok mutluyuz dimi? Hadi, kuşlara yem atalım.

İki kardeş, Mısır Çarşısı’nın önündeki yemcilere uğradı, ardından Eminönü Camii’ne gitti ve kuşları besledi. Eren, korkuyordu, kuşların kendisine zarar vereceğini düşünüyordu. Feraye, onu alıştırmak, toplum içinde kendine güvenen, korkmayan bir insan olmasını sağlamak adına mümkün olduğunca güvercinlerle daha yakın temasta tutmaya çalıştı. Küçük çocuk, havalara uçuyordu, zıplıyordu sevincinden. Hayatında ilk defa bir hayvana dokunmuştu. Mahallenin dışına çok fazla çıkmadığı için hayvanlarla teması çok azdı, bu onun için de iyi bir fırsat olmuştu.

- Artık hep böyle çıkalım mı dışarıya? Lunaparka da görüreyim mi seni?

- O ne abla?

- Hani geçen gün televizyonda görmüştük ya… Arabalar çarpışıyor, salıncaklar havada çok hızlı bir şekilde dönüyor, insanlar küçük bir gemiyle bir taraftan öbür tarafa uçuyor… Bu eğlence yerlerine lunapark denir. Ben de bir kere gittim ya… İkinci defa seninle olur. Tamam mı kardeşim?

Bu sözleri söyledikten sonra Eren’e sarıldı, doyasıya öptü onu, kucağına almak istedi.

- Offff ya! Ne kadar büyümüşsün sen öyle? Kocaman bir erkek olmuşsun. Beni tehlikelere karşı korur musun?

- Evet, evet… Seninle geleyim mi üniversiteye? Oralarda korurum seni.

- Hadi oradan, senin okulun ne olacak o zaman? Zaten bu imkânsız, seni sabahları okuluna bırakacağım, oradan ben de üniversiteye geçeceğim. Nasıl gidip geleceğini öğreteceğim sana. Hep dediklerimi yapacaksın, sözümden çıkmak yok, anlaşıldı mı minik erkek?

- Anlaşıldı komutanım!

Kendi aralarında böyle küçük oyunlar yaparlardı. Bu da bir oyundu ama Feraye, aslında kardeşini kendisi olmadığı zamanlarda güvenli bir şekilde eve girip çıkabilmesi için motive ediyordu. İlkokul ikinci sınıfa giden Eren, Feraye’nin söylediği bütün bu işleri yapabilecek durumdaydı zaten fakat yine de onu daha da cesaretlendirmek istemişti ablası.

Hava kararacaktı neredeyse, iki kardeş toplu taşıma aracıyla evlerine döndüler, balkona yaptıkları merdivenden odalarına çıktılar. Dışarıda yaşadıkları mutluluğu evde devam ettirebilmek için aldıkları abur cuburları televizyon karşısında afiyetle yediler. Feraye, Eren uyuduktan sonra günlüğünü çıkardı ve şu satırları yazdı:

“Eylül ayındayız, Eren’le üniversiteye gittik, kaydoldum. Artık üniversiteliyim. Hayallerim gerçek oldu. Ne kadar mutluyum, anlatamam. Eren de çok mutluydu, gözleri ışıl ışıldı. Ona da güzel bir gün yaşattım. Artık sık sık birlikte dışarı çıkıp gezeceğiz. Ama babam yok yanımda, onun da bugünleri görmesini çok isterdim. Babasıyla Anadolu’dan gelen kızları gördüm, benim babam yanımda değil.”

O gün çok güzel geçmişti ve artık bundan sonra, daha sık günlük tutmaya karar vermişti. Güzel günlerin geleceğine, yazarken ve babasını hatırlarken daha fazla inandı. İnancın, kalbini ferahlattığını, gönlünü rahatlattığını hissetti. Artık üniversiteli de olmuştu, istediği bölümü de kazanmıştı, bundan sonra gam ve kasavet olmadan, ileriyi düşünerek, kardeşiyle kendisi için güzel bir hayatın hayallerini kurarak yaşamını devam ettirmeliydi. O gece, belki de günlüğüne bir sayfa daha eklediği, hatıralarını kaleme almanın keyfini tattığı için rahat uyudu. Uykusunda, daha önce birkaç defa gördüğü vişne bahçelerini gördü.

Upuzun bir yoldan ilerlerken vişne bahçelerinin ekşimsi kokusunu duyuyordu. Bu kokunun geldiği yeri merak ettiği için daha da ilerliyordu, o kadar ilerlemişti ki artık yola başladığı yeri unutmuştu. Her yer çok güzeldi, sadece vişne ağaçları yoktu, aynı zamanda bin bir renkli çiçekler, farklı melodik sesleri olan kuşlar, arılar ve kelebekler de vardı. Adeta vişne ağaçlarının egemen olduğu bir cennet bahçesiydi burası. Çok mutlu hissediyordu kendini. Uzakta, ta uzakta babasını gördü. Ona el sallıyordu. Feraye de ona el salladı. Tam o anda birbirlerine doğru koşmaya başladılar. Çok hızlı koştuğunu sanan Feraye, bir türlü yaklaşamıyordu babasına, babası da ona… Sonra birden babasının yanında buluverdi kendisini. Adam elini uzattı, yüzünü okşadı, saçına bir papatya konduruverdi. “Kızım…” dedi “Yavrum… Amacına ulaştın, kazandın üniversiteyi. Büyük mücadeleler, güzel sonuçlar verir. Sen de mücadeleni yaptın. Hayata karşı sonsuz bir mücadele seninkisi. Ne yazık ki yanında değilim, sana yardımcı olamıyorum, kardeşini koruyamıyorum. Fakat hissediyorum ki doğru yoldasın ve dahi kardeşini de sadece bir abla gibi değil, anne gibi koruyorsun. Rahat uyuyorum, merak etme. Sen de rahat yaşa, okulunu bitir ve mezun ol.” Feraye konuşmak istedi babasıyla ancak bu, mümkün olmadı. Dili dönmüyordu. Bunları söyleyen babası, arkasını dönmeden vişne ağaçlarının arasından kaybolup gitti.

Daha mutlu uyandı Feraye, babasını görmesiyle birlikte içindeki huzur daha da arttı. Güzel günlere adım atmanın heyecanı ile yüzünü yıkadı, giyindi, kardeşine kahvaltısını yaptırdı. Balkondaki merdivenden aşağıya indiler. Kardeşini okula bıraktıktan sonra Hüseyin’in çiçekçi dükkanına uğradı. Kaydını yaptırdığını, kardeşiyle güzel bir gün geçirdiğini ve rüyasında babasını gördüğünü anlattı ona.

- Gün kararıp kalmaz kızım. Ağarır elbet bir gün. Gelmiş o gün, sen de ayakların üzerinde durmayı öğrendin ve bundan sonra da duracaksın. Sana güvenim tam.

Buradan çıkan Feraye, heyecanlı heyecanlı okuluna gitti. İlk günün şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Nerede ne var, bilmiyordu. Kantin, fotokopici, sınıflar, hocaların odaları, bahçe, kapılar… Bunların hepsini bir çırpıdan öğrenebilecek miydi? Kendisinden büyük öğrencileri görünce, bu okulun ne zaman biteceğini düşündü “Başladım ya, biter!” dedi içinden. Buna canı gönülden inandı.

İlk günün şaşkınlığını ve acemiliğini atan Feraye, ilk senesini bitirdi. İkinci sınıfa başlamıştı. Latife’yi bu bir sene içerisinde en fazla üç defa görmüştü ki bu karşılaşmalar dışarıda olmuştu. Görmezlikten gelerek uzaklaşmıştı Latife’den. O da aldırmadan, İlhan’a sarılarak, sanki kızına “Ben mutluyum, sen kendine bak!” der gibi yürümüştü. Kızına ve oğluna karşı hınç duyan bu kadının onlara ilişmemesi, belki de en fazla arzu ettikleri şeydi. Bu yüzden annesini görmeyi ya da görmemeyi hiç düşünmüyordu. Başarılı bir öğrenci olarak devam ettirdiği öğrenim hayatını, zamanın bir an önce geçip gitmesiyle tamamlamayı istiyordu.

Okula gidip gelirken hep aynı merdivenleri kullanıyordu. Adeta apartmanın giriş kapısını unutmuştu. Komşularla da çok fazla karşılaşamıyordu bu yüzden. Hayatından memnundu, gördüklerine selam veriyor, onların halini hatırını soruyor, mümkün olduğu kadar kurduğu iyi ilişkileri sürdürmeye devam ediyordu.

Bir seferinde, öğle vakti, aynı merdivenlerden inerken Kılıç Ali, az öteden onu gördü. Kılıç Ali, arkadaşı Ahmet’in taksi durağına gelmişti. Onunla söyleşirken, sohbet ederken gördüğü bu genç kıza oracıkta vuruldu. Uzun uzun, hülyalı gözlerle Feraye’ye baktı. Otuz yedi yaşındaki bu adam, daha önce böyle saf ve masum bir güzellikle karşılaşmamıştı. Gözleri kamaştı, bir kez daha baktı. Gördüğü kızın fotoğrafını zihnine yerleştirmeye çalıştı. Bu anı hayatının hiçbir döneminde unutamayacağını çok iyi biliyordu. Ona bakmanın içini rahatlattığını, kendisi için yeni bir yolu açtığını o anda fark etti. Genç kız, sağına soluna bakmadan, dikkatli dikkatli iniyordu, düşmemek için de çok fazla çaba harcıyordu. Bu çaba, onu daha güzel gösteriyordu. Dik merdivenlerden aşağıya doğru, adeta nazlı bir kuşun uçmayı bırakarak suya konması gibi inerken sadece yüzündeki güzellik değil, ruhundaki ıstırap da belli oluyordu. Kılıç Ali, genç kızın bu halini görünce dayanamadı ve Ahmet’e onun kim olduğunu sordu.

- Ahmet abi, dikkatimi çekti. Şu balkonlardaki merdivenden inen kız… Kaçıyor mu yoksa?

Ahmet, Kılıç Ali’ye dikkatli dikkatli baktı, yüzü solmuştu, hüzünlendiği gözlerinin dolmasından belliydi. Konuşmak istemiyormuş gibi yaparak cevap verdi.

- Hiç sorma.

Kılıç Ali, Ahmet’in bu cevabı karşısında iyice merak etti. Kızın neden, evin kapısından inmeyip de bu yolu tercih ettiğini sorgulamayı sürdürdü.

- Neyi sormayayım abi? Hiçbir şey anlatmadın ki.

- Onun bir anası var, hiç konuşmazlar. Araları bozuktur. Kadını zaman zaman, yanındaki hayırsız herifle uğursuz yerlere götürüm.

- Evet…

- İşte ilgilenmez çocuklarıyla, kocasının mirasını, pis sakallı bir herifle yer habire. Bu kızcağız da okuyacağım, kardeşime bakacağım diye çırpınır durur.

- Ne zaman öldü babaları? Ya da boşandılar mı?

- Öldü, öldü. Sonra da çok ilginçtir ki bu adamı buldu. Hiç böyle taraklarda bezi yoktu. Öyle evinde yaşayıp giden bir kadındı. Kocasının ölümünden kısa bir zaman sonra bu adam peydahlandı.

- Vah vah… Üzüldüm vallahi.

Kılıç Ali, gerçekten çok üzülmüştü. Hayatın herkese eşit ve adil davranmadığını bir kez daha anlamıştı. Gencecik bir kızın, böyle bir hayat yaşaması anlaşılmazdı.

- Eee, peki niçin balkondan inip çıkıyor?

- Annesiyle konuşmuyorlar. Onu görmüyorlar. Çocukla birlikte balkondan inip çıkmayı tercih ediyorlar. Anneleriyle görüşmemelerini sağlayan bir kurtuluş yolu…

Kılıç Ali, buna da şaşırmıştı. Bu kadar güzel ve kendinden emin bir kızı olan bir kadının, çocuklarına karşı bu kadar duyarsız davranmasına üzüldü. İçi burkuldu, oradan çoktan uzaklaşan Feraye’nin dikkatli bir şekilde merdivenlerden inerken ki halini gözlerinin önüne getirerek. Genç kızın kaçmadığını anladığında sevindi ama Ahmet’in anlattığı kadarıyla çektiği sıkıntıları duyunca üzüldü.

İlerleyen günlerde Latife, İlhan’dan dolayı uyuşturucuya alıştı. Onunla uyuşturucu partilerine gitmeye başladı. Durumu giderek daha da kötüleşiyordu. Daha serseri bir insan olmaya başlamıştı. Hayatı karmakarışıktı. Çocuklarının neye ihtiyacı olduğuyla hiç ilgilenmeyen kadın, eve gecenin bir yarısı giriyor, sabahın köründe çıkıyor, tuhaf arkadaşlarıyla evde partiler veriyordu. En kötüsü de İlhan, daha önceki kadın arkadaşlarına yaptığı gibi Latife’den para sızdırmaya başlamıştı. Latife, yaşadığı hoş hayata aldırmayarak ona istediği parayı fazla fazla veriyordu. Bu yüzden kendisine kalan miras üçte bir oranında azalmıştı. Ancak bundan hiç de mustarip değildi. Yaşadığı serseri hayattan çok zevk alıyordu. Bu durum, önce apartman sakinlerini, sonra da mahalleliyi rahatsız etmeye başlamıştı. Bir gün okula giderken, karşı apartmandan Emine Hanım, Feraye’yi durdurup halini hatırını sordu.

- Aman da güzel kızım! Ne kadar güzelsin. Büyüdün serpildin. Okulun nasıl gidiyor? Umarım yolundadır her şey.

- Teşekkür ederim Emine teyze. İkinci sınıfa geçtim, çok iyi gidiyor okulum. Sizler nasılsınız?

- Ne diyelim kızım, yaşlılık. Bir şey diyeceğim ama kızma ne olur. Biz seni biliriz. Kardeşin de sen de çok iyisiniz, hoşsunuz. Daha küçücükken kardeşine sahip çıktın, elinden geleni yaptın onun için. Ama bu annen… Vallahi gecesi gündüzü yok bu kadının. Ne hayırsız bir herif o. Evlendiler mi onlar?

- Biz, onunla görüşmüyoruz. Odamızı ayırdık. Balkondan girip çıkıyoruz eve sizlerin de gördüğü gibi. Sanmıyorum evlendiğini. Günlerini gün ediyorlar. İnanmazsın belki, çok uzun bir süredir yüzünü sadece dışarıda görüyorum onun. Ne hali varsa görsün.

- Öyle deme kızım, annendir.

- Hayır, hayır… Benim annem yok. Olmaz olsun öyle anne.

Feraye çok sinirlenmişti. Bir yandan da Emine teyzesini kırmak istemiyordu. Fakat aklına Latife geldiğinde dayanamıyor, sinirleri tepesine çıkıyordu. Bu sefer de öyle olmuştu.

- Geçen Selim Beyler konuşurken duydum. Geceleri çıkardıkları sesler, eve gelen arkadaşlarıyla eğleniyorlarmış herhalde, onları da rahatsız etmiş. Polis çağırmayı düşündüklerini söylediler. Bilesin diye anlatıyorum bunları.

- Çağırsalar keşke. Bu çirkin hayatı için bir ceza alsa. Ah Emine teyze ah… Mezarda kemikleri sızlıyordur babamın. Böyle bir insanla evlilik yapmak, herhalde babamın bu dünyadaki cezasıydı.

- Nur içinde yatsın, iyi bir insandı.

- Sağ olasın Emine teyze. Okula yetişeceğim. Kusura bakma, ayrılmam lazım.

Feraye, otobüs durağına doğru yürürken Latife’nin içinde bulunduğu durumun içler acısı olduğunu bir kez daha düşündü. Ne kadar kötü bir hayatı vardı bu kadının. Bedbaht ve derbeder yaşıyordu. Kendini düşünmeyen bu kadına acınmazdı aslında ama her ne olursa olsun, bu sözleri duymayı hak etmediğini düşünen Feraye, asıl ona değil, daha küçücük yaştan itibaren anne sevgisi görmeyen kendilerine acıyordu. Böylesi berbat bir hayatı nasıl seçebilirdi Latife, hangi nedenle bu kadar kötüleşebilirdi? Feraye’nin anlamadığı şey buydu asıl itibarıyla. Latife’nin çirkin ve çevresindeki insanlara aldırmadan sürdürdüğü bu hayatın onu daha kötü bir noktaya götürdüğünü fark etmemesi karşısında yapılabilecek bir şey yoktu. Belki Emine Hanım’ın söylediği gibi polise şikayet edilse, bir ceza alsa yaptıklarından vazgeçer, o hayırsız heriften de kurtulmuş olurdu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.