Anne ile babanın ilişkisi, çocukların kaderini belirleyen onların yaşamlarının ahengi üzerinde etkili olan ve bir bakıma geleceklerini şekillendiren etkiye sahiptir. Sadece anne baba ilişkisi değil, aynı zamanda o anne ve babayla yaşanan ev de çocukların kaderi üzerinde çok fazla etkilidir. Aile ve ev kimileri için bir cennettir, kimilerinin de korktuğu, ürktüğü ve kaygılandığı bir cehennemdir. Anne ve babadan oluşan aile, çocuklarla şenlenir ve güzelleşir. Evden mutlu sesler yükselir, birlikte dışarı çıkılır, çocukların okulu hakkında konuşulur, yemeklere gidilir, piknikler yapılır. Fakat kimilerinin ailelerinde bu tür etkinliklerin hiçbiri yapılmaz. Soğuktur o aileler ve evler, üzüntü, hüzün, aldırmazlık, yok sayma, kaba ve kötü davranışlar, şiddet… Kısacası böyle evler ev olmaktan çıkar, çocuklar için artık azap veren bir mekâna dönüşür.
Hatırlayabildiği kadar geriye gittiğinde Feraye için evi, farklı anlamlara sahip bir yerdi. Babasıyla annesinin ilişkilerinin görece iyi olduğu dönemlerde, yani hemen hemen beş yaşlarında ev onun en değerli sığınağıydı. En azından annesi ve babası yanındaydı, konuşuyorlardı, aynı sofraya oturup aynı tenceredeki çorbayı paylaşabiliyorlardı. Babası onun için bir güvenceydi, her şeyin karşısında dimdik durabilen, onu koruyan ve sahip çıkan biriydi. Annesinden bu tür bir sevgi ve bağlılık görmese de Eren dünyaya gelene kadar evle ilgili hatıraları hep güzeldi.
Tüm odalarını dolaşabildiği, balkonlarına çıkabildiği, istediği zaman mutfağa gidip yiyip içebildiği, sıcaklığını sevdiği kaloriferli ev, ikinci kat denilebilecek yükseklikte bulunuyordu. Kendi odası vardı, istediği gibi döşenmişti bu oda. Babası, kızına ne arzu ediyorsa almıştı. Bir tarafta başlığında kız resminin bulunduğu bir yatak vardı, vişne çürüğüydü kızın elbisesi. Kendisine benzediğini düşündüğü bu masal kızının elbisesinin rengine uygun bir elbise dolabı almışlardı. Gri ve vişne çürüğü renkleriyle kendini gösteren elbise dolabının hemen yanında bir kitaplık ve çalışma masası vardı. Henüz okula gitmese de Rasim Bey, kızının her şeyinin tamam olmasını istiyordu. Şimdiden hazırlık yapıyordu onun okul hayatına. “Benim kızım başarılı olacak, üniversitelerde okuyacak.” demişti göğsünü gere gere mobilyaları getiren ustalara. Bunu söyledikten sonra yanağına dokunup, onu kucağına almış ve koklayarak öpmüştü. Hiçbir zaman unutamadığı bu öpücük, babasının onu ne kadar sevdiğini hatırlatacaktı yıllar boyunca.
Sadece mobilya alınmamıştı o zaman. Aynı zamanda mobilyaların rengiyle uyumlu harika bir halı alınmıştı. Feraye halıdaki figürlere bakıp bakıp dalardı uzaklara. Bu halı, onun masal dünyasına girebilmesini sağlayan bir araçtı adeta. O günlerde halısının üzerine oturur, oyuncaklarını halının dört bir yanına dağıtarak oynardı. Kendi kendine evcilik oynamayı o günlerde öğrenmişti. Abajuru ya da özel olarak alınan çiçekli lambasını yakar, saatlerce o halının üzerinde oyuncaklarıyla oyardı. Tek başına yaşamayı o günlerde öğrenmişti. Latife, zaman zaman gelip odaya baktığında Feraye’nin oynamaya devam ettiğini görür, karnının aç olup olmadığını ya da herhangi bir şeye ihtiyaç duyup duymadığını sormazdı. Zaten Feraye de annesinden herhangi bir şey istemezdi. Daha o günlerden aralarına bir soğukluk girmeye başlamıştı fakat belki Feraye’nin yaşından, belki de henüz annesinin babasıyla arasının bozulmamasından dolayı çok da olumsuz duygular hissetmezdi. Kapıyı açan annesine donuk gözlerle bakar, onun sorduğu sorulara “evet, hayır, tamam” gibi yanıtlar verir, annesi kapıyı kapatıp çıktıktan sonra yeniden oyununa dalardı. Ne zaman ki babası gelir, o masal halısından kalkar, hemen onun kucağına atlar, yanağını koklayarak öpmesini beklerdi. Rasim de her zaman kızının bu isteğini yerine getirir, onu doyasıya kucaklayarak öperdi.
O dönemlerde evle ilgili kötü hatıraları yoktu Feraye’nin, odasında geçirdiği, zaman zaman diğer odalara uğradığı, balkonlarına çıktığı Cihangir Liva Sokak’taki evleri üç katlı bir apartmanın ikinci katındaydı. İstanbul’da kardeşlik duyguları sadece insanlar tarafından hissedilmiyordu. Mahalledeki tüm evler, kardeş gibi birbirine yaslanmıştı. Ancak İstanbul’da, apartmanların dayanışma içinde olduğu son günlerdi, bir süre sonra evler de birbirine küsecek, kimileri yıkılacak, yan yana birkaç tanesi satıldığı için yerlerine büyük alışveriş merkezleri yapılacaktı. Karşı karşıya oturan komşular birbirlerine laf atarlardı, camdan cama sohbet ederlerdi, günün kritiğini yaparlardı, kimi zaman iş siyasete kadar giderdi. Sohbet o kadar koyulaşırdı ki komşular, birbirlerine giderler, kahve eşliğinde sohbeti sürdürürlerdi. Fakat Feraye’nin annesinin bu tür ilişkileri yoktu komşularıyla. O, İstanbul’un son dönemlerde yaşadığı çözülmeyi temsil eden bir kadın olarak, komşularıyla sıcak ilişkiler kurmaz, uzaktan merhaba demekle yetinirdi. Onu görenler “Bu kadının içinde bir dert var cancağızım.” derlerdi, ardından kocasıyla, kişisel hayatıyla ilgili birtakım komplolar uydururlardı. Fakat bu dedikoduların hiçbirini bir bilgiye dayandırarak yapmazlar, Latife’nin o günkü durumuna göre ona bir dert uyduruverirlerdi.
Annesi soğuk davransa da küçük pürüzler olsa da bu apartman dairesindeki hayatı severdi Feraye. Zaman zaman dışarı çıkıp arkadaşlarıyla oynardı, onlarla birdirbir, seksek, saklambaç oynar, yakınlardaki parka annesinden izin alıp giderdi. “Tamam git, oyna!” diyen annesi, Feraye’nin nereye, kiminle gittiğini hiç merak etmez, nasıl olsa eve geleceğini bilirdi. Allah’tan sorumluluk sahibi, ne yaptığını çok iyi bilen bir kızdı Feraye. O günlerde başlayan çocuk kaçırma vakalarının aileleri korkuttuğu o günlerde, yavrucak, sadece oyun oynar, başka kimseyle konuşmadan doğruca eve gelirdi. Az sonra da babası gelmiş olurdu.
Yazgı ne diye sorarlarsa “Evin ve ailendir yazgın!” demek en doğru yanıt olurdu Feraye için. O, gerçekten de evinin kaderini kendi kaderi gibi yaşamış bir çocuktu, genç kızdı, yetişkindi. Latife, hiç istemediği kazayla dünyaya gelen Eren’i doğurduğunda artık çileden çıkmaya başladı. Dolayısıyla evin çehresi de değişti. Çok hızlı olmadı bu değişim, yavaş yavaş gerçekleşti. Latife, çocuğuna hamile olduğunu öğrendiği gün, sanki yapmak istediği bir şeyler vardı da onu bu çocuk yüzünden yapamayacakmış gibi üzüldü. Kahretti, hatta davranışlarına dikkat etmeyerek çocuğunu düşürmeye bile kalktı. Fakat dünyaya gelip de bir dramın ortasına düşmeyi çok isteyen Eren, tüm bunlara dayandı ve doğdu. Hastanede çocuğunu kucağına almak istemeyen Latife, evde de onunla ilgilenmedi. O günler Feraye ilkokula yeni başlamıştı. Onun için de kritik bir eşikti ilkokul birinci sınıf. Bu eşiği atlatmaya çalışırken annesinin ilgilenmediği, ihtiyaçlarını gidermediği, sevgisini göstermediği kardeşi Eren’e bir abla-anne olmaya başladı. Latife sadece emziriyordu bebeği, bir de Feraye okuldayken altını temizliyordu. Okuldan geldikten sonra Feraye, kardeşiyle ilgilenirken aslında anneliğin de ne olduğunu öğrenmiş oldu. Belki de bu yüzden, kardeşini çok sevdi, hayatının sonuna kadar onu korudu ve kolladı.
Eren bir yaşına gelmişti ki Latife, evi bir cehenneme çevirmeye başladı. Adeta histeri nöbetleriydi bunlar. Rasim’i küçük görmesi yetmiyormuş gibi onu başkalarıyla da kıyaslıyordu. Rasim, en çok da bundan hoşlanmıyordu. İncelikleri olmasa da eviyle ve ailesiyle ilgilenmeye çalışan bu adam, başka erkeklerle kıyaslanmayı gururuna yediremiyordu. Yemek yapmayan, evi temizlemeyen, bazen nereye gittiğini bile söylemeyen Latife, Feraye’nin o çok sevdiği evi cehenneme çevirmeye başlamıştı. İlkokul çağlarında, daha önce mutlu olduğu odasında hep tartışma ve yakınma sesleri duymaya başlamıştı. Balkonunda çiçekler olan bu evin cazibesi o günden sonra yok olmuştu.