Latife, eşi öldükten sonra hiç üzülmedi; kendini paralamadı, yerden yere vurmadı, ağlamadı, yas tutmadı, yedisinde, kırkında, elli ikisinde dini törenler yapmadı, hatıraları düşünüp bir köşede sessiz sessiz oturmadı, fotoğraflara bakıp bakıphüzünlenmedi, çocuklarına babasıyla yaşadığı iyi günlerden söz etmedi. Sıradan bir olay yaşamış gibiydi, her günkü olaylardan biri olmuştu. Kocası araç kullanırken kalp krizi geçirdikten sonra ölmüş, bu dünyadaki süresini doldurmuştu. Bu, onun için oldukça doğal bir olaydı. Üzerinde durulmasına gerek yoktu. Kendi arkadaşıyla konuşurken Feraye onun ne kadar hissiz, ne kadar bencil, ne kadar kendi keyfine düşkün bir insan olduğunu daha o yaşlarda anlamıştı.
- Kurtuldum Nursel, gerçekten kurtuldum. Sevmiyordum zaten. Annemin kurduğu komplolarla evlenmiştim, daha önce evlenmiş ayrılmış bir adamla evlenmeyi hangi genç kız ister? Şöyle bir geriye dönüp baktığımda sanki hayatımın on üç on dört senesi boşa geçmiş gibi. Öyle deme, hayır hayır… Hiçbir şey hatırlatmıyor onu bana. O anlar, benim için boşluk, sadece boşluk.
Feraye bu sözleri işittiğinde dondu kaldı. Annesinin de kendisi için bir boşluk olduğunu o gün daha fazla anladı. Derin bir boşluk, dibi görünmeyen, yutucu, içine çeken ve asla hayatın mutluluklarını yaşatmayacak bir boşluk… Bu sözler, annesinden tümüyle soğumasına, ondan uzaklaşmasına, annesini hayatından silmesine neden oldu. Böylesine vicdansız sözleri, babası için söylemiş olması Feraye’nin içinde kırıklıklar oluşturdu.
Latife, arkadaşı Nursel’le yaptığı bu sohbetten sonraki günlerde, tam da anlattığı gibi yaşamaya başladı. Eşinin tüm mal varlığı kendisine kalmıştı. Artık istediği gibi harcayıp, dilediği gibi gezip tozabilirdi. Daha önce yaşayamadığı her şeyi yaşayacaktı, özellikte “gençliğini” yaşamak istiyordu. Bunu her seferinde Rasim’e söylerdi.
- Gençliğimi aldın be! Yedin bitirdin güzelim hayatımı.
Rasim de bu sözleri duyunca, gerçekten ona zarar verdiğini düşünür, onun gençliğine zarar verecek hiçbir şey yapmadığını anlatıp dururdu. Oysa anlatılacak hiçbir şey yoktu; Rasim Latife’nin gençliğini falan yememişti, onun hayatına herhangi bir zarar vermemişti. Sadece Latife’nin beklentilerini karşılayamamıştı. Görgüsü, bilgisi buna yetmemişti ama asıl önemlisi Rasim, Latife’nin aradığı ve istediği kişi değildi. Hiçbir zaman genç kadın Rasim gibi biriyle evli olmayı aklının ucundan geçirmemişti. İşte bu yüzden Rasim’in gençliğini yiyip bitirdiğini, kendisini mahvettiğini, bu dünyadan zevk almasını önlediğini söyleyip dururdu. Rasim yaşamını şüpheli bir kazada yitirdikten sonra “Bu hayattan alabileceğim kadar zevk alacağım. Hem de Rasim’in parasıyla… Gençliğimi yaşayacağım.” demişti kendi kendine. Hem de bu sözleri, cenaze töreni yapılırken, mezarlıkta söylemişti. Ona dikkatli dikkatli baksalar, dudaklarındaki sinsi gülümsemeyi net bir şekilde görebilirlerdi. Bu gülümsemenin ardındaki anlamı, bilenler çok iyi keşfedebilir, genç kadının iki dudağı arasında neler sakladığını ama bunları o anda dile dökemediğini fark ederlerdi. Ancak kimsenin bunu yapacak gücü yoktu. Rasim’in annesi, babası, kardeşleri ve tabii ki çocukları o anda, sadece üzülüyorlardı, eski günlerin hatıralarıyla kahroluyorlardı.
Latife için yeni bir dönem başlamıştı. Bu yeni dönemde kendine dönecekti, kendisiyle meşgul olacaktı, sadece kendisi için yaşayacak, borç hanesine yazdığı alacaklarını hayattan ivedilikle, zaman geçirmeden, herhangi bir engelle karşılaşsa bile onu yerle bir ederek alacaktı. Adeta ant içmişti buna. Daha ortaokula giden küçücük bir çocuk olan Feraye, annesindeki bu ani ve dramatik değişimden hiç hoşlanmıyordu ama yapacak bir şeyi de yoktu. Kendisiyle, kardeşiyle ve evle hiç ilgilenmeyen annesinin bu denli tuhaf davranması hayra alamet değildi. Fakat bunlar Latife’nin umurunda mıydı? Değildi, Latife için artık hiçbir şeyin önemi yoktu; tek gerçeklik, asıl gerçeklik bencilce tatmin olmaktı. Hayattan, zevklerden, yiyeceklerden, tatillerden ve yeni arkadaşlardan… Sadece ve sadece hayatına alacağı yeniliklerle ve onlarla tatmin olmakla meşguldü.
Miras muameleleri bittikten, fabrikaya ortak olduktan, çocuklarının ve kendisinin hissesine düşen para her ay hesabına yatmaya başladıktan sonra dışarıya açıldı. Sokağa çıktı, dünyayı tanımaya başladı, farklı insanlarla arkadaşlık ederek yeni hayatlar ve maceralara atıldı. Gezdi, dolaştı, alışveriş yaptı, yemeğe çıktı, kurslara, danslara gitti, mutlu olmak için yapılabilecek her ne varsa, hiç çekinmeden, kimseden korkmadan, el ne der düşünmeden yaptı. “Geç kalmıştım hayata.” diyordu Nursel’le konuşurken, geç kaldığı için de hızlı yaşayıp deneyimlemediği şeyleri hızlıca deneyimlemesi gerekiyordu. Bu bir gereklilik olmasa da onun için böyle bir anlama sahipti. İçinde bulunduğu anı doldurup, anın verdiği coşkuyu, yapamadığı şeylerle artırıp sorumsuz ve engel tanımadan hayatını sürdüren bir insan olup çıkmıştı. Bu, onu en fazla mutlu eden şeydi. Ve böyle bir mutluluğu bırakmaya niyeti yoktu.
Sanki bekar, çocuksuz bir kadın gibiydi. Evde kendisinden yardım, şefkat, annelik bekleyen iki evlat yok gibiydi. Onlarla, temel birtakım ihtiyaçlarını karşılamaktan başka ilgilenmiyordu. Tıpkı Rasim’i yok saydığı gibi çocuklarını da yok saymaya başlamıştı. Davranışları çok kabaydı, bakışı iticiydi, sözleri iğneleyiciydi. Bir düşmandı bu iki saf ve temiz yavrucak, Latife de düşmanlarıyla bir arada yaşamak zorunda kalmış bir kadındı. Çocuklarının ayağına bağ olduğunu düşünüyordu ama bir yandan da onların Rasim’in çocukları olması gerçeğini, her sabah yeniden hatırlıyordu. Rasim’den alamadığı bir öç vardı ve bu öcü, çocuklarından alıyor gibiydi. Tüm bunlara neden olan annesi, vicdanının sesini dinleyerek Feraye’ye yaptığının yanlış olduğunu, bu çocukların sadece Rasim’in değil, kendisinin de çocukları olduğunu, dokuz ay karnında taşımanın ona verdiği sorumluluğu hatırlatınca genç kadın biraz düşünür gibi oldu ama içindeki sesi dinleyerek, tıpkı Rasim’in mezarının başındaki gibi gülümsedi. Bu gülümsemenin neler anlattığını annesi bilmiyordu, bilmiyordu ama en azından ciddiyetsiz bir tavır olduğunun farkında olarak ona şu uyarılarda bulundu:
- Bak kızım. Böyle yaparsan çocukların seni sevmez, sana inanmaz. Onlarla gerçek bir anne gibi ilgilenmeli ve her ihtiyaçlarını şefkatle, dahası merhametle görmelisin.
Bu sözlere kulak asmayan Latife, annesine “Boş ver bunları!” der gibi elini sağdan sola doğru sallayarak karşılık verdi. Yaşlı kadın, kızının bu lakayt tavrından hiç hoşlanmamıştı, bu davranışın ona yakışmadığını anlatmaya çalışmak için daha nice diller dökmüştü. Baktı, kızı oralı bile değil vazgeçti. Ama hiç nedamet duymadı, kızının hayatını böyle içinden çıkılmaz hale getiren kişi olarak, kendisiyle ilgili herhangi bir sorumluluk hissetmedi.
- Anne, bunları sen mi söylüyorsun? Ha, ha, ha… Hiç yakışmıyor ağzına. Rasim’i, karısı kaçtığı halde sen başıma sardın anne! Şimdi konuşmaya hiç hakkın yok. Senin yüzünden yaşayamadım gençliğimi, senin yüzünden doyamadım hayatıma. Ve şimdi, tüm prangalarımı kırmışken yaşayamadığım her şeyi yaşayacağım. Hiç sakınmayacağım. Ayağıma bağ olan her şeyi şöyle bir kenara iteceğim.
Bunları söylerken çok acımasızdı ve çok saygısızdı. Anne olması bir tarafa, insan olduğundan bile şüpheye düşmüştü kendi annesi. Kızına şaşırıyordu, her ne olursa olsun, kendisi onun evlenmesi konusunda hatalı olsa bile onun böyle davranmasını aklı almıyordu. Fakat Latife için hava hoştu, Rasim’den kalan parayla, ölüp giden Rasim’den gençliğinin öcünü, farklı şekillerde alacaktı. Onun parasını “çıtır çıtır” yiyerek alacaktı, lüks lokantalara giderek alacaktı, barlarda ve bistrolarda alacaktı, yeni aşklara yelken açarak alacaktı. Ve belki de en önemlisi yeni aşklar olacaktı onun için. Kaybettiğini düşündüğü gençliğini, kendisini mutlu edecek bir sevgiliyle telafi edecekti. Hayat bulacaktı, mutluluğu en üst düzeyden yaşayacaktı, gökkuşağının bütün renklerini gönlünde ve ruhunda hissedecekti. Sevdiği, beğendiği, inandığı ve hayatına dahil edebilecek nitelikte bir erkekle hayatını on sekiz yaşında bıraktığı yerden sürdürecekti. Ve Rasim’i hatırlamayacaktı, onun anılarıyla meşgul olmayacaktı, onunla hiç olmamış gibi davranacaktı. Kısacası; tatmin edilmemiş arzularını, tatmadığı zevkleri, almadığı keyifleri erkek arkadaşıyla yaşayacaktı. Peki, kim olacaktı bu erkek? Bunu, henüz o da bilmiyordu.
“Kendimi bulacağım.” diyen Latife Nursel’le değil ama Songül’le, bir mağazada karşılaştı. Latife’nin kız meslek lisesinden arkadaşı olan Songül, rahat bir kızdı, ailesi de geniş görüşlüydü. Kız-erkek ilişkileri konusunda herhangi bir çekincesi yoktu. O zamanlar bu tür okullarda sadece kızlar okurdu ama başka okullardan erkek öğrenciler, okul çıkışlarında lisenin çevresinde dolaşırlardı. Songül, sevgilisi olan Necmi’yle çok rahat görüşür, Necmi onu dersler bittiğinde almaya gelirdi. O günler, çok samimi değillerdi ancak Songül’ün bu tavrından çok hoşlanmadığını kendi kendine söylerdi. Çünkü Songül, Necmi’den ayrıldıktan sonra, farklı liselerde okuyan, hatta üniversite öğrenimi için taşradan gelmiş, Cihangir civarında yaşayan öğrencilerle de arkadaşlık yapmıştı. Latife, onu “erkek oburu” olarak adlandırırdı ki hiç de haksız değildi onu bu şekilde anmaktan. Aşk duygusuna çok önem veren Latife için esas olan sevmekti, bağlanmaktı, kalplerin ve ruhların sevgili olmasıydı. Bu da çok nadir olabilecek bir şeydi, bir kız kalbini ve ruhunu hemen bir erkeğe veremezdi. Songül’ü her gördüğünde, onun bir sömestrde en az iki erkek arkadaş edinmesinden ve sanki bu erkeklere aşık gibi davranmasından hiç hoşlanmazdı. Onun sevmeyi bilmediğini, kim olursa olsun karşısında çıkan herhangi bir erkekle arkadaşlık ilişkisi yaşayabileceğini düşünürdü. Bunda da hiç haksız değildi. Bu yüzden, sınıf arkadaşı olsalar da ondan uzak dururdu; mümkün olduğu kadar onunla iletişim kurmazdı. İşte Songül, lise günlerini hatırlayarak yani Latife’nin kendisine soğuk davrandığı günlerin onu gördüğü anda olumsuz bir tepkiye neden olacağını düşünerek, yaklaşma ya da selam verme konusunda tereddüt etti. Tüm cesaretini toplayarak, lüks mağazada kendine bluz beğenmeye çalışan Latife’ye arkasından yaklaştı. Omzuna işaret parmağıyla dokundu çekinerek.
- Selam tatlım, beni hatırladın mı?
Latife, bu tiz sesi duyunca sınıftaki kavgayı hatırladı. Songül, bir meseleden dolayı arkadaşlarıyla tartışmaya başlamıştı ve sinirlediğinde “Susun artık! Yeter…” diye bağırmıştı. Songül ona seslendiğinde bu sesi hatırlayan Latife, arkasındakinin Songül olduğunu anlayarak yavaş yavaş döndü. Yüzünde onu gördüğü için herhangi bir mutluluk belirtisi yoktu. Donuk donuk baktı liseden arkadaşına. Songül, onun bu bakışı karşısında ona seslendiğine pişman oldu.
- Ben Songül tatlım. Liseden hani…
Hiç değişmemişti, o günlerde de insanlara “tatlım, canım” diye hitap ederdi. Latife, ayıp olmasın diye yanıt vermek durumunda hissetti kendini. Oysa hiç havasında değildi, şimdi, yeni hayatına başlamışken Songül’ü çekmek istemiyordu.
- Hatırlamam mı? Tabii… Songül… Liseden…
Kesik kesik konuşması, şu anki durumdan hiç de memnun olmadığını gösteriyordu. Genç kadın, tam da alışverişin ortasında bu tesadüfün gününün kötü geçeceğine delalet ettiğini düşünüyordu. Aslında öyle değildi. Songül sayesinde hayatı değişecek, özlediği renkli maceraları onunla kurduğu ilişkiden sonra yaşamaya başlayacaktı.
- Vaktin var mı, bir yerlere gidelim mi? Kahve falan içeriz.
Songül’ün bu teklifi çok samimiydi. Gerçekten, yıllardır görmediği arkadaşıyla, lise yıllarında kuramadıkları ilişkiyi tesis etmeye çalışıyor gibiydi. Latife, onun samimiyetini görünce “Ne olacak canım! Bir kahve içivereyim.” diye geçirdi içinden. Alışverişlerini tamamlayıp, birlikte, o civarın en lüks kahve dükkanına gittiler. Songül, çok mutluydu bu tesadüften, arkadaşının neler yaptığını, hayatının nasıl geçtiğini öğrenmek istiyordu. Kahvelerini ısmarlar ısmarlamaz, art arda sorularını sormaya başladı.
- Evliliğin nasıl gidiyor canım? Ben hiç evlenmedim, üniversiteyi Bartın’da okuyup, bir kamu okulunda öğretmen olarak göreve başladım. Rahatıma bakıyorum. Sen… Sen neler yapıyorsun?
Latife, bir an için eski arkadaşının olan bitenden haberdar olup da kendisini iğnelediğini düşündü. Ancak bunun imkânı yoktu. Görüştükleri ortak arkadaşları olmadığı için Songül’ün, onun başından geçenler hakkında bilgi sahibi olması olanaksızdı. Bir an durdu, anlatmak istemedi başından geçenleri, sonra hafiften başladı konuşmaya.
- Rasim diye biriyle evlenmiştim. Yakınlarda öldü. Ben de bekarım. Hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum.
Çocuklarından hiç söz etmedi. Songül bunu fark etti. Evlenmiş bir kadının, muhakkak çocuğu olurdu. Pat diye sordu ancak Latife bundan hiç hoşlanmamış, bu konuyu hiç konuşmak istemiyormuş gibi geçiştirdiğini görünce şaşırdı.
- İki tane… Ya sen.. Nerede çalışıyorsun?
Songül, Beyoğlu’nda bir kız meslek lisesinde, okul öncesi derslerine girdiğini anlattı uzun uzun. Öğretmenliğin zorluklarından söz etti. Daha önce çalıştığı kentleri sayıp döktü. Van’daki zor zamanlarından, Kayseri’deki tutuculuktan ve İstanbul’daki hürriyetten bahsetti. Rahat olduğunu, istediği gibi yaşadığını, kimseye hesap vermediğini, bu yüzden bekar olduğu için çok mutlu olduğunu, sevgilileri olduğunu ama onlarla evlenmeyi asla tercih etmediğini anlattı. Latife, daha önce bu tavırlarından dolayı eleştirdiği arkadaşının bekar ve özgür olduğu için ne kadar mutlu olduğunu görünce ona imrendi. Daha önce hiç tasvip etmediği bu yaşam, bir anda hoşuna gitti. Rasim’le evlendikten sonra yaşadığı sıkıntıların ardından o da özgür olmayı istemişti. Belki Songül’ünki gibi bir hayatı arzulamamıştı ama en azından sevdiği bir erkekle ömrünü devam ettirebilmeyi arzulamıştı. Şu saatten sonra da olsa Songül gibi farklı erkeklerle “özgür” bir şekilde ilişki kuramayacağını ama kalbini fetheden bir adamla, bundan sonraki hayatını güzelleştireceğini düşündü. Bu olabilirdi ama nasıl inanacaktı ve sevecekti? Bağlanmak, hele bu devirde, özellikle erkeklerin menfaatçi olduğu günümüzde mümkün müydü? Varlıklı bir kadındı, ya kalbini teslim edeceğine inandığı erkek, onu yarı yolda bırakırsa, emlaklarına, paralarına göz dikerse? Rasim’le evliliği boyunca daha da ürkekleştiğini fark etti. Bunun da yanlış olduğunu düşünüyordu fakat insan, Songül kadar da cesur olamazdı ki.
Songül hiç değişmemişti, aynıydı. Yedisinde neyse yetmişinde de o olur denildiği kadar vardı. Ailesinden bahsetti Songül, hayatın acımasızlığından, insanların birbirini aldatmasından, gençlerin saygısızlığından, paranın iyi yaşamak için bir araç olduğundan, gökyüzüne baktığında hava yağmurlu da olsa, güneşli de olsa yaşamaktan ne kadar keyif aldığından… Pek çok şeyden söz etti. Anlattı durdu, sanki konuşacak kimsesi yoktu da Latife’yi görünce içini dökesi gelmişti. Arkadaşının psikolojisini düşünmeden anlatıyordu. Bu arada iki kahve içmişlerdi, ardından bir çay ısmarladı Songül. Latife bunların kendisi için çok fazla olduğunu söylese de dinletemedi, Songül “Bir çay içmeden olmaz.” diyordu. Latife, bugünün böyle geçmesinden çok rahatsız değildi, hesap verecek kimse olmadığı için dışarıda istediği kadar kalabilirdi. Ne de olsa Feraye ilgileniyordu kardeşiyle, endişe edecek bir şey yoktu. Hoş, zaten çok da endişe etmiyordu. Dolaptaki yemeği ısıtırlardı.
Çay da bitti ama sohbet bitmedi. Kafeden çıktıklarında Songül, arkadaşlarıyla hafta sonları devam ettikleri bardan söz etti.
- Gelmek ister misin? Ayy çok güzel olur. Hadi, tamam de.
Bu sırnaşık sözlerden çok hoşlanmasa da kabul etti Latife. Telefon numaralarını verdiler birbirlerine. Songül, ilk fırsatta onu arayacağını söyledi. Yüzündeki ışıltıyı hiç kaybetmemişti, lise yıllarında da sevindiğinde gamzesi çıkardı ortaya, gözleri parıl parıl parlardı.
Ayrıldıktan sonra Latife, yürümeyi tercih etti. En azından yorulduğu yere kadar yürüyecekti. Hem bugün yaşadıklarını düşünecekti hem de geçmişin muhasebesini yapacaktı. Evet, zor günler geçirmişti; sevmeden evlenmiş, sevmeden çocuk yapmıştı. Sevmemenin ne kadar çileden çıkaran bir şey olduğunu, insanı kendisi olmaktan çıkardığını, acımasız ve vahşi bir insana dönüştürdüğü, hayatının en güzel yıllarını cehenneme çevirdiğini düşündü. Sevmeden evlendiği için haklıydı belki ama bu evliliği sürdürmeme hakkına da sahipti. O, bunu tercih etmemiş, çocuk doğurmuş, hayatı kendisine de Rasim’e de zehir etmişti. Aslında, kabahat biraz da kendisindeydi. El ele yürüyen, mutlu mutlu birbirinin yüzüne bakan çifti görünce iç geçirdi. Evlilerdi, bu çok belli oluyordu. Belki yaşları da kendisi kadardı. Fakat ilişkileri, ilk günkü gibiydi. Erkeğin sevgi dolu, eşine saygı duyduğunu gösteren bakışı muazzamdı. Rasim, hiç öyle bakmamıştı kendisine, varsa yoksa işiyle ilgilenmişti. Bir kere de olsa kendisini sevdirmeye çalışmamış, onu dışarıya çıkarıp gezdirmemişti. Tamamlanmamışlık duygusu varı içinde. Tamam değildi hiçbir şey. Eksik ve yarım kalmıştı hayatı ve bu eksiklik duygusu kadar yıkıcı, yırtıcı, acıtıcı bir duygu yoktu. Songül hiç de öyle hissetmiyordu kendisini, her istediğini aşırıya, oburluğa kaçsa da yapmıştı. Kimseye eyvallah demeden kurmuştu bireysel hayatını. Oysa kendisi, annesinin de kurduğu oyunla hiç sevmediği, “tipim değil” dediği Rasim’le evlenmişti. “Rasim’in ilk karısı da bunun için kaçmış gitmiş olabilir. Yedi ay zor dayandı demek ki. On üç sene dayandım Rasim’e. Aman Allah’ım! On üç sene…” Şaşırdı kendisine. On üç sene boyunca gün yüzü görmedim, mutlu olmadan nefes aldım, bedenime dokunan o parmaklar hep sanki bir yabancıya aitti. İstemedim hiç, bana dokunmasın, benimle kucaklaşmasın, aynı evde olmayalım… Olduk, on üç sene aynı evde olduk. Üstüne de marifetmiş gibi iki çocuk yaptık. Yol boyunca tüm yaşamı geldi aklına. Artık otuz iki yaşındaydı, çok da geçmemişti yaşı, yarım kalmış gibi hissetse de kalan günleri dolu dolu yaşayarak eksik kalanları tamamlayabilirdi. Evet, tamamlayacaktı. Songül, onu aradığında yeni arkadaşlar edinecekti.
Bunları düşünerek yürümeye devam etti. Aklında hep, o yaşayamadığı hayat, olamadığı Latife vardı. Latife artık olmalı, yeni bir insan olarak yaşamını tek başına, özgürce sürdürmeliydi. Şık bir dükkânınönünden geçerken kadın ve erkek mankenlere baktı. Onların şıklığı gözlerini doldurdu. Yan yana konmuş bu mankenlerin üzerinde, göz dolduran gece kıyafetleri vardı. Özel günlerde giyilecek cinstendi. Rasim’le böyle yan yana fotoğrafları yoktu hiç, hatta özel toplantılar, kokteyller bir yana bir düğünde bile bu kadar şık ve mutlu olmamışlardı. Rasim’in iş toplantıları olurdu, yapacağı yatırımlar için görüştüğü insanlar vardı ama hiçbir zaman Latife’yi yanına alıp da gitmemişti bu tür yerlere. Onunla görünmek mi istememişti acaba? Hayır, sadece eşiyle bir arada olmanın tadını bilmiyordu. Rasim için eş, sadece evde çocuk bakıp ev işlerini yapan, yatak odasında aynı yatakta yatıp insani ihtiyaçlarını giderdiği kişiydi. Bir kez olsun, hem evde hem de yatak odasında ona ne istediğini sormamıştı, bir kez olsun dışarı çıkmayı ya da özel bir etkinlik yapmayı aklından geçirmemişti. Bu mankenlere, az önce gördüğü çiftlere bakınca bu hasretinin gönlünde ve aklında ne kadar derin yaralar çatığını fark etti. Zor bir hayat olduğunu söylerdi daima, zor olmasının nedenini de her zaman Rasim’e bağlardı. Fakat kendisi bu zorluğun üstesinden gelmek için bir şeyler yapmış mıydı? Yapmamıştı çünkü Rasim’i sevemiyordu, onu benimseyemiyordu. Hal böyle olunca ne yapabilirdi ki? Fakat şunu bilmiyordu Latife: İlgi göstermediği bir adamdan ilgi beklemek yaman bir çelişki değil mi? Sevmediği bir adamla zaten ne yapabilirdi, vitrinin önünden ayrıldığında sorunun biraz da kendinde olduğunu anladı. Yapamazdı ve yapmamıştı zaten.
Bir hafta sonra Songül aradı, sesi aynı genç kız sesiydi. Hiçbir şey değişmemişti, hayat ondan hiçbir şeyi alıp götürmemişti. Latife bu sesin sahibinin kendi hayatını istediği gibi kuran bir insanın sesi olduğunu düşününce neden kendi sesinin katılaştığını merak etti. “Yaşadıklarım, sevgisizlik, kadından anlamayan bir erkekle evli olmak…” diye yanıtladı içinden.
- Canım selam. Kusura bakma, bir haftadır arayamadım seni. Nasılsın? Yarın uygun musun?
Yarın… Hoşuna gitti bu söz. Çok da geciktirmeden yarın onunla ve arkadaşlarıyla olmalıydı, yeni bir dünyanın kapısını aralamalı ve eski köhne, yıkık, duvarları yosunlanmışhayatından yavaş yavaş kopmalıydı. Belki böylece feraha ererdi.
- Yarın… yarın… Evet, uygunum.
Anlaştılar, sözleştiler; saat ve mekânı öğrendi Latife. Güzel olmalıydı, Songül kadar rahat davranmalıydı. Mutlu olmak için o eşikten bir adım atmalı, kapıyı arkasına bakmadan kapatmalıydı. O zaman eşiğin öte tarafını aklına bir daha getirmezdi, güzel bir hayatı kendi elleriyle kurar, çocuklu bir kadın olmanın verdiği ıstırabı bir nebze de olsa hafifletebilirdi.
Songül telefonu kapattıktan sonra hemen yatak odasındaki elbise dolabına gitti. Sürgülü kapağı hızlıca açtı, elbiselerine tek tek baktı. Hangisinin bir barda rahatça kullanılabileceğini düşündü. Tek tek hepsini çıkardı. Yatağa attı. Kırmızı elbise, sarı etek, beyaz bluz,…
- Yok, yok… Ne giyeceğim? Yok!
Gerçekten yoktu. Zaten hiç ihtiyacı olmamıştı ki bu tür kıyafetlere. Eşiyle bir bara, kafeye ya da özel bir mekanagitmediği için hiç abiye, şık ve gösterişli elbiseler, pantolonlar ya da etekler almamıştı ki. Akşam olacaktı az sonra, hemen gidip güzel bir şeyler almalıydı kendisine. Çoğu zaman dış, içi yansıtırdı. Hızlıca giyindi. Feraye’ye ve Eren’e bakmadan, kapıdan çıktı. Doğruca Nişantaşı’na gitti. Lüks ve gösterişli bir iki mağazada dolaştı. Beğendiği kıyafetleri aldı ve akşam yemeği için güzel bir restorana oturdu. Çocuklar için yemek yapmıştı zaten, başlarının çaresine bakarlardı onlar. Hiç aldırmadı, yemeğini afiyetle yedi, ardından Türk kahvesi içip elindeki karton poşetlerle dışarı çıktı.
Çok mutluydu, gülümseyerek yürüyordu, kendine geldiğini, kendini fark ettiğini, şu taşın üzerine basan kişinin kendisi olduğunu, nazlı ayın kendisine selam verdiğini hissetti. Oluyor, oluyor… Mutlu olmaya başladım. Atlatacağım tüm bunları. Yeni bir hayat, evet yeni bir hayat… Çok yaklaşmıştı yeni hayata. Başka bir hayatın kollarına atacaktı kendisini. Silecekti geçmişini, Rasim’i acılı evlilik yaşamını. Dirilecekti artık.
Bar çok kalabalıktı. Lüks bir mekandı. Songül’ün söylediği saatten birkaç dakika sonra girmişti kapıdan içeriye. Neon lambaların ışıltısı altında yürürken koridorda, sanki her adımında kendini yeniden kuruyormuş gibi düşündü. İlk adım hayattı, ikinci adım mutluluk, üçüncü adım gerideki her şeyi unutmak, dördüncü adım… aşk… Olur muydu? Âşık olabilir miydi? O gün, o anda aşk adına yapılabilecek bir şeylerin olduğunu fark etti. Çünkü Songül’ün bulunduğu masadaki bir erkeğin kendisini süzdüğünü gördü.
Songül’e, geldiğini belirtmek için el salladı. Doğruca onların oturduğu masaya gitti. Onu fark eden Songül, ayağa kalkıp arkadaşını öptü. Sonra teker teker masadakilerle tanıştırdı. Kadınlı erkekli bir grup vardı masada. Herkes çiftti ama bir kişi, az önce kendisine bakan kişi tek başınaydı.Sıra o erkeğe geldi. Songül, biraz da sırıtarak, sanki bir şeyler ima ederek tanıştırdı Latife’yi onunla.
- İlhan… Bu da benim liseden arkadaşım Latife.
Latife bir an duraksadı, ne demeliydi, bilemedi. İlhan’ın gözlerinin içine baktı, ışıklı bir bakıştı bu. Baktığını aydınlatıyordu, aydınlattığını kendine çekiyordu, kendine çektiğini… Latife silkelendi, koridordan bar alanına girdiği anda dikkatini çeken bu adamın etkisinden kurtulmaya çalıştı. Öyle hemen, bir anda, daha yeni tanıştığı biriyle… Olamazdı, olamazdı… Rasim’in yaşattıklarından yeni kurtulmuşken, daha hiç tanımadığı bir adamla bu kadar hızlı ve kısa sürede aşk yaşayamazdı. Fakat karşısındaki adamın etkili bakışları, onu içine çekmişti sanki. Farklı bir havası vardı, bu orta boylu, kadın duygularından anlayan, bakışlarıyla karşısındakini ikna etmeyi bilen adamın.
- Memnun oldum.
Gerçekten memnun olmuştu. Sadece memnun değil, aynı zamanda mutlu da olmuştu. Ve bu mutluluğu çoktan hak etmişti. En azından böyle inanıyordu. Fakat tedbirli ve dikkatli olmalı ve karşısındaki adamın etki alanına hemen girmemeliydi. Songül de dahil olmak üzere herkes çift olarak oturduğu için Latife mecburen İlhan’ın yanına oturdu. Bundan şikayetçi değildi aslında ama araya bir mesafe koyarak kolay lokmaymış gibi algılanmak da istemiyordu işin doğrusu. Herkesin önünde bir içki vardı, hayata geç kaldığını düşünen Latife de bir bira istedi. Çok da bilmiyordu içki içmeyi, birkaç küçük denemesi olmuştu ama bir bardağı sonuna kadar içmemişti daha önce. Bu ortamda başka bir şey içemezdi. Önündeki tavuktan bir ısırık almıştı ki İlhan söze girdi.
- Latife, çok güzel bir isim. Sizin ışıltınızı, zarafetinizi yansıtıyor.
Ne güzel sözlerdi bunlar daha önce hiç işitmediği bu sözler karşısında ne diyebilirdi ki? İlhan’ın yüzüne bakmak istemiyordu, gözleriyle karşılaşmanın tehlikeli olacağını biliyordu. Onun iltifatlarına yanıt vermedi. Eğer şimdi yanıt verirse hafif bir kadın olarak görülebilirdi, doğal olarak böyle algılanmak istemiyordu. Teşekkür bile etmeden tavuğun kalan kısmını da yedi çabucak.
- Çok güzel bir yer burası. Daha önce hiç geldiniz mi?
Gelmemişti ki! Nasıl gelsindi? Rasim’in böyle merakları yoktu, bu yüzden böyle bir yere gelmesi imkândışıydı, bunu hayal bile edemezdi.
- Hayır, ilk defa geliyorum. Songül davet ettiği için…
- Songül’ün liseden arkadaşıymışsınız. Ne güzel! Bu zamanda, insanlar arkadaşlıklarını en fazla bir hafta sonra bitiriyor. Siz…
Bozuntuya vermedi Latife. Sanki aradan uzun bir süre geçmemiş, Songül’le arkadaşlıkları kesintiye uğramamış gibi davrandı.
- Günümüzde ne yazık ki öyle…
İlhan daha da samimi olmaya çalışıyordu, onu tanımaktı derdi. Bunun için yapılabilecek her şeyi yapmaya hazırdı. Sanki daha önce kendisine tek başına bir kadının geleceği ve bu kadınla arkadaşlık ilişkisi yaşayabileceği söylenmişti. Davranışları böyleydi. Latife, kararsız kaldı. Yanındaki adamın kadın ruhundan anlayan ve buna göre davranabilen bir erkek olması hoşuna gitse de bir miktar geride durmanın yararlı olacağını düşündü. Latife, İlhan’ın açıkça kur yaptığını fark ediyordu. Bu kadar rahat davranabilen bir adamın geçmişinde kim bilir kaç kadın olduğunu düşündü. Eğer prim verirse daha da samimi olmak isteyeceğini anladı.
- Siz neler yapıyorsunuz? Songül’ü nereden tanıyorsunuz?
Bu soruyla aslında İlhan’ın kim olduğunu öğrenmek istiyordu. Her ne kadar Songül’ün yanında bir erkek olsa da İlhan’la arasındaki ilişkiyi de merak etmiyor değildi haklı olarak. Belki bu sayede İlhan’ı da tanırdı, iyi ya da kötü bir insan olup olmadığını öğrenirdi.
- Songül’ün sevgilisi Caner, benim arkadaşım.
Şimdi her şey anlaşıldı, diye düşündü Latife. Biraz da içi rahatladı. Ama bu soruyu sorduğu için de pişman oldu çünkü İlhan’ı kıskandığını hissetti bir an. Yoksa neden merak etmişti ki Songül’le nereden tanıştığını? Kızdı kendine, pot kırdığını, böyle yapmaması gerektiğini düşündü.
Genç kadın, birasını bitirmiş, makyajını tazelemek üzere lavaboya gitmişti. Döndüğünde herkesin dansa kalktığını gördü. Masada sadece ikisi kalmıştı. İlhan, o gelince ayağa kalktı; Latife bunun ne anlama geldiğini fark etti fakat anlamamış gibi davrandı. Kalktığı yere oturdu. İlhan hala ayaktaydı. Baktı olmayacak, önceki yerinden daha yakın bir yere oturdu. Artık aralarında bir karış mesafe ya vardı ya da yoktu. İlhan, Latife’ye daha da yaklaşarak, saçının kokusunu içine çekerek dans teklifinde bulundu.
- Ne dersin, biz de kalkalım mı?
Latife, yeni tanıştığı bir adamla dansa kalkmanın kendisi açısından çok hoş olmadığının farkındaydı ama bir karar almıştı ve hayatı yaşayacaktı. Bunun için ne mümkünse ne olması gerekiyorsa yapacaktı. İlhan gibi etkileyici, metro seksüel dedikleri cinsten, bakışları, konuşmaları ve tavırlarıyla kadın ruhundan anladığını belli eden bir erkeğe hayır diyemeyeceğini düşündü. Acaba “evet” dese Songül’e mi benzerdi?
- Ne olacak canım, hadi lütfen!
İlhan, bu sözleri çok erkeksi bir biçimde söylemişti, Latife daha önce karşılaşmadığı bu davranışlar karşısında kendini kontrol edememeye başladı. Belki olabilirdi, belki o kişi İlhan’dı. Bir anda kendini dans pistinde buluverdi. Çok da bilmiyordu dans etmeyi, Rasim’le sadece düğünlerinde dans etmişlerdi. Belinde, yabancı bir erkeğin ellerini hissetmek piste çıktıkları anda rahatsız edici gelmişti ama bir süre sonda, belki de ışıkların etkisiyle başının döndüğünü, sanki dünyadan uzaklaştığını, içinin rahatladığını, en önemlisi de mutlu olduğunu fark etti. Aradığı buydu işte, bu duyguyu en üst seviyeden yaşamak istiyordu. Dans ederken başının döndüğünü hissetti. Giderek daha da kaptırıyordu kendini İlhan’a. İlhan, biraz daha sarıldı, göğüsleri birbirine değiyordu artık. Latife, ilk andaki çekingenliğini, art arda içtiği iki shotbiranın etkisiyle kaybetmişti. Etrafındaki insanları görmüyordu, ne yaptıklarını algılamıyordu. Sadece kendisi vardı ve İlhan… O anda İlhan’ın boynuna küçük bir buse kondurmasıyla kendine geldi. Biraz geri çekildi, partnerinin yüzüne baktı. Müzik de bitmişti zaten.