İçeriğe geç

Vişne Bahçem

Bölüm 18 · 15 dk okuma

Vişne Bahçem

Bölüm 18

Kayıp Aşk

İstanbul’daki yeni evlerine geçen Feraye, istediği bir alanda çalışma yaşamına atıldığı için çok mutlu oldu. İlaçların denemelerinin yapıldığı laboratuvarda, kısa sürede şeflik görevine atanan Feraye’nin iş yükü de mutluluğu kadar arttı. Ama bundan şikayetçi değildi, aksine yoğun çalıştığında eski günleri düşünmediği için daha mutlu oluyordu. Hayat onun için çalışarak daha güzeldi ve çalıştıkça hayatın anlamını bulduğunu düşünüyordu.

Bu arada Ali’yi ara sıra hatırladı. Geçen günler takvimdeki yaprakların azalmasını sağlamıştı ama içinde bir yerlerde, o günlerin acısı hala taze duruyordu. Feraye, bunları hatırlamak istemiyordu, kendini işine verdiğinde uzaklaşıyordu onu yoran, hırpalayan her şeyden. Ve belki de bu yüzden işinde başarılı olmuş, şeflik pozisyonuna atanmıştı. Zaman zaman, özellikle yolu Ali’yle birlikte oldukları yerlere düştüğünde aklına gelen o güzel günleri kovuyordu, uzaklaştırıyordu. Daha çok geleceğe bakmak, ileriyi düşünmek ve hayatı geçmişle değil, gelecekle kurmakla ilgileniyordu.

İstanbul’a geldikten sonra babasının mezarını ziyaret etmişti ama annesinin mezarını ziyaret etmek gelmiyordu içinden. Birkaç kere niyetlendi ama içindeki nefret, annesi ölmüş olsa bile henüz sönmemişti. Korları hala duruyordu. Ve kimi zaman içini yakmaya devam ediyordu. Özellikle Cihangir’e gitmek durumunda kaldığında ya da o civarlara uğradığında yaşıyordu bunu. İçinde bir yara gibi duruyordu annesi, onun hatıraları. Yüzleşmesi, karşılaşması gerekiyordu. Bunun için doğrudan mezarlık ziyareti yapmaktansa önce, mahalleye, bir zamanlar mutsuz yaşadığı o apartmana uğramak istedi. Soğuk bir cumartesi günü, evci çıkan kardeşi Eren’le mahallenin yolunu tuttu. Aralık ayı şiddetli geçiyordu 2012’nin son günlerinde. İçinde kıpır kıpır bir heyecan vardı, tarif edemediği bir duyguydu bu. Anılarıyla yüzleşme telaşıydı ya da yaşadıklarını hatırlayıp üzülmekten korkuyordu. Fakat bir şeyler vardı. Eren, ablası gibi değildi, onun kendine has bir hayatı vardı artık ve Feraye gibi heyecanlı değildi. Ablası “Hadi, eski mahallemizi görmeye gidelim. Oralardaysalar Hüseyin abiyle Türkan teyzeye de uğrarız.” dediğinde onu kıramamıştı.

Yeni aldıkları aracı ilk kez kullanacaktı. İstanbul trafiğinde araç kullanmanın zorluğunu, yaşadıkça öğrenmişti, biraz da bunun için endişe duyuyordu. Direksiyonun başına geçtikten on dakika sonra tüm heyecanı yok oldu, İstanbul trafiği sürücüleri bir süre sonra kendine alıştırıyordu. Bir saat sonra eski mahalleye vardılar. Doğrudan apartmanın bulunduğu sokağa gitmek istemiyordu, Hüseyin’in çiçekçi dükkanına uğrarsa belki heyecanı azalırdı. Aradan dört seneden fazla zaman geçmişti. “Belki de Hüseyin abi beni tanımaz.” diye düşündü Feraye. Araçtan inip, dükkana yaklaştığında Hüseyin’i her zamanki gibi yan dükkanın sahibiyle konuşurken buldu. Yanına kadar yaklaştılar, Hüseyin, onları daha görmemişti. Feraye, tam Hüseyin’in arkasına gelmişti ki diğer taburedeki adam, göz işaretiyle Hüseyin’e haber verdi. Arkasını dönüp Feraye’ye bakan Hüseyin, tam olarak tanıyamadı genç kızı. Gözlerini birkaç kez açtı kapattı. Sonra ayağa kalkıp, yüksek sesle bağırmaya başladı.

- Ooooo… Benim güzel kızım gelmiş. Feraye, sen misin?

- Benim ya Hüseyin abi, benim. Hiç değişmemişsin.

- Öyle deme kızım, bak göbeğime, ne hale geldim. Daha hızlı yaşlanmaya başladım.

Sarıldılar, dükkâna geçtiler.

- Ne tatlı bir şeydin, Eren, ablan senden de küçüktü bu dükkâna gelip de vişne fidanı almaya geldiğinde. Senin oturduğun sandalyede oturuyordu.

- Neredeyse on sene oldu be Hüseyin abi. Zaman çok hızlı geçmiş.

- Ya kızım, ya… Bak buralar aynı ama. Hiçbir şey değişmedi. Şöyle bir yürüsen caddede, herkesin simasını hatırlarsın. Hadi gelin, bir şeyler yiyelim.

- Nuri abi nerede?

- Ayrıldı, sonra duydum ki memleketine dönmüş. Yapamadı buralarda.

- Ne iyi bir insandı.

- Çok, çok… Çok severdim, evladım gibiydi. Mehmet başladı işe. Şimdi bir yere çiçek götürdü. Gelir şimdi, derken geldi. Eee, hadi… Neden duruyorsunuz hala. Mehmet, oğlum dükkan sana emanet. Biz çıkıyoruz.

Yakın bir yerdeki lokantaya gidip gelmişten geçmişten konuştular. Hüseyin, Rasim’le anılarını anlattı. Feraye’ye yangından sonra neler yaptıklarını sordu, daha önce uğramadığı için de sitem etti.

- Seni çok aradım, herhalde telefon numaran değişmiş.

- Değişti abi, birtakım olaylar oldu. Muğla’da yaşadık iki sene. Yüksek lisans yaptım, sonra bu işi bulunca atladım geldim. İki sene sakin hayat yetti, biraz yorulmam lazımmış.

- Oh, oh… Çok iyi yapmışsın ve evladım. Ne kadar mutlu oldum, bilemezsin.

- Az sonra Türkan teyzeye de uğrayıp bugünkü ziyaretleri bitireceğiz. Belki…

- Anladım, anladım. Git, gitmen lazım. Ne olursa olsun, her ne yaşandıysa yaşansın git.

- Öyle olacak gibi. Ama bir hazırlayalım kendimizi.

- Oğlum çay getir ama… Çayı da dükkanda içelim.

Dükkana gidip çaylarını içtiler. Feraye, babası gibi sevdiği Hüseyin abisinin elini öptü, doya doya sarıldı ona. Sonra mahalleye gittiler. Apartmana gelmeden önce, çocukluk günlerinde okula gidip gelirken yürüdüğü caddelerden ve sokaklardan yürüdüler. İçinde derin bir hüzün oluştu. Küçük Feraye’yi hatırladı. Mini miniydi o zaman. Sırtında çantasıyla üzgün üzgün, başına evde ne geleceğini düşünerek yürüyordu. Bazen dondurma, çerez ya da elma şekeri alıp yolda yiyordu. Biraz daha büyüdüğünde, kardeşinin sorumluluklarını üzerine aldığında onu düşünüyor, aldıklarından ona da götürüyordu. Her şeye rağmen o günlerin de kendine has güzellikleri olduğunu hatırladı. Az sonra taksi durağının önünden geçti. Hala orada duruyordu durak. İçinde farklı insanlar vardı ama anıları, dünkü gibi tazeydi. Kılıç Ali’nin öksürerek kendini fark ettirmeye çalıştığı geceyi ve ona bağlanmasını sağlayan kokuyu hatırladı. Aynı yerde durdu ve Kılıç Ali’nin ayakta beklediği yere baktı. Arkadaşlarıyla taksisine bindiği gece geldi gözlerinin önüne. Hayatında ilk kez bara gidecekti, çok heyecanlıydı. Fakat öyle merak ettiği gibi bir yer de değildi bar, bunu içeride yaşanan kavgayla anlamıştı. O gün, Kılıç Ali’yle tanıştıkları, arkadaş oldukları için güzeldi. Birkaç adım attı, apartmanı gördü. İkinci kattaki evlerine baktı. Balkon, odalar ve inip çıktıkları merdiven… Gözleri doldu, kardeşinin koluna girdi.

- Abla ne oldu, iyi misin?

- O günler… Bir an o günleri hatırladım.

- Düşünme, düşündükçe daha çok hatırlayacaksın ve bu da seni mutsuz edecek. Hiç olmamış gibi davran.

- Tamam.

Kardeşi, daha çok küçüktü bu olaylar yaşandığında. Onun, kendisi gibi hatırlamaması oldukça doğaldı. Olayların ortasındaydı Feraye, her şeyi en şiddetli şekilde yaşamıştı. Hem abla olmuştu hem de anne… Daha çok küçükken büyük sorumlulukları yüklenmişti. Nasıl hatırlamazdı, unuturdu.

- Kendime gelmeliyim, değil mi? İnşallah Türkan teyze evdedir.

Kapıya geldiler, zili çaldılar. Gözlükleri burnunun ucuna kadar inmiş, beyaz başörtülü, çiçekli etek ve siyah kazağıyla Türkan Hanım açtı kapıyı. O da Hüseyin gibi tanıyamadı ilkin.

- Feraye, Feraye… Yoksa sen Eren misin?

Kadın, sıska kollarıyla Feraye ve Eren’e aynı anda sarılmak istedi. İkisini de kavradı. Gözlerine hakimolamamıştı. Sesli sesli ağlıyordu.

- Gelin, ayakta kalmayın. Canlarım…

İçeri girdiklerinde, hiçbir şeyin değişmediğini anladı genç kız. Aynı halı, aynı vitrin, aynı koltuklar…

- Bir sen değişmişsin Türkan teyze. Sanki daha da gençleşmiş gibisin.

- Ah seni, ah… Eren, yavrum! Kocaman olmuşsun. Gel bakim yanıma.

Eren, çok istemese de kalkıp Türkan Hanım’ın yanına oturdu. Yaşlı kadın, Eren’e bir kez daha sarıldı.

- Seninle yaşamıştık bir süre. Ne güzel şakalar yapardın bana saklambaç oynarken. Kocaman olmuşsun.

- Sağ olun.

Türkan Hanım, bir şeyler hazırlamak için mutfağa gitti. Uzaktan bağırdı.

- Kızım, çay mı kahve mi? Yemek de var.

Feraye, kalkıp mutfağa gitti. Karınları toktu, zahmet etmemesini isteyecekti.

- Az önce yedik Türkan teyze. Zahmet etme. Ama kahve olur. Hatta ben yapayım. Benim elimden iç.

- Güzel kızım, yap hadi, yap da içelim. Eren içer mi acaba?

- İçer içer…

Kahveler yapıldı, Feraye Kütahya işi fincanlara koydu kahveleri. İşlemeli tepsiyle içeri getirdi. Bu arada Türkan Hanım, ortadan kayboldu, elinde küçük bir ayıcıkla içeri girdi.

- Eren, hatırladın mı evladım?

- Aaaaa… Hatırlamaz mıyım? Burada en çok oynadığım oyuncak.

- Al bakalım bu ayıcığı. Hep sakladım. Sizi andım, düşündüm. Bu ayıyla konuştum zaman zaman. Ne yaptınız, ne ettiniz? Anlat hele.

Feraye, yaşadıklarını teker teker anlattı. En baştan en sona kadar her şeyi…

- Kızım, bir genç vardı. Seni alevlerin içinden kurtarmıştı.

- Kurtardı sağ olsun. Şimdi görüşmüyoruz.

Konuyu hemen kapattı ve zamanın geçtiğini söyledi Feraye. Eğer daha fazla dursa, bu konuyla ilgili sorular gelecekti.

- Bize müsaade… Akşam da olacak az sonra.

- Babanın mezarını ziyaret etmişsindir, annene de uğra, tamam mı?

Feraye başını sallayarak giydi ayakkabısını. Eren, zaten merdivenlere kadar gitmişti. Vedalaştılar.

Henüz akşam olmamıştı, günün bitmesine, güneşin kararmasına vakit vardı. Hüseyin Bey ve Türkan Hanım’ın da ısrarla vurguladığı gibi annesine gitmesi boynunun borcu olmuştu.

- Ne dersin Eren? Gidelim mi?

- Fark etmez abla. Sen bilirsin. İstersen…

- Gidelim. Gidelim de sorumluluğumuzu atalım üzerimizden.

Yarım saat sonra mezarlığa gitmişlerdi. Adımları geri geri atıyordu, içinden bir ses annesini ziyaret etmesinin evlatlık görevi olduğunu söylerken başka bir ses daha işitiyordu. O da “Olmaz, size neler yaptı. Bunları hatırla.” diyordu. Buraya kadar gelmişlerdi, artık geri dönmeleri hoş olmayacaktı. Olumsuz olan sesi susturdu. Yavaş yavaş annesinin mezarlığının bulunduğu adaya doğru ilerledi. Mezarlığa varmadan çeşmede yüzünü yıkadı. Bir yudum su içti. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu, sanki annesiyle karşılaşacaktı, onunla yüz yüze gelecekti. Bunun olmayacağını çok iyi biliyordu ama içindeki bu tedirginliği bir türlü atamıyordu.Yıllardan beri yaşadığı her şey toplanmış, bir araya gelmiş ve onun üzerinde bir yük olarak duruyordu. Artık bu yükü atmalıydı, annesiyle mezarında da olsa karşılaşıp geçmişin tortusundan kurtulmalıydı. Kardeşinin kolundan çıkardı kolunu. Eğik olan vücudunu dimdik tutmaya çalıştı. Başı eğik olmamalıydı. Adımlarını hızlandırdı. Kendi hayatını kurmaya hazırlanan bir insandı Feraye ve her kendi hayatını kurmak isteyen insan gibi cesur, karşılaşmaya ve yüzleşmeye hazır olmalıydı. Yaklaştılar K 7 no’lu adaya. 21 numara annesinin mezarıydı. 3, 4, 5, 12, 15, 20…

- Geldik, burası.

“Latife Cantekin-Ruhuna Fatiha” yazan mezar taşının önüne gelmişlerdi. Artık 14 harften oluşan ve yalnızca kendilerinin hatırlayacağı iki kelimeden ibaretti annesi. “Anne” diye doya doya seslenemediği, kucağında oturup şımarıklık yapamadığı, genç kızken en mahrem durumlarını anlatamadığı, birlikte alışverişe çıkamadığı, aynı sofrada şakalaşarak yemek yiyemediği annesi önündeki toprağın altında yatıyordu. Nasıl birisi olduğunu tam olarak bilemediği annesini özlediğini fark etti. Dokunmak istedi, artık bu mümkün değildi. Mezar taşına doğru ilerledi, tek tek harflere dokundu, taşın en üst kısmını, avcunun içiyle yavaş yavaş okşadı. Mezarın çevresini kuşatan mermer taşa oturdu, toprağı koydu ellerini. İçten bir sesle “annem” dedi. Ellerini gökyüzüne kaldırıp dua etti onun için, Türkan Hanım’ın ve Hüseyin abisinin dediği gibi en azından evlatlık görevini yapmış oldu.

21 no’lu mezarlığın önünden uzaklaştılar. Yavaş yavaş ilerlediler yola doğru. Genç kızın içinde bir huzur vardı. Yapması gereken şeyi yapmıştı sanki. Bunun olması gerektiğine inanmıyordu yangından sonra ama şimdi, bu ziyaretin ardından hafiflediğini hissetti. İçinden “İyi ki geldim.” dedi. “Güzel bir gelecek kurmam, huzurlu olmam için gerekiyordu bu.” Tekrar Eren’in koluna girdi, Eren onun elini tuttu sıkıca. Diğer elini de omzuna attı. Görevini yapmış olmanın mutluluğuyla araçlarına doğru ilerlediler.

İlerleyen günlerde işine daha fazla bağlandı, yeni arkadaşlar edindi. Hem iş yerinden hem de dışarıdan, farklı ilgilere sahip arkadaşları vardı artık. Akşamları iş çıkışında yemeğe gidiyorlardı, hafta sonları partilerde bir arada oluyorlardı. Mezarlık ziyaretinden sonra daha pozitif bir insan olmaya başladı. Geçmişle hesaplaştığını hissedip, eski günleri çok fazla düşünmemeye başladı. Bu, onun için olağanüstü bir kazanımdı. 2013 yılının ilkbahar mevsiminde, satış departmanından arkadaşı Göksel yaz için bir plan yaptıklarını söyledi. Feraye’nin bir kısmını tanıdığı ve bir kısmını tanımadığı arkadaşlarıyla İzmir’in Şirince köyüne gezmeye gideceklerdi. Feraye, o sıralarda doktora başvurusu yapacaktı, kariyerini ilerletmeyi planlıyordu. Ayrıca kardeşi Eren de vardı. O da lise son sınıfa geçecekti, onun da onayı almalıydı. Belki gelmek bile isterdi. Göksel’e birkaç gün sonra haber verebileceğini söyledi. Akşam eve gittiğinde Eren’i aradı, durumu anlattı.

- Ben gelemem abla. O ne ya! Toplu geziler falan… Siz gidin. Hem yazın başlayacağım üniversite hazırlık dershanesine.

- Güzelim, sen de dinlenirdin, birlikte eğlenirdik. Sensiz mutlu olamam.

- Abla, bir kere de bensiz gez yahu! Beni düşünme artık. Kendi hayatını yaşa. Burada sensiz, tek başıma, karışanım olmadığında daha mutlu olurum.

- Seni yaramaz seni…

Anlaştılar. Kardeşi, kabul edince hemen Göksel’i arayıp gelebileceğini söyledi.

- Harika. Hemen ekliyorum listeye seni de.

Kendisi için bir şeyler yapması gerekiyordu artık. Bunun vakti gelmişti, hatta geçiyordu. Özgür ve rahat bir yaşam onun da hakkıydı. Yıllardır böyle düşünmemişti, bedeninin ve maneviyatının üzerinde yükleri taşımak zorunda kalmıştı. Şimdi sıra kendisindeydi. 27 yaşında genç bir kız olarak ayaklarının üzerinde duruyordu madem, eğlenmek ve dinlenmek de hakkıydı.

Bu arada Kılıç Ali, Feraye’nin eski telefonunu defalara aradı. Operatörlere genç kızın adını ve soyadını vererek telefon numarasını istedi. Her seferinde numaranın gizli olduğu yanıtını alıyordu. Yanan ve sonradan taşındıkları eve gitti defalarca. Mahallelilere sordu. Fakat bir türlü onun nerede olduğunu öğrenemedi. Her şeyi anlatmak, kötü niyetinin olmadığını söylemek, en azından özür dilemek istiyordu. Biliyordu Feraye’nin ona dönmeyeceğini, hayatına almayacağını. Fakat en azından sebep olduğu hasarları bir nebze de olsa tamir edebilirse kendini mutlu hissedecekti.

İki sene boyunca hep onu düşünmüştü. Her anı onunla geçmişti. Eski günlerin hayalini kurmadığı tek bir gün yoktu. Derbeder olmuştu. Aramalarının sonuç vermemesinden dolayı artık umudunu kesmişti. Fakat son bir kez mahalleye gitmeyi düşündü. Belki oralarda onu gören, ondan haberdar olan birilerini bulabilirdi. Taksi durağı da satılmıştı, artık Ahmet işletmiyordu. Hangi bahaneyle mahalleye gidebileceğini düşünürken aklına Türkan Hanım geldi. Ne de olsa Eren’i almaya gittiklerinde tanışmıştı. Taksicilik yaparken de birkaç kez selamlaşmışlardı.

Ertesi gün kapısını çaldı Türkan Hanım’ın. Uzun süredir kapısı çalınmayan yaşlı kadın, karşısında ne uzun ne de kısa saçlı, yüzünde eski bir kavgadan kalan falçata izi bulunan bu delikanlının Ali olduğunu anladı.

- Sen, sen?... Şu taksici çocuk değil miydin?

- Evet efendim. Ali. Kılıç Ali de derler.

- Hoş geldin yavrum. Hayrola?

- Feraye…

Kılıç Ali’nin bu sözü üzerine Türkan Hanım’ın gözleri parıl parıl parladı. Gözbebeği büyüdü sevinçten. Birden canlanıverdi. Kılıç Ali, onun bu durumunun hayra alamet olduğunu fark etti.

- Aaaa… Bir ay, belki biraz daha fazla oldu. Buradaydılar. Eren’le birlikte geldiler.

- Öyle mi? Teyzeciğim, rica etsem onlar hakkında….

Türkan Hanım, Kılıç Ali’den daha heyecanlıydı. Onun konuşmasına izin vermiyordu.

- Ah be yavrum, ne yakıştırırdım sizi. Gel içeri, poğaça var, çay da yaparım.

- Tamam, tamam.

Kılıç Ali, Türkan Hanım’dan Feraye hakkında bilgi alacağını umarak içeri girdi.

- Ben, sizi evlenir diye düşünmüştüm. Feraye geldiğinde, o iş olmadı dedi. Ne üzüldüm, bilemezsin.

- Olmadı teyzeciğim ne yazık ki.

- Dur, hemen getiriyorum poğaçaları.

- Acelem var, çay için zahmet etmeyin.

- O zaman sallama çay yapayım. Çaysız olur mu? Poğaçalarım dillere destandır.

Kılıç Ali, bu tonton kadının söylediklerini gülümseyerek dinledi.Sanki kendisinden daha hevesliydi.

- Hah! Getirdim işte. Afiyetle ye evladım. Devamı var. Bu da çayın.

Kılıç Ali, çayını içip poğaçasını yerken Türkan Hanım’ı dinledi. Yaşlı kadın hep Feraye ile Eren’i anlattı. Muğla’ya gittiklerini, orada iki sene kaldıklarını, burada bir ev tuttuklarını söyledi.

- Evleri neredeymiş acaba?

- Söylemedi ama Altın mı ne, böyle bir ilaç şirketinde çalışıyormuş. Şef olmuş, çok beğeniyorlarmış güzel kızımı.

Bu bilgiyi alan Kılıç Ali, çok beğendiği poğaçaları bitirip izin istedi. En azından nerede çalıştığını öğrenmişti. Bu bile ona yaklaşması için yeterdi.

Firmanın bulunduğu kampüse defalarca girmek istedi ama bu mümkün olmadı. Feraye’nin adını vermek istemedi durumun bilinmemesi için. Kampüsün nizamiyesinde, iş çıkışlarında günlerce bekledi. Fakat bir türlü göremiyordu Feraye’yi. Kılıç Ali ikinci bir çıkı kapısının bulunduğunu bilmiyordu. Bir şekilde ulaşmak, gerçekleri anlatmak, ondan af dilemek istiyordu ama bunu bir türlü başaramıyordu. Bu firmada çalışan birini bulursa iletişim kurabileceğini düşündü. En güzel çözüm bu olacaktı. Düşündü taşındı. Etrafında bu tür firmalarda çalışan kimse yoktu. Aklına, konfeksiyon mağazasının hemen yanında Eczacı Selim geldi. Bir sonraki gün, dükkana girmeden önce Selim’e uğrayıp durumu anlattı.

- Vallahi dostum, ben mümessilleri tanırım. Zaman zaman gelirler bana. Geldiklerinde onlara bir sorayım. Sana haber veririm.

Birkaç gün boyunca Kılıç Ali, mümessillerin gelip gelmediğini sordu. İçlerinden birinin Altın İlaç Firması adına çalışan bir tanıdığının bulunduğunu öğrendi. Mümessil, arkadaşıyla iletişim kurdu, telefon numarasını aldılar. Kılıç Ali, Feraye’yle iletişim kurmak istediğini söyledi. Konuştuğu adam buna çok sıcak bakmadı.

- Sizi tanımıyorum ki. Nasıl olur da bir çalışanımız hakkında bilgi verebilirim?

- Ben Selim abinin hemen yanındaki konfeksiyonun sahibiyim. Mümessil arkadaşınızla bir çayımızı içmeye gelseniz kötü niyetli olmadığımı anlarsınız. Lütfen.

Adam kabul etti. Tam bir hafta geçmişti ki Altın İlaç Firması’nın mümessili Eczacı Selim’e uğradı. Kılıç Ali’ye haber verdiler. Kılıç Ali, başından geçenleri, biraz da mahcup bir şekilde gelen kişiye anlattı. Her ne yaşadılarsa tek tek anlattı ki karşısındaki kendisine güvensin. Sadece özür dileyeceğini söyledi.

- Sizi Feraye Hanım’la görüştürmem imkânsız. Ancak şu kadarını söyleyeyim. Temmuz ayının ortalarında arkadaş grubuyla birlikte İzmir’in Şirince köyüne gidecekler.

Kılıç Ali için bu kadarı bile yeterdi. Nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Hemen yemek ısmarlardı, konfeksiyona davet etti oradakileri. Arka taraftaki ofiste afiyetle yemeklerini yediler. Kılıç Ali, artık Feraye’nin ne zaman, nereye gideceğini öğrenmişti. En azından Şirince’ye erken bir vakitte gidip, bir şekilde oraya gelen kafileyi bulabilirdi.

Günler geçti. Kılıç Ali, Feraye’ylekarşılaşma umuduna sahip olduğu için çok mutluydu. Temmuz ayının başında, bir ay kalmak üzere Şirince’nin en iyi otelinde yer ayırttı. Temmuz ayının hangi günü geleceklerini bilmediği için yapmıştı bunu. İşini şansa bırakmamalıydı.

Şirince’ye gitti, otele yerleşti. Birkaç gün boyunca köyü tanımaya çalıştı. Ahbaplık kurduğu insanlarla hoş sohbet geçirdi zamanını. Geleli iki hafta oluyordu ki İstanbul’dan ilaç firmasında çalışanların geleceğini işitti. Her akşam yemek yemeğe gittiği Şakir söylemişti laf arasında. Beklediği an gelmişti, artık bir pundunu bulup Feraye’yi yalnız yakalamalıydı. Fakat başka bir sorun vardı, bu grup hangi otele yerleşecekti ve nerelerde gezecekti? Tetikte olmalı, Şirince’nin her yerini, her gün karış karış dolaşmalıydı. Sayılı gün çabuk geçer, onları göremeden grup ayrılıp gidebilirdi.

Miskin miskin sohbet etmek yerine Şirince’deki tarihi ve turistik yerlere uğramaya başladı. Her gün, bildiği, duyduğu önemli mekanları birkaç defa dolaşıyordu. Hatta öyle ki yakın çevredeki yerleşimlere bile gitmeye başlamıştı. Fakat bir türlü bu grubun hangi otelde olduğunu ve nerelere gittiğini öğrenememişti. Böyle böylebir hafta geçti. Ümidini kaybetti, Feraye’yi bir daha göremeyeceğini düşündü. “Vazgeç aslanım, görüp derdini anlatamayacaksın!” dedi kendi kendine. Oteline döndü. Ertesi gün gitmek için bavulunu toplamaya başladı. Öncesinde yine Şakir’in meyhanesine gitti. Balıkla yenebilecek mezeleri söyledi, bir küçük rakı açtırdı. Bu, son gecesi olacaktı, artık bu defteri kapatacak, kendi yoluna gidecekti. “Feraye’yle bir geleceğim olmayacağını anladım yıllar önce. Özür dileyemedim. Bunu başaramadım.” Bunları düşünürken hüzünlendi. Yeni ahbabı Şakir, masasına geldi.

- Ne oldu koçum? Gemilerin falan mı battı?

- Ümidimi kestim abi. Olmayacak, bulamayacağım onu.

- Öyle deme.

- Yok, yok! Yarın gidiyorum. Bavulumu topladım, öğlen ayrılacağım.

- Bak, bazen o kadar çok uğraşırsın başaramazsın ama bir şey olur, hiç uğraşmadan amacına ulaşmışsındır. Dur bakalım, daha bir günün var.

- O kadar beklemişim, belki onunla aynı havayı teneffüs ediyoruz şimdi bile. Fakat bir türlü bulamadım onu. Artık giderken mi bulacağım?

- Ne biliyorsun?

Kılıç Ali, Şakir’e aldırmadan çıktı. Otele gitmeden önce sahile uğramadı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.