İçeriğe geç

Vişne Bahçem

Bölüm 17 · 7 dk okuma

Vişne Bahçem

Bölüm 17

Sen ve Sendeki Hiç Olmayan Ben

Feraye, çok üzgündü, ne yapacağını bilemiyordu. Hiç böyle olmasını istememişti Kılıç Ali’yle ilişkileri başladığında. Ona bağlanmış, değer vermiş, her zaman özel bir insan olduğunu hissettirmişti. Kılıç Ali de son aşamaya kadar Feraye’ye güzel davranmış, onu hiç incitmemişti. Güzel davranmak, ilişkilerinin belli bir kıvama gelmesini sağlamıştı ama onun evli olması ve evli olduğu halde Feraye’yle ilgilenmeye, onun kalbiyle oynamaya devam etmesi her şeyi berbat etmişti. Belki de tüm sevapları, bu bir günahıyla yok olmuştu. “Neden böyle yaptı? Beni sevdiğini çok iyi biliyordum, değer verdiğini konuşmalarından anlamıştım. Ama böyle bile bile, evli olduğu halde, bir başkasının gönlüyle oyun oynanmaz ki!” Oyun oynanmıştı ve bitmişti. Bundan sonrasında evli evine, köylü köyüne gidecekti. O, sıcak yuvasına gidip yaşamayı sürdürecekti. Ya yerle bir ettiği, yakıp yıktığı gönlün sahibi Feraye ne yapacaktı? Muğla yolculuğu esnasında bunları düşündü hep. Geleceğiyle ilgili herhangi bir plan yapmadı ama geçmişi aklından hiç çıkmıyordu. Onu ilk görmeden fark ettiği kokusunu, o esnada duyduğu öksürük sesini, arkadaşlarıyla birlikte taksiyle bara götürmesini, yangın anındaki fedakarlıklarını, sahiplenmesini, birlikte gezdikleri yerleri… hepsini otobüste aklından geçirdi. Kâh güldü kâh üzüldü. Annesinin yaşattıklarından da acıydı bunlar. Neticede annesiyle yolları, öyle ya da böyle ayrılacaktı, onu kendi hayatını kurduktan sonra unutacaktı. Ama Kılıç Ali’yi? Hayatına davetsiz bir misafir gibi giren, bin bir çabayla gönlünü çalan, eğer takip etmeseydi evli olduğunu öğrenesinin imkânsız olduğu Ali, annesinden daha büyük bir hasar vermişti kalbine. Unutulacak bir şey değildi. İlk aşkı, ilk sevdiği ve el ele gezdiği erkek, ilk dans… Bir sürü ilk… Bu ilkleri yaşadığı Ali’ye yaptığı sevgi yatırımını kimseye yapamayacaktı ya da en azından böyle hissediyordu. Ali, son hatasıyla, söylemediği gerçeklerle hayatı boyunca unutamayacağı bir hatıra bırakmıştı onda.

Soluna dönüp baktı, kardeşi, ona yaslanmış yatıyordu. Yoldaşı, kaderdaşı, en önemli dostu Eren hiçbir şeyden haberi olmadan uyuyordu. Böylesi de en güzeliydi. Genç kız, onun meraklı soruları karşısında yaşadıklarıyla ilgili hiçbir şey söylemeden, daha önce bir arkadaşının tavsiye ettiği bir otele yerleşip, birkaç sene orada çalışacaktı. Kardeşinin okulla ilgili işlerini de halletmişlerdi. Bir otelde kalacakları için sadece ilk günlerde kullanacakları giyim eşyalarını alıp ayrılmışlardı evden. Ev, öyle boş duracaktı.

Feraye, Ali’nin eve, kendisini bulmak için uğrayacağını biliyordu. Artık ne kadar çok sevse de sevgisi hala gönlünde yaşasa da Ali’yle görüşmesi ve konuşması imkansızdı. Her şeyi kabul edebilirdi ama iki şeyi kabul edemezdi: Evli bir erkeği ve aldatılmayı. Bugüne kadar onuru ve gururu için yaşamıştı. Hatta bu iki değer için annesini bile karşısına almış, onunla bile aynı çatı altında yıllarca görüşmemişti. Ta ki ölene kadar… Ancak annesi öldüğünde yüzünü görmüş, ona o zaman “anne” diye seslenmişti. Sevgisi, aşkı, tutkusu, bağlılığı ne kadar fazla olursa olsun Kılıç Ali’nin bu yaptıklarını affetmesi olanaksızdı.

Yol boyunca uzak diyarlara daldı, daha önce gelecekle ilgili hiç hayal kurmamıştı. Kursa bile bu, sadece üniversiteyi bitirmesiyle ilgili hayallerdi. Edindiği bilgiyle, birikimle ve en önemlisi kendi emeğiyle bir hayat kurmak en büyük hayaliydi. Babasının mirasıyla çok güzel ve kolay bir hayat yaşayabilirdi. Kimseye muhtaç olmadan ve refah içinde mutlu olabilirlerdi. Feraye, böyle bir hayat istemiyordu. O, okumuştu, iyi bir üniversiteden diploma alacaktı, belki ileride master ve doktora da yapıp eğitimini daha üst noktalara taşıyacaktı. Dolayısıyla bu kadar emek boşa gidemezdi. Yola bakarken, uzaktaki ağacı gördüğünde, güneşin tam da o ağacın arkasına düşmesiyle birlikte kendine daha da güveneceğini kısık bir sesle ifade etti: “Başaracağım, ayaklarım üzerinde duracağım. Kardeşimi en iyi şartlarda, kimseye muhtaç olmadan yaşatacağım.”Arkasına iyice yaslandı. Dünkü olaydan sonra, kendine gelmesi için bu tür tekil motivasyon konuşmaları yapıyordu. Ve gerçekten çok da işe yarıyordu. Zaten öteden beri, başka bir motivasyon aracına ihtiyaç duymadan, kendi gücüyle, inancıyla ve sağlam duruşuyla kendi kendini motive ederdi. Hazır, yeni bir yolculuğa çıkmışken, yeni bir hayatın daha ilk adımını atmışken, geçmişin kötü, yıpratıcı, harap edici, üzücü her şeyini unutup önündeki günlere motive olmalıydı.Güzel olacaktı, buna inanıyordu.

On saatlik bir yolculuktan sonra Muğla Otogarı’na indiler. Bir taksi çevirip, arkadaşının tavsiye ettiği otele gittiler. Muameleleri yapıp iki kişilik bir odaya yerleştiler. Feraye, kardeşi tuvalete gittiğinde balkona çıktı. Derin bir nefes aldı. Ciğerleri oksijenle dolmuştu. Özellikle iki gündür, bu kadar iyi hissetmemişti kendisini. Öncesini saymıyordu, zaten bir sürü badire atlatmıştı hayatı son bir senede. Muğla ona iyi gelmişti. Özellikle bu şirin otel, ev tutana kadar güvenle kalabilecekleri bir yer gibi görünmüştü. 2010’un Temmuz ayının güzellikler getirmesi için dua etti, babasının da onu uzaklardan bir yerlerden işittiğini düşündü. Bu arada kardeşi tuvaletten çıktı, balkona geldi.

- Ablacım, şehri keşfedelim mi?

- Hemen, hemen…

Üzerlerini değiştirip dışarı çıktılar. Gün henüz kararmamıştı, akşam olmasına iki saat vardı. Hem şehri keşfedeceklerdi hem de güzel bir lokantada yemek yiyeceklerdi.

- Ne kadar kalacağız abla burada?

- Bilmiyorum güzelim. Bir iş bulmam lazım ama hepsinden önce kendimize şirin bir ev bulalım. Otelde kalamayız hayatımız boyunca.

Eren, ablasıyla konuşmayı her zaman çok sevmişti. Ablası sadece bir kardeş değildi onun için aynı zamanda annesiydi. Hemen ablasının kucağına atladı, sarıldı. Ne kadar mutlu olduğunu göstermek için yanaklarını öptü. Ortaokulu bitirecek olan kardeşi, kocaman bir erkek olmuştu.

- Abla, ben seni korurum burada. Hiç korkma tamam mı?

- Tamam küçük erkek. Senin beni çok sevdiğini ve her zaman koruyacağını biliyorum.

- Hadi abla, çıkalım artık.

Hazırlandılar ve çıktılar. Dışarı çıkmadan lobideki görevliye nereye gidebileceklerini, yemeklerini nerede yiyebileceklerini sordu Feraye.

- Abla zaten küçücük bir yerdir. İstanbul’dan geldik demiştiniz sanırım. Şöyle bir saat kulesine doğru yürüdüğünüzde Muğla’daki her yerin oraya çıktığını anlarsınız. Saat kulesinin olduğu yerde lokantalar var.

Feraye’nin içi açılmaya başladı. İnsanlarla konuşmak, sosyal ilişkiler kurmak onu rahatlatıyordu. Muğla’nın insanının sıcak kanlı olduğunu arkadaşından dolayı zaten biliyordu. Şu iki saattir karşılaştığı insanlar, taksici, lobi görevlisi büyük bir alçakgönüllülükle sohbet etmişlerdi Feraye’yle. Böyle bir sohbeti, İstanbul’daki taksicilerle yapması mümkün değildi. “Buradaki günlerimiz güzel geçecek.” diye düşündü.

- Taksiye falan binmenize gerek yok. Gelin de dışarıdan tarif edeyim: Şu caddeyi takip ettiğinizde kocaman bir binayla karşılaşacaksınız. Oradan sola dönün, beş yüz metre ileride saat kulesini göreceksiniz. Artık damak tadınıza göre bir mekanseçersiniz.

Lobi görevlisine teşekkür eden Feraye saat kulesine vardığında şöyle bir dört tarafına baktı. Işıl ışıldı. Farklı sınıflardan, dünya görüşlerinden insanlar vardı. Onları izledi, kalabalık olmayan, istediği yere kolayca ulaşabileceği bir şehirde yaşamak belki başta zor olacaktı ama buradaki rahatlığa alıştığında durum değişecekti. En azından böyle düşünmek istiyordu.

- Pide yiyelim abla.

- Ben de uzun süredir yememiştim. Hadi gel, şu karşıdaki lokantaya gidelim.

O gün güzel geçti, otele döndüler. Bir haftalık otel misafirliğinden sonra Feraye küçük, iki odalı bir buldu. Temizliğini, badanasını yaptırıp eve yerleştiler. Mağaza mağaza dolaşarak evdeki eksikleri tamamladılar. Eve girdikten bir ay sonra artık her şeyleri tamamdı. Başka bir şehirde, bilmedikleri bir ortamda, yeni tanıdıkları insanlarla farklı bir hayat kuracaklardı. Yaşanan onca şeye rağmen iki kardeş de mutsuz değildi, omuz omuza kurmuşlardı bu güzel hayatı.

Evleri bir sitenin içindeydi, sitede küçük bir hobi bahçesi vardı. Bu bahçenin içinde vişne ağaçları bulunuyordu. Genç kız, kardeşiyle sitede dolaşırken bu bahçeyi kullanıp kullanamayacağını site başkanına sordu. Her daireye ait bir bölümün olduğunu öğrenince çok sevindi. Hem zaman zaman bu üç ağaçla ilgilenecekti hem de kendilerine ait bölüme vişne ağaçları dikecekti. Kardeşi buna çok sevindi.

- Vişne ağaçları… Yuppi…

Hemen beş tane fidan aldılar ve diktiler. Gözleri gibi baktılar ağaçlara, her zaman hobi bahçesine gidip önceden dikilen ağaçlarla ve kendi ağaçlarının bakımıyla ilgilendiler. Bu arada son bahar mevsimi gelmişti, Eren okula yazılmıştı, Feraye de iş bulmak için arayış içine girmişti. Muğla’da kendi alanıyla ilgili tesislerin sayısı çok azdı. Deterjan firmaları vardı, buralar biyolog alıyordu ama genç kız, oralarda çalışmak istemedi. “En güzeli yüksek lisans yapmak.” diye düşündü. Üniversiteye başvurdu ve biyo-kimya anabilim dalında yüksek lisans öğrenimi görmeye başladı.

Günler güzel geçiyordu, kardeşiyle harika bir hayatları vardı. Mutlulardı yılladır yaşadıkları İstanbul’a uzak bir yerde yeni bir hayat kurdukları için. Feraye, bu arada bir dershanede, haftada on saat ders vermek üzere çalışmaya başladı.

Zaman geçti, 26 yaşına basan Feraye yüksek lisans tezini savunmak için sınava girdi ve başarılı oldu. Üniversitede okurken, hiçbir zaman öğretmen olmayı düşünmemişti, tek amacı biyolog olarak bir ilaç firmasında çalışmaktı. Yüksek lisans savunmasını yapmadan önce, İstanbul’da iş bakmaya başlamıştı. Birkaç alternatif bulmuştu. Kardeşiyle de bu meseleyi konuştular ve ortak bir karara vardılar. Muğla’dan ayrılmadan önce iş görüşmesine giden genç kız, yüksek lisans şartı bulunan Altın İlaç Firması’ndan kabul aldı. Biyolog olarak işe başlayacaktı. Bir süre sonra Muğla’dan ayrıldılar, İstanbul’da büyük bir ev tuttular. Feraye yoğun bir şekilde çalışmaya başladı. İş hayatı, öğrencilik döneminden daha zorlu geçiyordu. Lise ikinci sınıftaki kardeşiyle ilgilenemez olmuştu. Daha disiplinli olması, daha fazla ders çalışması için Eren’i yatılı bir okula yazdırdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.