İçeriğe geç

Vişne Bahçem

Bölüm 16 · 8 dk okuma

Vişne Bahçem

Bölüm 16

Dün, Bugün ve Gidiş

Feraye yaşadığı bu olayın etkisiyle kendini toparlamaya çalıştı. Mutlu olmak, onun için hiçbir zaman mümkün olmamıştı. Bu gencecik yaşına dek hep bir sorunla uğraşmıştı, sıkıntılar yaşamış, dertlerle dolu bir ömür geçirmişti. Evli olduğunu hiçbir zaman söylemeyen, bunu hep bir sır gibi gizleyen bu adamın yaptığı artık hayatta kimseye güvenmemesi gerektiğini net bir şekilde göstermişti ona. Oysa ilişkileri başladığında ne de çok inanmıştı, huzur bulacağını, mutlu olacağını, dertleri arkasında bırakacağını düşünmüştü! Demek ki en fazla değer verdiklerimiz yıkıyor bizi, onların tokadı daha sert oluyor diye geçirdi aklından. Neden, bunca zaman gelip de gerçekleri söylememişti, anlatmamıştı her şeyi? Bu yaptığının ne anlamı vardı ki? Evliyken, çocuğun varken bir başka insanla birlikte olmak ne kadar doğruydu? Hiç o insanın izzetinefsini düşünmemiş miydi? Sadece kendisini değil, bu durumda karısını ve çocuklarını da ateşe atmıştı. Yıkıldı bu gördüklerinden sonra, uzun bir süre kendine gelemeyeceğini düşündü. Hayatın acımasız olduğunu bilse bile bu kadar acımasız olduğunu hiç tahmin etmiyordu doğrusu.

Bütün bunları bildiğini göstermeliydi bir şekilde. Hayır, hayır… Öç falan alma niyetinde değildi ama yaptıkları karşısında sessiz kalmamalı, her şeyin farkında olduğunu ona hissettirmeliydi. Ona son noktayı koyduğunu, bu ilişkinin sona erdiğini dokunaklı bir biçimde göstermeliydi. Belki bir yemekte…

Feraye, ertesi gün Kılıç Ali’yi aradı.Bu sefer Kılıç Ali, telefonu çalar çalmaz açtı. Sesi soğuk değildiFeraye’nin, eskisi gibi konuştu. Sevgililik günlerinde nasıl yaklaştıysa, nasıl seslendiyse, hangi cümleleri kurduysa, ses tonu nasıl idiyse öyle…

- Yemeğe çıkalım mı bugün?

- Çok sevinirim, ben de arayıp bir yerlere gidelim diyecektim.

Kılıç Ali görmüyordu ama Feraye, dudağının kenarıyla alaycı bir şekilde gülümsedi. “Herhalde bir sadaka olacaktı bu yemek.” diye geçirdi içinden. “Ailesine zaman ayırdığı gibi bana da zaman ayırmış olacaktı böylece.” Bunu bilemiyordu ve artık bu saatten sonra da bilmek istemiyordu. Sözleştiler.

Son akşam için çok güzel hazırlandı Feraye. Kırmızı bir elbise giydi. Saçlarını kuaförde, tam da Kılıç Ali’nin sevdiği gibi yaptırdı. En güzel parfümlerini kullandı. Çantası ve ayakkabısı da elbisesiyle çok uyumluydu. Tam çıkacakken Kılıç Ali aradı.

- Almaya geliyorum canım.

- Gerek yok, ben çıktım zaten. Restoranda buluşalım.

Hiçbir şeyden haberi olmayan Kılıç Ali, kabul etti ve hemen randevulaştıkları yere gitti. Feraye’denönce gelmişti oraya, masaya oturmuş bekliyordu. Cebinde de ona aldığı kolye vardı, en özel anlarında genç kıza hediye edecekti yüzüğü. Az sonra Feraye geldi. Kılıç Ali, Boğaz’a bakan masada oturuyordu. Feraye’yigördüğünde, ilk gün yaşadıklarının çok daha fazlasını yaşadı. Işıl ışıldı genç kız. Yürüyüşüyle, boynunun dik duruşuyla bir asalet timsaliydi. Askılı bir elbise vardı üzerinde. Göğüs kısmı V şeklinde olan elbiseyle çok yakışan siyah çanta ve ayakkabılar Feraye’yirestoranın en dikkat çekici kişisi haline getirmişti. Tesadüf bu ya, tam Feraye restorana girerken “Kadınım” şarkısını çalmaya başlamıştı müzisyen. Kılıç Ali “kadınım” diye geçirdi içinden. Onu ne kadar çok sevdiğini düşündü, evlenmelerinin önündeki engeller hiç gelmedi aklına. Feraye’nin kollarındaki tül eldivenler, ona ayrı bir güzellik katıyordu. Dirseklerine kadar ulaşan eldivenlerin üzerindeki siyah boncuklar çantayla ayakkabıyı bütünlüyordu.

Bugünün rengi kırmızı ve siyahtı fakat Kılıç Ali, bu renklerin anlamını, Feraye’nin neden bu renkleri seçtiğini bilmiyordu. Az sonra öğrenecekti kırmızının aşkın ve tutkunun, siyahın kaybın ve yok oluşun rengi olduğunu.

Kılıç Ali, gözlerini ovuşturduktan sonra Feraye’ye doğru yürüdü. Onu masaya gelmeden yakaladı, elini tutmak istedi, Feraye başta bir bahane uydurup onu reddetmek istese de yapmadı bunu. Parmaklarının ucuyla Ali’nin elini tuttu, birlikte masaya yöneldiler. Bu esnada, etraftakiler onlara baktı. Genç kızın dikkat çekmemesi imkansızdı.

- Hoş geldin. Ne güzelsin bugün! Her zamanki gibi gözlerimi alıyorsun.

Feraye, bu güzel sözlerden ilk kez etkilenmedi. Sadece gülümsedi, sabah telefonda randevulaşırken gülümsediği gibi. Kılıç Ali bilmiyordu bu gülümsemenin anlamını ve hiçbir zaman bilemeyecekti.

- Teşekkür ederim.

Yerine oturdu, Kılıç Ali iki elini çenesinin altında birleştirerek Feraye’ye on, on beş saniye baktı. Hiçbir şey söylemeden… Samimiydi bu bakışı, yalansızdı. Feraye de ona baktı, gözünü almadan bu bakışların ne anlama geldiğini düşünmeden, boş boş baktı.

- Ne güzel gözlerin var, içeri girdiğin andan itibaren…

Feraye sözünü kesti, bu duygusal konuşmayı sürdürmek istemiyordu, en azından onun söyleyeceği söze bir yanıt vermek istemiyordu. Duygusal bir cümleye, duygusal bir tonda yanıt vermek sahtekarlık olacaktı.

- Sen nasılsın?

Kılıç Ali, Feraye’nin romantik atmosferi neden sürdüremediğini anlamadı.

- İyiyim, vallahi çok iyi oldu bu gece. İyi ki geldik.

Feraye onun ancak duyabileceği bir şekilde “Hı, hı!” demekle yetindi. Bu geceye onun da ihtiyacı vardı, artık bu ilişkinin bittiğini, devam edemeyeceğini ilan etmesi gerekiyordu.

- Gerçekten… Çok iyi oldu. Benim de ihtiyacım vardı bu geceye.

Kılıç Ali, bu sözleri duyduğuna çok sevindi. Arzulandığını sanıyordu, bir kadın tarafından arzulanmayalı yıllar olmuştu. Sevgisiz yaşamanın ne demek olduğunu, aynı deneyimlerle olmasa da Kılıç Ali de biliyordu. O da evlilik hayatını zoraki sürdürenlerdendi. Çok uzamıştı bu sevgisizlik çağı, bir biçimde bitirip Feraye’yle hayatını birleştirmeliydi. Garson geldi o sırada.

- Bize… Ne istersin tatlım?

- Fark etmez. Sen ne alırsan, bana da aynısı olsun.

- Tamam. Karışık ızgara alalım. Balık da olsun içinde. Meze falan… Şarap?..

“Şarap?” derken Feraye’ye baktı. Feraye, bu sefer bir yanıt vermesi gerektiğini biliyordu.

- Kırmızı, koyu kırmızı…

Garson, önce şarabı getirdi, tadına baktılar, ardından servis yapıldı. Bu arada mezeler de gelmişti. Feraye, mezelerin tadına bakmadan, sadece şarabını içiyordu. Hem kokluyordu hem de içiyordu.

- Kırmızı güzel renk, değil mi?

- Senin üzerindeyken çok güzel.

- Öyle değil. Aşk, bağlılık, tutku… Kırmızının anlamı bu.

Kılıç Ali, kırmızının neyi sembolize ettiğini daha önce duymuştu. Ve bu yüzden, bu gece Feraye’nin söylediği kelimeleri temsil ettiğini anlamıştı.

- Aşk, bağlılık, tutku… Ne güzel sözler bunlar Feraye.

- Güzel, evet çok güzel. Yaşandığında daha da güzel olur.

Yemekler geldiğinde şarap kadehleri boşalmıştı. Garson yemek servisinin ardından kadehleri doldurdu. Tabaklara iyi pişmiş, adeta siyahlaşmış etleri koydu önce, sonra diğer yemekleri. Masa harikaydı. Her şey çok güzeldi.

- İyi pişmiş olmasına sevindim. Simsiyah. Et böyle olmalı, iyi pişmeli. Damakta bir doygunluk tadı bırakmalı. Siyah olmalı ki piştiğini anlayalım.

- Sen öyle sevdiğinden iyi pişmiş istedim. Gerçi ben de iyi pişmiş seviyorum. Böyle simsiyah olacak. Bu arada çantanla ve ayakkabınla ne kadar uyumlu eldivenindeki siyah boncuklar.

- Öyle. Bu geceye özel bu iki renk. Siyahı çok severim, kırmızıyı bütünler.

- …

- Boşluktur, yıkımdır, kayıptır, ayrılıktır siyah. Matem rengidir.

- Aman boş ver şimdi siyahın ne anlama geldiğini. İçimizi karartma lütfen.

Her şey çok güzeldi Kılıç Ali için. Genç kız, tabağındakileri tam olarak bitirmedi. Her parçadan bir çatal aldı. Çok fazla da konuşmuyordu. Kılıç Ali, ona aldığı kolyeyi ne zaman hediye edeceğini düşünüyordu ki müzisyen Sezen Aksu’dan “Tükeneceğiz” parçasını çalmaya başladı. Feraye, bu şarkıyı işitir işitmez Kılıç Ali’ye dans edebileceklerini söyledi. Ali sevinerek hemen kalktı, Feraye’nin sandalyesini o, tam ayağa kalkarken geriye doğru çekti. Önüne gelerek parmaklarını uzattı. Genç kız, bu son dansın anlamlı olmasını istiyordu. Eller birleşti. Yavaş yavaş piste yöneldiler. Hiçbir çift bu şarkıda kalkmadı, Feraye ile Kılıç Ali tek başlarına dans etmeye başladılar. Şarkıyı dinlerken dans etmektense daha çok Kılıç Ali’nin omzuna başını koymayı tercih eden Feraye, tükenen bir aşkın son güzel anlarını, en güzel şekilde yaşamak istiyordu.

Kırmızı elbiseli, üzerine siyah boncukları bulunan Feraye ile siyah takım elbiseli Kılıç Ali, birbirlerine sarılarak dans ettiler. Bu hallerini görenler, onları pistte yalnız bırakmak için kalkmadılar. O kadar güzel dans ediyorlardı ki görenleri kendilerine hayran bıraktılar. Feraye, son danslarının çok etkileyici olmasını, hayatı boyunca unutulmayacak bir an olarak hafızasında kalmasını istiyordu. Aynı duyguyu partnerinin de yaşamasını arzu ediyordu. Feraye’yegöre sonlar güzel biterdi ama bunun hep böyle olmasına gerek yoktu. En azından sevdiği, tutkuyla bağlandığı, kırmızıyla temsil edilen aşkı en güzel şekilde kendisiyle yaşadığı adamla son danslarının unutulmayacak bir an olarak hatıralarda yer etmesini istiyordu. Az sonra kırmızı, siyaha dönüşecekti ve böylelikle her şey tükenecekti. Aşkları son demlerindeyken, henüz tükenmemişken sonuncu güzel anlarını yaşamaları gerekiyordu.

Feraye dans boyunca Kılıç Ali’nin kokusunu hissetti, o da Feraye’nin kokusuna her zamanki gibi hayran olmuştu. Bir kendinden geçmişlik içinde hafif dalgalı bir denizde yüzüyorlarmış gibi sağa sola, yavaş hareketlerle gidip geliyorlardı. İkisi de kendilerinden geçmişti ve o son anda konuşmamayı tercih ettiler. Özellikle Feraye… Bu anın büyüsünü bozmamak için elinden geleni yapıyordu genç kız. Sevgilisini, bundan sonra bir daha görmeyecekti, onunla en azından bu tür bir yakınlaşma yaşamayacaktı. Bu yüzden şu anın en güzel an olması için elinden geleni yapıyordu genç kız. Müzik bitti ve yerlerine geçtiler.

Kılıç Ali az sonra Feraye’ye, özene bezene aldığı kolyeyi hediye edecekti ama bundan önce lavaboya gitmesi gerekiyordu. Kolyeyi kutusundan çıkaracaktı, Feraye’nin arkasından yaklaşıp boynuna takacaktı ve böylece sürpriz yapmış olacaktı.

- Bir dakika izin verir misin, lavaboya gideyim.

- Tabii ki.

Bu, Feraye için uygun bir ortam oluşturuyordu. Son anlarını yaşadıkları aşk filminin son sahnesinde sadece kendisi olacaktı. Film, onun mektubuyla bitecekti. Genç kız, mektubu çıkardı, Kılıç Ali’nin tabağının hemen önüne bıraktı.

Mektubun yanına da üzerinde siyah boncukları olan kırmızı tül eldivenini koydu. Arkasından yetişmemesi için hızlı adımlarla restorandan çıktı.

İki dakika geçmişti ki Kılıç Ali, büyük bir heyecanla, elinde kolyeyle masaya döndü. Etrafına bakındı, olmadı kadınlar tuvaletine doğru gitti. Biraz bekledi tuvaletten çıkar diye. Yoktu. Kendilerine içki servisi yapan garsonu görünce Feraye’yi görüp görmediğini sordu.

- Siz lavabodayken masaya bir şeyler koyup hızlıca çıktı.

Kılıç Ali, hiçbir şey anlamadı bu durumdan. Feraye’nin masaya bıraktığı şeyin ne olduğunu merak ediyordu. Masaya döndüğünde kırmızı üzerine siyah geometrik şekillerin bulunduğu bir zarf gördü. Feraye’nin aynı renkteki eldiveni de oradaydı. Hızlıca açtı zarfı. Bir çırpıda okudu.

‘‘Geçiyor bir düzine ölüler kalbimden. Aralarında sıkışan hayatımla gözlerindeki toprağa bakıyormuşum. Bağırıyorum. Avazım çıktığı kadar. Ama sen beni duyamayacak kadar sarhoş, anlayamayacağın kadar kalabalıksın.

Kalbindeki üç kişilik hayata zorla dördüncüyü alma. Bu hem seni üzer hem de ölüleri.

Yorgunum. Artık kalbinde ısınamam”

Feraye…

Mektubu bitiren Kılıç Ali, hesabı sonra ödeyeceğini söyleyerek dışarı fırladı. Merdivenlerden inip, restoranın bulunduğu caddeye çıktı. Sağa sola baktı. Karşı tarafa geçti. Koşarak sahile ulaştı. Geçerken her yere bakıyordu ama Feraye sanki yer yarılmış da kaybolmuştu. Ne yapacağını bilemeden telefona sarıldı. Telefon cebinde değildi, masada kalmıştı. Koşarak restorana gitti, telefonunu aldı, hesabı ödedi, Feraye’yi aradı. “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.” İşittiği ses buydu.

Ertesi gün, daha sonra hep aradı, ulaşamadı. Birkaç gün sonra eve gidip, yüz yüze konuşmak istedi. Belki evinden ayrılma aşamasında olduğunu söyleyip kendini affettirebilirdi. Tüm gücünü ve cesaretini toplayıp gitti, zili uzun uzun çaldı, kapıyı açan olmadı. Karşı komşusunun kapısını çaldığında Feraye ve kardeşinin buradan taşındığını öğrendi.

Feraye, ertesi gün, Kılıç Ali’nin kendisini aramaya geleceğini düşündüğü için adresinden ayrılmıştı. Zaten okulun son günleriydi, neredeyse bitmiş sayılırdı okul. Finalleri vermiş, mezun olacağını bildiği için artık İstanbul’da olmasının bir anlamı olmayacağını düşündüğü için pılını pırtısını toplayıp Muğla’ya taşındı. Ali’nin gelebileceğini düşünerek mezuniyet törenine bile katılmadı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.