Aradan birkaç hafta geçti. Kardeşiyle bu arada telefonla konuşan Feraye, kendini toparladı. Ayaklarının üzerinde durması gerektiğinin farkındaydı. Bu otelde ne zamana kadar kalabilirdi? Kardeşini görmeye gitti ilkin. Onu görür görmez ağlamaya başladı. Eren, ablasına koşarak geldi, kocaman sarıldı. İki kardeş bir sevgi ağacı olmuşlardı, tek bir vücuttular artık. Onları kimse ayıramazdı.
- İyi misin ablacığım? Kusura bakma, gelemedim. Artık birlikteyiz, merak etme.
Eren, ablasının bu sözleri karşısında ağlamaya başladı. Yanaklarından öptü. Annesizliğinin özlemini ablasıyla giderdi. Kendisine daha fazla sarılan kardeşini kucağına alan Feraye, ona artık birlikte kalacaklarını söyledi.
- Birlikte kalacağız.
- Evimiz yanmadı mı?
- Orada değil, ikimize ait yeni bir evde.
Bu habere çok sevinen Eren, ablasına yeniden sarıldı. Türkan Hanım, bahtsız kardeşlerin bu halini görünce kendini tutamadı, ağlamaya başladı. Kılıç Ali de onların yanındaydı.
- Teşekkür ederim Türkan teyze. Miras işleri halloldu sayılır. Sağ olsun Ali Bey, çok yardımcı oldu bu esnada.
Kılıç Ali, kendisinden bu şekilde söz edilmesinden yani “bey” denmesinden çok da hoşnut olmadı ama en azından yardım etmesinin takdirle karşılanmasından memnun oldu.Kardeşlere baktı.
- E hadi. Yeni evinize götürelim sizi.
Türkan Hanım’la vedalaşmadan önce eve uğramak istedi. Eren’i Kılıç Ali’nin yanına verip, eve doğru yöneldi. Kapıyı açtı. Her yer simsiyahtı. Yanık kokusu hala geçmemişti. Salonu, cam kırıklarına dikkat ederek dolaştı. Annesinin öldüğü yatak odasına geçti. Ardından kendi odalarına baktı. Her yer toprak ve vişne fidanı doluydu. Öylece saçılmışlardı yere. O gece bu evde neler olduğunu hatırladı. Sesleri, çığlıkları, küfürleri, yumrukları… Çıldıracak gibi oldu, iki eliyle başını tuttu, gözlerini kapatıp yere oturdu. Kardeşiyle senelerdir yaşadıkları odaya zorla da olsa girdi. Her şey yerli yerindeydi. Hiçbir eşya dağılmamıştı. Kanepe, masa, bilgisayar… Kanepeye oturdu, bilgisayarına dokundu, aynaya baktı hatıralarını görmek için, elbise dolabını açtı, öylece duruyordu kıyafetleri. Az ötede bir bardak vardı. Eren yatmadan önce su içmişti. Bardağı aldı eline. Öptü. Uğurlu olduğunu düşündüğü kalemini de aldı. Ardından şapkasını. Geriye bakarak uzaklaştı odadan. Yavaş yavaş çıktı. Anıları bu eve gömülmüştü. Uzun bir süredir dolaşmadığı salondaydı, banyodaydı, mutfaktaydı ama en çok da kardeşiyle yaşadığı odadaydı. Geride bırakacaktı anılarını, arkada bıraktıkları zihninde yaşayacaktı ve bundan sonra kardeşiyle yeni, öncekinden farklı bir hayat yaşayacaktı. Hızlıca uzaklaştı evden, Ali’yle Eren’in yanına gitti. Kardeşine sıkı sıkı sarıldı.
- Kararan gün kararıp kalmaz. Babam söylerdi. Aydınlanır bizim günlerimiz de.
Eren, onun söylediklerinden hiçbir şey anlamasa da başını salladı. Anlıyormuş gibi yaptı. Ablası muhakkak güzel bir şeyler söylemişti ona.
Önce çok büyük olmayan, ikisinin de rahatça yaşayabileceği bir eve yerleştiler. Burada mutluydular. Zaman ilerledi. Feraye ile Kılıç Ali arasındaki ilişki de aynı düzeyde ilerledi. Artık rahatça buluşup görüşmeye başladılar. Feraye araya bir mesafe koymaya çalışıyordu, mümkün olduğu kadar annesine benzememekti amacı. Dikkatli olmak için elinden geleni yapıyordu. Ve Ali’yi hiçbir zaman evine davet etmedi, onunla dışarıda, restoranlarda, kafelerde, pastanelerde ve zaman zaman da barlarda buluştu. Feraye için önemli olan okuluydu, okulunu bitirmek ve kimseye, babasının mirasına bile muhtaç olmadan kardeşine bakacak duruma gelmek istiyordu. Bunun için çok çalıştı, Kılıç Ali’yle görüşme zamanlarını derslerine göre ayarladı. Derslerini tamamlamadığı müddetçe dışarı çıkmadı.
Artık üçüncü sınıfa gelmişti. Annesinin yaşadığı acı akıbeti de yavaş yavaş kafasından silmeye başlamıştı. Eren de ortaokula gidiyordu. Kendilerine göre bir dünya kurmuşlardı. Kılıç Ali, dersten sonra Feraye’yi almak istedi. 2008 yılının nisan ayının son günleriydi. Vizelere çalışan Feraye, birkaç saat olmak şartıyla kabul etti. Çınaraltı’ndabuluştular. Feraye’nin, bu ilişki başladığından beri merak ettiği bir soru vardı, hiç çekinmeden sordu.
- Neden taksi durağında çalışmaya başladın? Konfeksiyon işin de var çünkü. İyi de gidiyorken işler… anlamadım doğrusu.
Bu sorunun sorulmasını istemeyen Ali, verecek bir cevap bulmalıydı. Durup durup neden şimdi sorduğunu anlamadı, yuvarlak bir cevap verip genç kızı geçiştirmeliydi.
- O zamanlar iyi değildi durum, ek iş yapmak istedim.
- Yok yok… Sanki beni de görmekti amacın.
Feraye, Kılıç Ali’nin durumunu öğrenmek istiyordu asıl itibarıyla. Onu köşeye sıkıştırmak değildi derdi.
- Nereden bildin? Evet, en önemlisi de buydu.
Feraye, bu cevabı aldığına sevindi, yüzü güldü. Günler ilerledi. Yaz ayında havalar İstanbul’da çok bunaltıcı olurdu. O sene havalar çok sıcaktı. Tatil olduğu için de daha serbestti Feraye, Kılıç Ali’yle daha rahat görüşebilirlerdi. Eren’i de gezdirmek için dışarı çıkmadan önce, Kılıç Ali’yi aradı. Birlikte olabileceklerini söyledi. Ali, yaz mevsimi olmasına rağmen onlara eşlik edemeyeceğini söyledi. Genç kız buna aldırmadı. Elbet dükkânda bir işi olmuştur falan diye düşündü. Birkaç gün sonra, özellikle yazın tadını da çıkarmak için akşam bir şeyler yapmak istedi. Kılıç Ali yine işi olduğunu söyleyip Feraye’yi reddetti. Sene içinde rahatça görüşebilen, yanına gelebilen bu adamın, serbest olması gereken bir zaman diliminde kendisini görmek istememesini tuhaf karşıladı.
Israrlarına rağmen istediği yanıtı alamayan Feraye, evdeki işlerle meşgulken telefonu çalmaya başladı. Elektrik süpürgesini kapatan Feraye, arayanın Kılıç Ali olduğunu gördü.
- Oooo… Nihayet.
- Öyle deme. Mal alımı için küçük bir gezi yapmam gerekiyordu.
- Hiç söylemedin bana. Haberimiz yok.
- Boş ver şimdi bunları. İş güç… Akşama gelip seni alayım mı?
Feraye, bu teklife çok sevinse de hemen kabul etmek istemedi. Onun yaptığı gibi bahaneler uydurup buluşmayı geciktirmek en iyisi olacaktı.
- Şimdi ev işlerini yapıyorum. Sonra, yarın falan…
- Özledim seni. Akşama kadar biter işin. Seni gelip alırım.
Feraye’nin de onu görmeye ihtiyacı vardı. Gerçekten özlemişti. Biraz düşündü, gurur yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdi. Kendisi için o kadar tehlikeye atılan bir adamın işinden dolayı görüşememesi karşısında naz niyaz yapmanın bir anlamı yoktu.
- Tamam, tamam olur. Yedi buçuk gibi hazırlanmış olurum.
Akşam yemeği için güzel bir lokantadan rezervasyon yaptırdı Kılıç Ali. Sevgilisiyle mutlu bir akşam geçirmek istiyordu. Öncesinde de çiçek yaptırdı, aracına koydu. Yemeğe gittiklerinde bir yolunu bulup Feraye’ye verecekti.
Yedi buçukta Feraye’yi alan Kılıç Ali, Boğaz’a bakan bir restoranagötürdü Feraye’yi. Feraye, çok şık giyinmişti. Siyah bir elbise vardı üzerinde. Topuklu ayakkabılarıyla boyu her zamankinden uzun görünüyordu. Saçlarını da Kılıç Ali’nin beğendiği gibi arkadan topladı.
- Çok güzelsin.
- Sana da çok yakışmış bu spor ceket.
Seçkin bir restorandı gittikleri yer. Önceden kendileri için ayrılan cam kenarındaki masaya geçtiler. Kırmızı masa örtüsünün üzerindeki beyaz güller dikkat çekiciydi. Hiçbir masada bu ambiyans yoktu. Feraye, her şeyin kendisi için özel olarak hazırlandığını anladı. Ve bu çok hoşuna gitti. Kırmızı şarap masada hazır, bekliyordu. Garson onlar oturur oturmaz şarabı açtı.
- Özel seridir efendim.
Yemeklerini söylediler. O gün için en güzel yemeğin lüfer olacağını düşünen Kılıç Ali, deniz ürünlerinden oluşan bir meze tabağı da istedi. Feraye bir yandan Boğaz’a bakıyordu, bir yandan da sevgilisine. Onun gözlerindeki ışıltı çok hoşuna gidiyordu.
- Aynı koku… Hiç değişmiyor.
- Beğendiğini biliyorum. Bu, en sevdiğim parfümüm. Birkaç tane daha var ama seninle tanıştıktan sonra hep bunu kullandım. O ilk gün, bu kokudan etkilendiğini anladım.
- Oooo…
- Gerçekten…
Yemekleri geldi, yemeğe başladılar. Birkaç dakika geçmişti ki Kılıç Ali’nin telefonu çaldı. Cebinden telefonunu çıkardı, önce telefona, sonra da kendisini izleyen Feraye’ye baktı.
- Aman boş ver! Gömlek toptancısı arıyor. Zamanı mı şimdi?
Yemeğe devam ettiler. Beş dakika geçmişti ki Kılıç Ali’nin telefonu yine çaldı. Telaşla telefonuna bakan Ali, Feraye’den izin isteyip masadan ayrıldı. Feraye, bundan hiç hoşlanmadı. Özellikle böyle bir günde şüpheli olduğunu düşündüğü bir telefonun sürekli olarak araması zihninde soru işareti oluşturdu. Arayan kimdi acaba? Kendisiyle birlikte olmadığı zamanlarda başka biriyle mi görüşüyordu? Belki de bir kişi değil birkaç kişiyle birlikte oluyordu. Bu düşünceler, Feraye’yi iyice rahatsız etti. Fakat kimin aradığını tam olarak bilemediği bir telefonun ardından bu tür huysuzluklar yapmasının hoş olmadığını düşünerek şarabından bir yudum aldı. Az sonra Kılıç Ali’yi gördü. Kocaman bir çiçek demetiyle geliyordu. Telefon olayına sinirlenen Feraye, çiçekleri görünce çok mutlu oldu.
- Sana…
- Aaa… Ne güzel şeyler bunlar. Teşekkür ederim.
Feraye, ayağa kalkıp Kılıç Ali’yi öptü. Az önceki olayı da çiçekle birlikte unutuverdi. Kimin aradığı, neden aradığı artık önemsizdi. O gece çok güzel geçti, yemeklerini yedikten sonra bir müddet el ele yürüdüler. Feraye’yi evine bırakan Kılıç Ali, hızlıca kendi evine döndü.
Dördüncü sınıfa başlamıştı, mezun olma telaşıyla çok ders çalışıyordu. Alttan dersi kalmamıştı hiç, ortalaması da çok iyiydi ama son dönemeçte küçük bir tembellik, okulun uzamasına neden olabilirdi. Tek bir dersin bile önemi vardı. Bu yüzden, sene başından itibaren sıkı bir şekilde çalışıyordu. Kılıç Ali’yle ilişkisini de belli bir düzene koymalıydı. Zaten öyle, Ali her istediğinde dışarı çıkmıyordu, kendini kontrol ediyordu. 2008 yılının Kasım ayında, artık derslerden çok bunaldığı için okuldan çıkar çıkmaz Ali’yi aradı. Telefon meşguldü. Israrla aramaya devam etti. Telefon hala meşguldü. Bir türlü dönmüyordu Ali. Bu şekilde neredeyse yarım saat aradı, en sonunda pes etti. Eve gitmek üzere toplu taşıma aracına bindi. İneceği durağa yaklaşmıştı ki bir kez daha aramak istedi. Bu sefer telefon çaldı ama açılmadı. Feraye, bu durumdan hiç hoşlanmadı. Az önce meşguldü, şimdi çaldığı halde açmıyordu. Zaten ders falan derken uzun süredir görüşmüyorlardı, kendisinin aradığını bildiği halde dönmemesine çok üzüldü. İndi, eve gitti, yemeklerini yediler, televizyon karşısında uyuyakaldılar. Uyanıp da kardeşini yatağına götürmek için kalktığında telefonuna, Ali’nin arayıp aramadığını görmek için şöyle bir baktı. Aramamıştı. Buna çok sinirlendi. Acaba tekrar arasa mıydı? Eli telefona gitti geldi. Zaman epey de ilerlemişti. Ama sonuçta onlar sevgiliydi ve istediği zaman arayabilirdi. Kendini tutamadı, aradı. Telefon meşgule düşürüldü. Gündüzden beri telefonunu açmaması karşısında kendini tutan Feraye için bu bir tartışma nedeniydi. Kardeşini yatağına yatırdıktan sonra bir mesaj attı.
- Bu ne şimdi? Telefonumu meşgule düşürdün. Neden geri dönmedin? Kaç saattir ararsın diye bekliyorum.
Mesaj iletim raporuna baktığında, birkaç saniyede iletilen mesajın iletilmediğini gördü. Acaba telefonunu kapattı mı diye düşündü. Tekrar aradı, gerçekten de telefon kapalıydı. Mutfağa geçti, sinirli olduğu zamanlarda karnı acıkırdı. Kendini tutması gerektiğini düşünse bile kardeşi için aldığı tiramisununneredeyse yarısını yedi. Uyku tutmuyordu, televizyonun karşısına geçip, amaçsızca kanalları değiştirdi. Ertesi gün yorucu olacaktı, laboratuvarda mini bir sınav yapılacaktı. Bunun için bir an önce uyuması lazımdı fakat bu imkansızdı. Bir türlü gözlerine uyku girmiyordu. Sabaha doğru uyuyabildi. Kardeşini doyurup okula yolladıktan sonra kendisi de çıktı ama aklı Ali’deydi.Onun bu kaygısızlığından rahatsız olmuştu.
Artık aramamaya karar verdi. İlk günlerde olduğu gibi Ali onun peşinden koşmalıydı. İnsan, sevgilisinin telefonlarına yanıt vermez mi? Gecenin bir yarısı ne gibi bir işin olabilir? En azından, saat sabah on bir olmuş, insan aramaz mı? Bu sorularla meşguldü ders arasında. Sert bir kahve içti. Dersler bitti, laboratuvarı kapattı hocası. Eşyalarını alıp dışarı çıkan Feraye, karşısında Ali’yi gördü. İçinden bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu dedi.
- Kusura bakma. Gece, annemler rahatsız olmasın diye telefonu açamadım. Biraz hasta da. Deminden beri arıyorum seni. Neden açmadın?
- Bu soruyu benim sormam lazımdı aslında. Bir de sanki suçlu değilmişsin gibi üste çıkmaya çalışıyorsun.
- Ne yaptım ki?
- Evet, hiçbir şey yapmadın. O kadar aradım dünden beri açmadın, sonra telefonumu meşgule düşürdün, mesajıma yanıt vermedin. Doğru, hiçbir şey yapmadın.
- Dedim ya…
- Neyse Ali, neyse. Ben şimdi eve gideceğim. Son deneyi gözden geçirmem lazım. İzin ver lütfen.
Feraye, bir hışımla okulun önünden uzaklaştı. Kılıç Ali arkasından bakakaldı. Koştu, yetişmeye çalıştı, kolundan tutup yalvarırcasına konuştu.
- Güzelim, neden böyle yapıyorsun ki? Anlattım işte durumu.
- Ali, sen bekar bir insansın değil mi? Ben de öyle. Biz sevgiliyiz. Zamanımız müsait. Konuşmak istersen başka bir odaya geçer, yine konuşursun. Ama sen böyle yapmadın.
Kılıç Ali “Sen bekar bir insansın!” ifadesinden sonra kızardı. Feraye’nin gözünden kaçmadı, onun yüzündeki renk değişikliği. Ancak ne anlama geldiğini çözemedi ve bir anlam da vermek istemedi. Kılıç Ali hemen lafı değiştirmek istedi.
- Hadi gel, bir şeyler yiyelim. Ben bırakırım seni.
- Gerek yok. Telefonunu açmadığın bir sevgiliyle yemek yemek de neymiş.
Feraye, bu sözlerin ardından yaklaşan otobüse doğru hareketlendi. Otobüse bindikten sonra dışarıya bakmadı, Ali ise gözlerini ondan ayırmadı. Otobüs gözden kayboluncaya kadar takip etti. Çok üzülmüştü. Feraye’nin doğru söylediğini biliyordu. Ona daha fazla zaman ayırması gerekiyordu. En azından, telefonlarına görüşmelerini bitirdikten sonra cevap vermeliydi. Ancak gece vakti bunu yapamazdı. Onun da kendine göre sorumlulukları vardı. Adeta ipin üzerinde yürüyen bir jonglör gibiydi. Topları birbirine karıştırmadan gösterisini sürdürmesi gerekiyordu fakat bu şartlarda toplar, ister istemez birbirine karışıyordu. Ne kadar dikkatli olsa da…