Hastanedeki ve karakoldaki işlemler sona erdi. Kılıç Ali, Feraye’yi bu şekilde bırakamazdı. Onu sahiplenmesi gerektiğini biliyordu. Evine götüremezdi, bu imkansızdı. Başka bir çare düşünmeliydi. En güzeli bir otele yerleştirmekti. Fakat bu otel de öyle rastgele bir yer olamazdı. Feraye’nin güvenle kalabileceği bir otel bulmalıydı. Hızlıca düşünüp bir çözüm bulması gerekiyordu. Alp geldi aklına. O, şirin ve küçük bir otel işletiyordu. Sakin ve ayak altı olmayan bir yerdi. Güvenlik problemi olmazdı burada. Oteli aradı, mütevazi bir oda istedi. Karakoldaki işleri bittikten sonra Feraye’yi taksisiyle Cihangir’e yakın bir yerde bulunan otele yerleştirdi. Bu gece yalnız kalmaması gerekiyordu, çünkü yaşadığı tecrübe öyle kolay bir şey değildi. Onunla aynı odada bulunamayacağını bilen Kılıç Ali, en azından Feraye kendini iyi hissedene kadar lobide onunla bekleyebilirdi. Aldığı sakinleştiricinin etkisiyle uykusu geldiğinde odasına yerleştirip yine lobide beklemeye devam ederdi.
Otele vardılar, genç kızı bir masaya bıraktı. Ardından görevliden anahtarı aldı. Feraye’nin karnının aç olacağını düşünerek sandviç ve çay getirtti. Kendisi de bir kahve aldı. Feraye, derbederdi. Başı önde dururken saçları yüzünü bir perde gibi kapatmıştı. Öylece sağa sola sallıyordu başını. Hiçbir şey söylemiyordu. Elleri iki kulağındaydı. Sanki istemediği bir ses duyuyordu da bu sesi duymamak için kulağını kapatıyordu. Kılıç Ali, onun bu durumuna çok üzüldü. Yanına geçip saçlarını geriye doğru itti. Genç kız, başını Kılıç Ali’nin omzuna yasladı. Şefkat ve merhamet dilenen bir yavru kedi gibiydi. Yaşadıklarına anlam veremediği bu davranışlarından çok belli oluyordu.
- Neden, neden biz?
Bu cümle, onun annesine üzüldüğünü de gösteriyordu aslında. Hem bugüne kadar yaşadıklarını sorguluyordu hem de annesinin ölümü üzerine üzüldüğünü ortaya koyuyordu.
- Kardeşim, o nerede?
Feraye’nin aklından çıkmıştı Eren’in Türkan Hanım’da olduğunu. Kılıç Ali, kardeşinin güvende olduğunu, merak etmesine gerek olmadığını söyledi.
- Sakin ol, lütfen. Eren, komşunu Türkan Hanım’da. Yarın telefonla görüştüreceğim. Meraklanma.
Feraye bu sefer, başını Kılıç Ali’nin göğsüne yasladı. Aynı kokuyu yeniden duydu. Bu koku, ona bir güvenli limanı hatırlatıyordu. Korkmaması, emniyet içinde durması, çekinmeden her şeyini açabilmesi anlamına geliyordu. Kılıç Ali sandviçi yedirmeye çalıştı.
- Açsındır, hadi, bir lokma… Olmaz böyle, hadi, lütfen.
Genç kız, inatla sandviçi yemek istemiyordu. Sanki kendisine iğrenç bir şey verilmiş gibi davranıyordu. Bu sefer çayı içirmeyi denedi Kılıç Ali. İçi ısınırsa kendini rahat hisseder diye düşündü. Feraye’nin içi çayı da kaldırmadı.
- Güzelim, güçten düşeceksin.
Feraye’nin umurunda değildi bunların hiçbiri. O yaşayamadığıhayatını düşünüyordu. Aklına babası geldi, onun samimi ve esmer yüzünü düşündü. Annesinin, özellikle son dönemlerinde ona nasıl davrandığını hatırladı. Titredi. Kılıç Ali, Feraye’yebir şey olduğunu sandı. Omzundan tuttu, kendine daha fazla çekti. Kolu bir kartal kanadı olmuştu adeta, kocaman bir kanattı ve sevdiğini kanadının altına alıyordu. Onu hayata karşı korumak üzere destekliyordu.
- Uykum geldi.
- İlaçtandır. Odana götüreyim mi seni? İster misin?
- Evet.
Kılıç Ali, Feraye’yi belinden tuttu. Sağ elini de kendi beline dayamasını sağladı. Odasına geldiklerinde onu lavaboya götürdü. Yüzünü yıkamasını sağladı. Ama erayenin titremesi artmıştı. Kıyafetlerini çıkartmadan banyoda ferayeyi yıkadı. Feraye hiç kıpırdamıyordu. Kılıç Ali soğuk suyla vücuduna su tutuyordu. Feraye yanan bir alev gibi küllerinin soğumasını bekliyordu. Kılıç Ali havluya sarıpYatağa getirip bıraktı.
- Ben aşağıda, lobide olacağım. Senden ricam, bu geceyi unutup uyumaya çalışmandı. Dinlen ki iyi olasın.
Feraye, kendisine bu kadar şefkatle yaklaşan bir adamın bu ince ve nezaket dolu sözleri karşısında oturduğu yerden kalkıp ona doğru yürüdü. Kendini ona attı. Feraye’yi sıkıca sardı. Gözyaşlarını sildi.
- Tamam, tama… Geçti. Sen de iyisin kardeşin de. Zor unutmak, biliyorum ama dene. Hadi bakalım, yatağı açalım. Seni yatıralım.
Kılıç Ali, bir bebeğe gösterilen şefkati gösteriyordu Feraye’ye. Feraye, kendisine denileni yaptı. Yorganın altına süzülüverdi. Ali, yorganı üzerine kapattı. Dışarıda kalan kısımlarını omuzlarının hizasında bedeninin altına doğru sıkıştırdı. Gitmeden önce eğilip alnından öptü.
- Suyunu da koyuyorum şuraya. Sandviçin de burada. Lobiyi aradın mı bana seslenirler. Aşağıda bekliyor olacağım.
Arkasını dönmeden, Feraye’ye baka baka kapıya doğru ilerledi.
Günler geçti. Neredeyse bir hafta olmuştu. Feraye yavaş yavaş toparlandı. Kendine gelmeye başladı. Artık Kılıç Ali taksi durağına gitmiyor, Feraye’yle birlikte oluyordu. Ona yardımcı olmak, yapabileceği en güzel işti. O da hiç çekinmeden Feraye ve kardeşinin bütün işlerini, elinden geldiğince yapmaya, halletmeye çalışıyordu. İyice yakınlaşmışlardı. Artık aralarında teklif yoktu. Birbirlerine senli benli hitap edebiliyorlardı. Genç kız, başından geçen her şeyi, bu sırada Kılıç Ali’ye anlatmıştı. Kılıç Ali, bu ilişkinin böyle bir yangın olayıyla başlamasını hiç istemiyordu ama bir kere olan olmuştu ve her şerde bir hayır vardı.
- Seni seviyorum.
Bu sözü içtenlikle söyledi Ali. Feraye’nin gözlerinin içine, en derin noktasına bakarak yeniden haykırmak istedi onu sevdiğini. Feraye, Kılıç Ali’nin kokusunu tekrar duydu. O etkileyici kokunun sadece aşk duygusunu değil aynı zamanda güvenlik duygusunu da hatırlattığını getirdiğini bir kez daha anladı. İçine çekti. Gözlerini kapattı.
- Bir daha ayrılmayalım.