Kılıç Ali için zaman hızlı geçiyordu. Taksi durağında işe başlayalı neredeyse on ay olmuştu, Feraye’yi o günkü gibi görememişti. Elinden geleni yapıyordu. Sadece pencereye bakmıyor, apartmanın önünde ve etrafında dolaşmıyor, mümkün olduğunca gündüz vakti de gelerek Feraye’yi görme imkanını araştırıyordu. Ancak bu uzun çabaları sonuç vermedi. Genç kızı, bir türlü göremedi. Ancak bundan da mustarip değildi. Feraye’yi görene, onunla konuşana kadar uğraşacaktı. Belki Feraye onu kabul etmeyecekti fakat o, elinden geleni yapacak, kendini Feraye’ye kabul ettirmek adına didinecekti.
Ümidi hiç tükenmiyordu. Kendini on sekizlik delikanlı gibi hissediyordu. Nasıl, o çağda erkekler, sevdikleri kızı bir kere olsun fazla görebilmek için her türlü çabayı gösterirlerse Kılıç Ali de böyle yapıyordu. Birkaç kere evin zilini çalmayı düşündü, belki bu şekilde bir iletişim kurabilirdi ama bunun, apartman sakinlerince bir rahatsızlık sebebi sayılmasından çekindi. Kimseyi karalamamak, kimseye rahatsızlık vermemek lazımdı. Bu da zaten Feraye’yle daha kuramadığı ilişkisine, en baştan zarar verirdi. Onun için yapılacak tek şey, beklemekti. Beklemek, sabretmek ve sevmeye devam etmek. İşte bunu çok iyi yapıyordu Kılıç Ali. Sevmek, onun için bir uğraş haline gelmişti. Bir insanın bu kadar sevebileceğini, daha önce hiç fark etmemişti. Pek çok farklı arkadaşlıkları olmuştu ama hiç bu kadar sevmemişti. Feraye’de onun aklını başından alan bir şey vardı. Bunu bir türlü tanımlayamıyordu. Boyu muydu bu, saçlarının simsiyah rengi miydi, yoksa incecik parmakları mıydı? O ilk görüşte, Feraye’yi bir bütün olarak zihnine kazımıştı. Her bir ayrıntısını çok iyi hatırlıyordu. O narin, nazik, dikkatli, asil kız aklını başından almıştı. Şimdi anlamıştı o hikâye kahramanlarını. Mecnun’u, Romeo’yu, Kerem’i… Hepsi de sevdikleri kızlar için ellerinden geleni yapmışlar, kavuşmak için çabalayıp durmuşlardı. Bu hikayeleri ilk duyduğunda komik gelse de bu aşıkların yaptığı, şimdi, başına geldiği şu anda onların durumunu çok iyi anlıyordu. Seviyordu, hem de çılgın gibi, içten, kalpten, sarıp sarmalarcasına seviyordu. Aşkın böyle bir şey olduğunu, bugüne kadar hiç bilmiyordu. Bugün öğrenmişti, Feraye ona aşkın ne kadar engin bir duygu olduğunu öğretmişti. “İyi ki karşılaşmışım onunla.” dedi. “Bu kadar zamandır göremesem de iyi ki o ilk gün karşılaşmışım bu güzel kızla.”
Feraye’yi düşündüğünde içi içine sığmıyordu, güzel hayaller kuruyordu. Onunla çıktığını, bir yerler gittiğini, ilişkisini ilerlettiğini düşünüyordu. Bunları düşünürken, farkında olmadan gülüyordu. Taksi durağındaki Mehmet, onun bu durumunu fark edip laf atıyordu Kılıç Ali’ye.
- Abi, daldın yine. Tatlı tarlıgülüyorsun, gözümden kaçmıyor.
- Yok be oğlum, ne gülmesi… Aklıma bir şey gelmiştir. Hayrola, beni mi takip ediyordun?
- İşte gözüm takıldı. Bak, bu film bir aşk macerasını anlatıyor. Oğlan, kıza kavuşmak için elinden geleni yapıyor.
Bunları duyan Kılıç Ali, kendisini düşündü. O da elinden geleni yapıyordu. Mantılı olabilecek her şeyi yapamaya çalışıyordu. Önemli olan Feraye’yi görebilmek ve onunla konuşabilmekti. Bunu bir başarabilse… O filmdeki aktörler gibi, genç kızı münasebetli münasebetsiz ve ısrarla takip etmek, onun yaşında bir insan için ne kadar doğruydu? En güzeli her şeyi akışına bırakmak, sevdiceğini doğal yollardan görmekti.
Aralık ayının ortasıydı, İstanbul’a, daha önce olmadığı kadar fazla kar yağmıştı. Kılıç Ali, karlı da olsa ara sıra dışarıya çıkıp Feraye’nin odasını gözlüyordu. Bir yandan da üşümemek için hareket ediyordu. Bir o tarafa bir bu tarafa yürüyordu. O gece garip bir şey oldu. Saat 20.30 civarında, Feraye’ye benzettiği bir kızı gördü uzaktan. Kız, durağa doğru yürüyordu. Feraye olsa, evine gitmek için mecburen durağın önünden geçmek durumunda kalacaktı. Kılıç Ali, gelenin Feraye olması için dua etti. Böylece çabalarının meyvesini almış olacaktı. Fakat ortada başka bir sorun vardı. Nasıl tanışacaktı Feraye’yle? Doğrudan yanına gidip kendisini tanıtıp, konuşmak istediğini söyleyemezdi ki! Ya da saati bahane edip yaklaşamazdı ki! Başka bir şey yapması lazımdı ama Feraye’yebenzettiği kız giderek yaklaşmıştı. Gözlerini ovuşturdu, aradan o kadar zaman geçmişti, tanımama riski de vardı. Aralarında neredeyse on beş metre kalmıştı ki gelen kızın Feraye olduğunu anladı. O gün gördüğü kızın aynısıydı. Evet, Feraye geliyordu. Yerinde duramıyordu ama sakinleşmek durumundaydı. Kötü görünmek de istemezdi. Genç kız, daha da yaklaştı. Ne yapacaktı Kılıç Ali, ne yapmalıydı? Sanki tüm bedeni felç olmuştu, demin hareket etmek isteyen adam gitmiş, heykel gibi duran başka bir adam gelmişti onun yerine. Tam kendi hizasından geçiyordu ki Feraye, kendini fark ettirmek için öksürdü Kılıç Ali.
- Öhö, öhö….
Acaba, Feraye fark etmiş miydi onu? Kılıç Ali’nin kendisini fark ettirmeye çalıştığını anlamış mıydı? Feraye, öksürüğün geldiği tarafa doğru bakmak istedi. Aralarında çok az bir mesafe vardı. Şöyle bir başını sola çevirdiğinde, değişik bir koku duydu. Bu parfümün kokusunu, daha önce hiç duymamıştı. Zaten daha önce hiç erkek arkadaşı olmamıştı ki. O gün okul geç bitmişti, hocaları laboratuvarda tutmuştu onları. Bir deney yapmışlardı. Bu yüzden gecikmişti eve. Eve dönerken, daha önce hiç duymadığı bu koku çok değişikti. Bir erkek kokusu olabilirdi, zira kız arkadaşlarından hiç böyle bir koku duymamıştı. Kendi parfümleri de böyle kokmazdı. Koku, başka bir dünyadan geliyordu; başka bir hayatı haber veriyordu. Kendine çeken bir niteliği vardı kokunun, Feraye’ye daha fazla kendisini duyma motivasyonu veriyordu. Hiç böyle olmamıştı, hiçbir şeyi bu kadar fazla istememişti. Bir koku, ki bu en sevdiği yemeklerin kokusu olsa bile hiç bu kadar çekici gelmemişti ona. Kokunun sadece çekici değildi, aynı zamanda davetkardı. “Hayatının ortasına yerleşiyorum, seni yeni bir hayata taşıyorum.” der gibiydi. Bir kış günü, karlar yerde incecik bir tabaka oluşturmuşken, yürürken bu kadar zorluk çekerken, eve gitmek için elinden geleni yaparken böylesine kendi derinliğine çeken bir kokuyla bu kadar fazla meşgul olmak onun da hoşuna gitmemişti doğrusu. Fakat başka bir şey vardı. Her ne kadar, kokuyla bu kadar ilgilenmek istemese de iradesini elinden alıp ona başka, daha önce hiç yaşamadığı bir duyguyu yaşatan bir yönü vardı kokunun. İradesini kaybetmek istemedi, kendini salıvermek hiç iyi olmayacaktı. Şöyle bir döndü kokunun geldiği yere. Kirli sakallı, saçları kısa denmeyecek kadar kesilmiş ve dağınık, esmer, uzun boylu bir erkek gördü. Taksi durağında duruyordu ve kendisine doğru bakıyordu. Elinde sigarası vardı. Gözlerini seçemiyordu ama bakışlarındaki inceliği sezmişti. Düşünceli biriydi, güzel şeyler düşünüyordu, bakışları derindi, içinde boğulmak istemeyenlerin kıyısında dolaşacağı bir göle benziyordu. Demek ki az önce öksüren ve kokunun geldiği kişi oydu. Aldırmadı, uzaklaştı, eve doğru yürümeye başladı. Boğulmak istemiyordu, zaten hayatı yeterince karmaşıktı.
Bu olayın üzerinden neredeyse bir ay geçmişti. Feraye, artık yeni arkadaşlar edinmiş, onlarla birlikte gece gezmelerine çıkmaya başlamıştı. Seviyeli, güzel arkadaşlıkları vardı. Onlarla vakit geçirmeyi seviyordu. Ocak ayında, bir akşam arkadaşlarıyla sözleşti. Üç arkadaş, o gece Taksim’de bir bara gitmeye karar verdiler. Derslerin verdiği yorgunluğu atacaklardı. Amaçları güzel bir gece geçirmekti. Feraye, kardeşine yemek hazırladı, onu uslu uslu durması konusunda tembihledi.
- Ablan, biraz arkadaşlarıyla birlikte olacak, sen uyumadan eve gelecek. Güzel güzel dur kardeşim. Ödevlerini tamamla, canın isterse televizyon izle, yemeklerini ye. Uykun gelirse de uyu. Geldiğimde seni öperim, sen de geldiğimi anlarsın. Anlaştık mı?
Eren, öyle sorun çıkaran bir çocuk değildi zaten. Ablasının söylediklerini kabul etti. Arkadaşları, Feraye’yeuğrayacaklardı, taksi durağındaki bir taksiyle bara gideceklerdi. Kızlar bu anlaşmaya uyup Feraye’nin odasının önüne geldiler, Feraye de onları bekliyordu. Hep birlikte güle eğlene taksi durağına doğru yöneldiler. Kimin nöbetçi taksici olduğunu umursamadan en öndeki araca biniverdiler. İçeride sırasını bekleyen Kılıç Ali, müşterilerin geldiğini görerek ama müşterilerin kim olduğunu bilmeyerek taksisine doğru yöneldi. Tam şoför koltuğunun önüne gelmişti ki arkadaki üç kızı gördü. Ortalarında Feraye vardı. İki kız, cam kenarına oturmuştu.Kılıç Ali’nin yüreği daha önce atmadığı gibi atmaya başladı. Beklediği an gelip çatmıştı, Feraye tek başına olmasa da taksideydi. Onunla aynı araçta olacaktı, ona bir adım daha yaklaşmıştı. Kendine geldi ve araca bindi. Feraye, Taksim’e gideceklerini, meydana yakın bir yerde ineceklerini söyledi. İlk kez Feraye’nin sesini duyan Kılıç Ali’nin heyecanı daha da attı. Onunla aynı havayı teneffüs etmek kadar güzel bir deneyim olmayacaktı. Aracı çalıştırdı ve sürmeye başladı.
Kızlar arkada konuşmaya başladılar. Herkes çok mutluydu. Derslerden, sınavlardan, okulun stresinden söz ettiler. Bu akşam çok eğlenmek istediklerini söylediler. Başka arkadaşları da gelecekti bara, sınıftan en az on iki kişinin barda olacağını anlattılar birbirlerine. Cam tarafını sevdiği halde, ortada oturmak durumunda kalan Feraye, bundan çok memnun değildi işin doğrusu. Arkadaşlarının konuşmalarına katılıyordu ama bir yandan da eteğini çekiştirip duruyordu. Kılıç Ali aracı, çalıştırıp sürmeye başladıktan bir dakika sonra tanıdık bir koku duydu. Bu kokuyu bir yerden hatırlıyordu. İçindeki duyguları harekete geçiren bir iksiri vardı, daha önce de buna benzer bir deneyim yaşadığını hatırladı. Düşündü, kendi kendine “Acaba nerede duymuştum bu kokuyu?” diye sordu. Bir ay önce, aynı taksi durağının önünden geçerken, bir öksürük sesinden sonra almıştı bu kokuyu. Harika bir parfüm kokusuydu ama sadece bir parfüm değildi. Özel bir anlamı ve değeri vardı. Ve şimdi de aynı koku. Gözlerini kaldırdı, dikiz aynasına baktı. Aynaya yansıyan yüzü geçen gün gördüğü yüzle karşılaştırdı. Oysa kokuyu hissettiğinde çok fazla bakmamıştı o yöne, hızlıca uzaklaşmıştı, kendini kokuya ve kokunun sahibine kaptırmak istememişti. Fakat şimdi, durum farklıydı. Bu sefer koku, buram buramyayılıyordu. Kayıtsız kalması imkansızdı. Tekrar baktı dikiz aynasına, kirli sakallı ve dağınık saçlı adamı gördü. Kendisinden yaşça büyük biriydi, bu çok belli oluyordu ama yaşça büyük olsa da bir çekiciliği vardı. Olsa olsa otuzlu yaşlarında bir gençti. İkinci defa baktığında, onun da kendisine baktığını fark etti. Aynada gözleri buluştu. Adeta gözler birbirine değdi. Bir fark ediş anıydı bu. Kılıç Ali daha önce Feraye’nin varlığından haberdardı, taksi durağında hiçbir karşılık almadan bunun için çalışmaya başlamıştı ama durum, Feraye için böyle değildi. O, daha önce görüşüp konuşmadığı, herhangi bir duygu hissetmediği Kılıç Ali’yi o anda fark etti. Şoförün bakışları da parfümünün kokusu kadar etkileyiciydi. Siyah gözleri bir anafora benziyordu. Kendi karasına davet ediyordu. İçinde kaybolmayı teklif ediyordu adeta. Rasyonel ve mantıklı davranmayı adet edinen Feraye, başını iki yana salladı. “Kendine gel kızım!” dedi içinden. Yaptığının doğru olmadığını düşündü bir an. Arkadaşları da ona laf atmıştı.
- Feraye dans edecek miyiz?
Arkadaşlarının durumu fark etmesinden çekinen genç kız, onların sorusunu geçiştirerek yanıtladı.
- Tabii, tabii…
Dışarıya baktı, yolu izledi. Sonra gözünü tekrar camdan çevirirken dikiz aynasında kendisine bakmayı sürdüren Kılıç Ali’nin bakışlarını gördü. Şoför ona bakmaya devam ediyordu. Bu bakışlar, iradesini elinden alıyor gibiydi. Onu dilsiz bırakmıştı. Konuşup, kalbine söz geçirmek istedi, vazgeçirmeye çalıştı gözlerini ama kendi bedenine hakim olamıyordu artık. Kokuyla bir aynı anda gördüğü bu derin, siyah gözler zihnine yerleşmişti. Duygu dünyasını alt üst etmişti. Bir şeyler yapması, kendini bu bakışlardan uzak tutması gerekiyordu ancak bu olmuyordu. Aslında olmuyor değildi, olamıyordu. Aklı “Olmaz, olmaz…” derken kalbi, aklına isyan ederek, hiçbir şey söylemeden gözleri yönlendiriyordu. Feraye, kısa kısa bakıyordu; her baktığında Kılıç Ali’nin gözlerini yoldan daha çok kendisinin üzerinde olduğunu fark ediyordu. Bir yandan, adamın kaza yapmasından da korktu. Aldırmasa, vazgeçse, onunla ilgilenmediğini gösterse yola daha fazla konsantre olacaktı. Yalnız duygularına söz geçiremiyordu.
Taksim’e yaklaşmışlardı. Neredeyse bir iki dakika sonra meydandaki büyük otelin önünde olacaklardı. Otelin önünde inip, İstiklal Caddesi’ne geçecekler, hemen caddenin başlangıcında sayılabilecek İmam Adnan Sokak’taki bara gideceklerdi. Feraye buna sevindi, çünkü bu bakışmalar daha uzun sürmeyecekti. Böylece iradesini de duygularına teslim etmemiş olacaktı. Otelin önüne geldiler ve kızlar, neşeli neşeli indi. Kılıç Ali, yakınlardaki bir otoparka aracını park etti. Kızları gözden kaçırmamak için hızlı hızlı arkalarından gitti. Zaten onlar, hangi sokağa ve bara gideceklerini söylemişlerdi. Fiesta Bar’a girdi kızlar, Kılıç Ali de barın karşısındaki kafeye oturup onları, daha doğrusu Feraye’yibeklemeye başladı. Bu gece, bir şekilde onunla konuşacak, derdini ona anlatacaktı.
Üç kız arkadaş bara girdi. Feraye, hayatında ilk kez böyle ışıltılı ve yüksek müzik seslerinin bulunduğu bir yere gidiyordu. Bu yüzden çok heyecanlıydı. Heyecanı da yansıyordu. Anadolu’dan gelen arkadaşları, daha önce bu bara gelmişlerdi ve Feraye’nin yaşadığı heyecanı atması için ona şirinlikler yapıyorlardı. Koridoru geçip de içeri girdiklerinde, diğer arkadaşlarının oturdukları masayı gördüler. Çok büyük bir masa değildi, küçücük sandalyelere sığmaya çalışmıştı herkes. Oturdular, herkes içki söyleyince Feraye de birlikte geldiği arkadaşları gibi bira istedi. Ortaya çerezler, çıtır tavuklar, patates kızartmaları ve meyveler geldi. Feraye kocaman bardağın içindeki sarı ve köpüklü içeceği görünce daha da tedirgin oldu. Latife gibi sarhoş olmaktan çekiniyordu ama bir biradan da sarhoş olunmayacağını henüz bilmiyordu. Kızlardan biri söz aldı.
- Haydi bakalım. Kaldırın kadehleri, bardakları… Şerefe, mutlulukla, güzellikle ve sağlıkla yaşamaya…
Feraye, arkadaşları gibi yaptı ve bira bardağını kaldırdı. Zaten kolay kavrayamamıştı. Yanındaki arkadaşlarıyla bardağını tokuşturdu. Başta tereddüt etse de bir yudum almıştı ki biranın acı tadıyla dudakları titredi. Mayhoş bir erik kadar ağzının tadını kaçırmıştı. Sonra bir yudum daha denedi. Olmadı, biranın tadı hiç hoşuna gitmedi. Hemen bir dilim elma aldı, ardından muz, sonra çilek. Ağzındaki acı tadı gidermekti amacı. Tat bir türlü yok olmuyordu. Baktı olmadı, bir de meyve suyu istedi. En azından bu şekilde acı tattan kurtulabilirdi.
Arkadaşları gülüyor, eğleniyordu. Gece güzel geçiyordu. Fakat Feraye, çok mutlu değildi. Hem Eren’i düşünüyordu hem de Latife’nin serseri hayatı, orada gördüğü diğer kadınlı erkekli gruplardan dolayı gözlerinin önüne geliyordu. Onun gibi olmamak için her şeyi yapardı, bu yüzden içindeki rahatsızlığa engel olamıyordu.Doğrusu, biraz da pişman olmuştu geldiğine. Fakat arkadaşlarını kıramamıştı. En iyisi, gidene kadar eğlenebildiğim kadar eğleneyim diye düşündü. Taksideyken dans etmeyi bilip bilmediğini soran arkadaşının ısrarını kıramayarak piste çıktı. Hareketli müzikle onlar gibi dans etmeye çalıştı. Yüzüne gelen disko ışıkları, sanki mekanı parçalamıştı, mekanın parçalanması zamanı hissetmesini de önlüyordu. Yüzüne yansıyan birbirinden farklı ışıklar, arkadaşlarını seçmesini önlüyordu. Hep karşısına başkaları çıkıyordu. Arkadaşları kaybolmuştu adeta. Çok rahatsız oldu bundan. Masaya geçmenin en mantıklı davranış olacağını düşündüğü anda, birisi bağırmaya başladı. Bağıran bir erkekti. Küfrediyordu. Yanında da kırmızı elbiseli bir kadın vardı. Küfreden adam, bir başkasının yakasını tuttu. Çekiştirmeye başladı. Sonra araya başkaları girdi, kargaşa daha da arttı. Ortada anlamsız bir durum vardı.
- Sen nasıl laf atarsın sevgilime!
Adamın bu sözünün ardından bir yumruk indi ötekine. Feraye, hemen masaya geçti, arkadaşları da arkasından geldiler. Herkes korkmuştu. Koruma görevlileri de piste toplanmıştı. Birbirinden iri üç tane adam yumruk yumruğa birbirine giren iki adamı ayırmaya çalışıyor, bunların dışında alana sonradan gelen takım elbiseli başka biri de misafirleri sakinleştirmeye çalışıyordu. Feraye, çantasını aldı, ayağa kalktı.
- Ben çıkıyorum arkadaşlar. Size iyi eğlenceler.
Bu sözü söyler söylemez masadan uzaklaştı. Çıkış kapısına doğru yöneldi. Arkadaşları bir şeyler söylemek istese de onları dinlemedi. Ortam bunaltmıştı onu. Kapıdan çıkar çıkmaz derin derin nefes aldı. Hava çok soğuktu ama bu boğucu atmosferden kurtulmuştu. Gökyüzüne baktı, yıldızları gördü, az önceki sıkıntısı azaldı. Başını yere doğru eğerken karşısındaki adamın kendisine baktığını fark etti. Bu, taksisine bindiği şofördü. Anlaşılan, onları takip etmiş, bara kadar gelmişti. Çok şaşırdı, bu adamın neden böyle bir şey yaptığını, aynadan kendisine bakmasından anladı. Kendisiyle ilgilendiği belliydi. Kollarını hafifçe sıvazlayarak başını çevirecekken, adamın ona doğru yaklaştığını anladı. Feraye durumu anlamaya çalışırken bir anda
- Üşüyor musunuz? Diye bir ses duydu.
Feraye, daha tanışmadığı bir adamın kendisine bu şekilde hitap etmesine şaşırdı. Duymamış gibi yaptı, yürümeye devam etti. Arkasındaki adam, ısrarla onunla konuşmak istediğini söylemeye devam edince, bu durumda yapılacak en iyi şeyin cevap vermek olduğunu anladı.
- Buyurun, ne istediniz?
Feraye’yle o kadar çok konuşmak isteyen Kılıç Ali’nin nutku tutuldu. Ne diyeceğini bilemedi. Ama bir şey söylemeliydi, güzel bir şey, ilgilendiğini ortaya koyan bir söz…
- Özür dilerim, sizi korkuttuysam affedin. Sanırım istemediğiniz bir şey oldu. Taksiyi, yakın bir yere bıraktım. İsterseniz sizi eve götüreyim. Ne dersiniz?
Feraye, bunu yapan adamın duygularının ciddi olduğunu, gerçek bir kararla bu kadar beklemeyi tercih ettiğini anladı. Az önce barda yaşanan kargaşalık da canını sıkmıştı zaten. Kılıç Ali’nin teklifini kabul edecekti ama hemen olmamalıydı bu.
- Gerek yok, ben giderim. Sizi yolunuzdan alıkoymayayım.
Kılıç Ali, az önce söyleyemediği güzel sözü şimdi söyleyebileceğini düşündü. Biraz da kısık ve mahcup bir sesle bir şeyler geveledi.
- Benim yolum, sizin yolunuz zaten.
Feraye, adamın bu sözünü tam olarak anlayamadı, döndü, elini kulağına götürerek ve başını iki yana sallayarak anlamadığını göstermek istedi.
- Yok, benim yolum zaten taksi durağı, yani sizin yolunuz. Sorun yok.
Kılıç Ali’nin istediği ortam oluşmuştu. Genç kızla, hiç kimse yokken yalnız başına kalmıştı. Onu ürkütmeden, tedirgin etmeden konuşmalıydı. Biraz canının sıkkın olduğunu da fark etti. En azından, bunu öğrenmeye çalışarak lafa girebilirdi.
- Merakımı mazur görün lütfen. Sanki biraz canınız sıkılmış gibi. Barda bir şey mi oldu sizi üzecek?
Feraye, barda yaşananları anlattı; hayatında ilk kez geldiği barda böyle bir şeyle karşılaşmayı hiç ummadığını ekledi.
- Çok normaldir. Hep olur barlarda böyle şeyler. Ne yazık ki insanlar içki içtikten sonra ne yaptıklarını pek bilmiyorlar.
Feraye, Kılıç Ali’nin bu alemleri bilen biri olduğunu anladı. Aldırmadı, Kılıç Ali’nin taksiyi park ettiği yere doğru yürüdüler. Çok üşüdüğü belli olan Feraye’ye arka kapıyı açan Kılıç Ali, aracı sürmeye başladı. Sohbete araçta da devam etti.
- Diğer arkadaşlarınız… Onlar, barda kaldı herhalde. Gelselerdi onları da bırakırdık.
- Hiç sormadım gelip gelmeyeceklerini. Bu olayın ardından hemen çıktım. Daha fazla duramazdım. Yoksa boğulurdum.
Bu son cümle, Kılıç Ali’yi düşündürdü. Bu kız neden, böylesi, her yerde rastlanabilecek bir olaydan dolayı boğuluyordu. Bir derdi vardı ve bu derdini kimselere anlatamıyordu. Deşmek istemedi, onun sıkıntısının nedeninin annesi olduğunu biliyordu zaten.
- Şey, üşüdünüz. İsterseniz size bir salep ısmarlayayım. İyi gelir.
Feraye, reddetmek istese de aynı kokuyu yeniden duyunca şöyle bir düşündü. Koku, yine kendine çekmeye başlamıştı. Bakışları da artık kaçamak değildi, Kılıç Ali doğrudan ve hiç çekinmeden bakıyordu dikiz aynasından. Kabul etse miydi, etmese miydi? Etse kardeşine geç kalacaktı, etmese bu adamı tanıma fırsatı elinden kaçıp gidecekti.
- Bilmem ki…
- Yok, yanlış anlamayın. Kış gününde salep çok iyi olur. Biraz da konuşuruz.
Kılıç Ali, daha rahattı. Az önceki rahatsızlığı yok olmuştu adeta. Bu teklifi yaparken karşısındaki kızın kendisine kayıtsız kalamayacağını da biliyordu biraz da olsa. Bunun bilincinde olarak yaptı teklifini. Fakat dünya hali, bir ihtimal karşı da çıkabilir diye düşünmedi değil. Kabul ederse nasıl mutlu olacaktı, nasıl sevinecekti.
Feraye’ye teklif sıcak geldi aslında ama hemen böyle, bir anda, daha önce tanımadığı bir erkeğin yaptığı bu teklifi kabul etmek de çok garip olacaktı. Kabul etmese miydi acaba? Kardeşi de tek başına duruyordu odada, Eren böyle yalnız başına beklerken, kendisinin bir erkekle birlikte salep içmesi ne kadar doğruydu. O anda aynı kokuyu yine duydu. Derinden derinden gelen bu koku, genç kızı sarıp sarmaladı, kendine çekti, adeta zihnine girip duygularını ele geçirmeye başladı. Bir parfüm kokusunun bu denli çekici olmasına şaşırıyordu bir yandan, duygularını etkilemesinden hoşlanmıyordu. Yeniden Eren geldi aklına, Kılıç Ali’nin İlhan’a benzemesinden, aralarındaki ilişkinin Latife’yle İlhan arasındaki ilişkiye benzemesinden ürktü. Bu, çok kötü olurdu, Latife’nin kaderini yaşamak istemiyordu, onun gibi sorumsuz, lakayt, merhametsiz ve sevgisiz bir kadın olarak hayatını sürdürmekten korkuyordu. Kokunun geldiği Kılıç Ali’ye baktı o anda, onun sağ yanağını gördü. Esmer yanağı parlıyordu, o parlaklık güven veriyordu Feraye’ye. Sakallarının biçimi de çok güzeldi, onun yakışıklılığını artırıyordu. Arada kaldı, içinde bir kıvılcım var gibiydi ama bir yandan da rasyonel düşününce, kardeşine yetişmeliydi. Eren’e yemeklerini hazırladığını, ne yapması gerektiğini tembih ettiğini hatırladı. Uslu ve kendisine verilen görevleri yapan bir çocuk olan Eren’in uykusu geldiğinde gece lambasını yakıp uyuyabileceğini düşündü. Bunun üzerine kararını verdi.
- Tamam, belki yarım saat…
Bu cevabı verdiğinde yüzü kızardı, utandığını Kılıç Ali görmedi. Kararını açıkladıktan sonra pişman olup olmadığını sordu kendine, yeniden o egzotik kokunun geldiği Ali’ye baktı. “Hayır, neden pişman olayım ki?” diye geçirdi içinden. Pişman olunacak bir şey yoktu ortada, nasıl olsa masum bir teklifti, salep içeceklerdi sadece.
Florya sahile geldiler, mevsim kış olduğu için sahil bomboştu. Aracı otopark arama telaşına kapılmadan bir sokak arasına park etti Kılıç Ali. Aylardır, görmek ve konuşmak istediği kız yanındaydı. Onunla birlikteyürüyecekti az sonra. Belki ona dokunabilecekti, yüzüne doya doya bakabilecekti, simsiyah saçlarının karasında kaybolacaktı. Kapıyı açtı Feraye’ye, genç kız sakin sakin indi. Ayaklarını dışarı çıkarışı, sonra kapının kolunu tutuşu, çantasını omzuna alışı Kılıç Ali’nin o kadar çok hoşuna gitmişti ki bugünü dünyada en mutlu olduğu gün ilan etti. Sadece amacına ulaşmamıştı, aynı zamanda hayranı olduğu kadınla bir arada olacaktı.
Yürümeye başladılar. Hava çok soğuktu, kar ara sıra minik minik serpiyordu. İnsanın içine işleyen bir soğuktu. Fakat Kılıç Ali, bu soğuğa rağmen üşümüyordu. İçi sıcacıktı, kaynayan bir alev vardı göğsünde. Her an göğüs kafesini yarıp çıkacak gibiydi bu ateş.
- Üşüyorsun, ceketimi al istersen.
Feraye, gerçekten çok üşüdüğü için ellerini ovuşturmaya başlamıştı.Kaşmir erkek montunu üzerine alıp almama konusunda tereddüt etti. Ne de olsa başkasına aitti ve o, başkasına ait bir eşyayı üzerine almak istemezdi.
- Siz üşürsünüz.
Kılıç Ali, cevap vermeden montunu çıkarıp genç kızın omuzlarına attı. Ardından kaşkolunu da boynuna sardı. Feraye, Kılıç Ali’nin kokusunu daha yakından duydu böylece. Gözlerini kapattı, kokunun verdiği dinginlikle mest oldu. Başka bir alemde gibi hissetti kendini. İki kolunu göğsünde birleştirdi, sanki montun sahibi kendisine sarılıyordu. Hemen kendine geldi. “Feraye dur, bekle. Sıradan bir mont.” diyerek içinde bulunduğu ruh durumundan kurtulmak istedi.
Yavaş adımlarla yürüyorlardı. Soğuk olsa da önemsemiyorlardı. Kılıç Ali, konuyu bardaki olaya getirmek istedi. Çünkü onun hakkında bildiği ve konuşabilecekleri en yakın konu buydu. Oradan yola çıkarak belki başka konular konuşabilirlerdi.
- Nasıl oldu bardaki olay.
- Çok hoşuma gitmedi zaten. Güzel bir yerdir diye gittim ama ilk andan itibaren sıkılmaya başladım. Arkadaşlarım daha önce gitmişler. Fiesta da Fiestadiye konuşup duruyorlardı. Neyse. Kalkmayı düşünmüştüm. Bu olay bahane oldu. Sarhoş olan biri, bir başkasının sevgilisine… Laf falan atmış herhalde. Pist darmadağın oldu. Oldum olası kargaşalıkları sevmem. Bu olayı görünce, ani bir karar… Çıktım dışarı.
- İçki abartıldığında, keyif almak için değil de saçmalamak için içildiğinde böyle oluyor. Ne yaptığını bilmiyor insanlar.
- İyi ki çıkmışım.
Bu sözü söylediğinde Kılıç Ali’nin yüzüne baktı, onun tatlı gülümsemesini gördü. Söylediği bu sözün yanlış anlaşılmasından korktu. Kılıç Ali’nin, sanki çıktığında, onu gördüğüne sevindiğini düşünmesi, yanlış anlaşılmaya neden olacaktı.
- Yani o ortamdan kurtuldum anlamında…
Bu sözle toparlamaya çalıştı. O toparlamaya çalıştıkça Ali, biraz daha muzip bir şekilde güldü. Sonra kızın utandığını fark ederek başını denize doğru çevirdi.
- İsterseniz şu kafeye geçelim. Açık gibi. Işıklar soluk ama…
- Tamam, olur. Salep fena olmaz.
Biraz daha hızlandılar. Kafeye yaklaştıklarında Kılıç Ali, kapıyı açtı, Feraye içeri girerken sırtına, sanki yolu gösteriyormuş gibi dokundu. O anda içi titredi. Kendinden geçti. Daha önceki tecrübelerinin hiçbirinde böyle bir duygu yaşamamıştı. Feraye sırtında bir el hissetse de olağan karşıladı, Kılıç Ali’nin yaşadığı hislerin farkında değildi. Bir iki adım attıktan sonra durdu, Ali’nin yanına gelmesini bekledi.
- Bu arada, biz salep içmeye geldik ama isminizi bilmiyorum.
- Ali. Kılıç Ali de derler. Siz de Feraye’ydiniz.
Feraye, adının Kılıç Ali tarafından bilinmesine şaşırdı. Şöyle bir baktı kafasını geriye çekerek.
- Takside arkadaşlarınızla konuşurken işittim.
Aslında daha önce öğrenmişti Feraye’nin adını. Takside de duymasına rağmen, bunu söyleyemezdi. Feraye, adının takside öğrenildiğini duyunca önceki şaşkınlığı attı üzerinden. Denize bakan bir masaya doğru yürümeye başladılar.
- Feraye “ay ışığı” demek. Öyle biliyorum. Doğru mu?
- Evet, doğru. Ay ışığı anlamına geliyor. Babam koymuş bu ismi.
Kılıç Ali, onun “babam” derken dudaklarının titrediğini fark etti. Babasıyla ilgili bazı şeyler duymuştu ama o, konuyu derinleştirmeden bunlar hakkında konuşamazdı.
- Çok güzelmiş hakikaten. Ay ışığı… Yüzünüz ay gibi parlıyor.
Bu iltifatı yaparken çekinen Kılıç Ali, duygularının içinde kalmasına izin veremezdi. Genç kız, bu iltifat karşısında sanki kendisine özel ve önemli bir söz söylenmemiş gibi konuşmasını sürdürdü.
- Garson geliyor.
- Bize iki salep. Bir de kurabiye tabağı alalım.
Az sonra salep geldi, fincanı iki elinin arasına alan Feraye’nin incecik parmaklarını gören Kılıç Ali, bu kadar düzgün parmakları daha önce görmediğini düşündü. Feraye, fincanın sıcaklığıyla ısınıyordu. Kurabiyeyi ağzına götürürken de aynı nezaketi ve inceliği gördü. Sanki Feraye, küçük yaşlardan itibaren özel bir eğitime tabi tutulmuş, ne yapacağını, nasıl davranacağını çok iyi bilen bir hanımefendi gibiydi. Kurabiyenin kalan kısmını tabağa koyarken, sanki kurabiyeyi incitmek istemiyor gibiydi. Elindeki varlığın değerini bilen insanlar nasıl hassas davranırsa Feraye de öyle davranıyordu. Kılıç Ali, bundan çok etkilendi. Onu daha fazla izlemek, zihnine daha fazla kazımak, zamanını onunla daha doldurmak istiyordu.
- Sanırım üniversitede okuyorsunuz.
- Ha, evet. İstanbul Üniversitesi. Biyoloji bölümündeyim. İkinci sınıfa geçtim. Bardakiler de sınıftan kızlar. Hep birlikte, derslerin stresini bu ara dönemde atalım dedik de…
Kılıç Ali’nin karşısında ne yaptığını bilen bir genç kız vardı. Bunu fark etmişti, onun her sözü ve tavrı, olgunluğunu yansıtıyordu. Müziğe benzettiği sesini daha fazla duyabilmek için onu konuşturmaya devam etti.
- Okul bitince öğretmen mi olacaksın?
- Bu imkan var ama ben daha çok biyolog olarak bir firmada çalışmak istiyorum. Sağlık alanında çalışan firmalar, biyolog çalıştırıyor. Belki ileride yüksek lisans ve doktora da yaparım. Ama bitirir bitirmez değil.
- Neden? Aslında olabilir.
- Yıllardan beri okuyorum, biraz dinlenmek hakkım. Hemen, okul biter bitmez başlarsam yüksek lisans eğitimine bıkarım. Çok yoruldum şu hayatta.
Bu sözü söylediğinde, özel hayatıyla ilgili bir sır vermiş gibi hissetti kendini. Pişman oldu. Neden yeni tanıştığı bir insan hayattan çok yorulduğunu söylemişti ki? bunun arkasından ya bir soru sorsa, neden yorulduğunu merak ettiğini ifade etse…
- Dersler çok yorucu. Bölüm zor. Lisede çok çalıştım. O yüzden yoruldum. İş hayatına hemen girmek benim için en iyisi.
Feraye, biraz da olsa sözlerini toparladığını düşündü. Konuşurken ister istemez, anlattıklarını yaşamıyla ilişkilendiriyordu. Bu, bilinçdışı olarak geliyordu ona. Fakat mümkün olduğu kadar kendinden söz etmemeliydi. Özel hayatını, bilhassa anne ve babasını anlatmamalıydı. Bunu kimsenin bilmesine gerek yoktu. Kaldı ki şimdiye kadar, çok samimi olduğu, okulda hep birlikte vakit geçirdiği taksiye binen arkadaşlarına bile yaşadıklarına dair herhangi bir şey anlatmamıştı. Zira bundan çok hoşlanmıyordu. İnsanların zayıf noktalarını bilmesini, özellikle de Latife’yle ilgili gerçekleri öğrenmesini istemiyordu.
- Siz, siz yeni başladınız herhalde durakta. Daha önce hiç görmedim.
Feraye, öksürüğü işittiği ve kokuyu duyduğu anı unutmuştu. Kılıç Ali bir an, hatırlatmak istedi ama bunun kabalık olabileceğini düşünerek vazgeçti.
- Birkaç aydır çalışıyorum. Gece nöbeti bende. Gündüzleri başka arkadaşlar var.
- Belki de bu yüzden hiç görmedim sizi.
- Bunun içindir.
Feraye, Kılıç Ali “gece çalışıyorum” deyince geçen ay taksi durağının önünden geçerken Kılıç Ali’yi gördüğünü kokusunu duyduğunu hatırladı. Demin yalan söylediğinin düşünülmesinden korktu. Kokuyu hatırlayınca o geceyle ilgili konuştu.
- Pardon… Sanki geçen gece sizi gördüm gibi. Bu koku, yani şu montunuzdaki ve kaşkolunuzdakikoku hiç yabancı gelmedi de…
- Okuldan geliyordunuz sanırım. Belki o zaman görmüşsünüzdür.
Görmüştü. O zaman Kılıç Ali ilk kez dikkatini çekmişti. Eğer bu konuyu daha fazla deşerse karşısındaki adamın, duygusal bir şeyler hissettiğini düşünmesi kaçınılmaz bir durum olacaktı. Konuyu değiştirmek için yorgunluktan bahsetti. Derslerin verdiği yorgunluk, gerçekten çok fazla bunaltıyordu genç kızı.
- Okul, çok yorucu. Laboratuvar falan derken…
Kılıç Ali onun sözünü kesti ve genç kızın anlamını daha sonra öğreneceği şu cümleleri kurdu.
- İnsan, kalbinde yorulmamayı öğrensin. Hem kendi kalbinde hem de yaşamak istediğin kalpte… Ait olduğun yerde var olur sevgi. Hiç bilmediğin şehri özgürce gezmek ister insan, korkmadan tereddüt etmeden… Hatta yorulmadan…
Feraye cümlelerin sakinliğinde kendisini görmüştü. Gözlerini Kılıç aliye doğru çevirdi.
-Yorulmakta sevgiye dahil değil midir? Sevgi, yorgunluğun arkadaşıdır. Kimi zaman sıkılırsın kimi zaman yorgunlu da seversin. Kalpte yorulmazsan, sevgiyi de büyütemezsin. Ait olup olmadığını da yorulmadan anlayamazsın.
Genç kız bu duygusal cümlelerikurarken nedenini anlayamadı.Sessizliğe büründüler. Birbirlerine baktılar. Feraye, Kılıç Ali’nin cümlesinde yaşadığı hayatı gördü. Gözlerinin önünden geçti tüm yorgunlukları. Sıkıntıları, badireleri, ters yönden esen rüzgarları… Aslında Kılıç Ali için de aynı durum geçerliydi. O da Feraye’nin vermiş olduğu cevapta hem bu sözleri söyleyen hem de söylediklerinden etkilenen kişi olarak sevgisizliği, sevememeyi, elindekilerle avunmanın ne olduğunu yaşadığı olaylar bağlamında gördü.
Saatin geç olduğunu, on ikiyi geçtiğini düşünen Feraye kalktı, arkasından da Kılıç Ali kalktı. Kılıç Ali kasaya gidip ödemeyi yaptı, oradan kapıya doğru yöneldiler. Gelirken yavaş girmişlerdi kafeye ama bu sefer daha hızlı çıktılar. Bunun nedeni Feraye’nin kardeşini merak etmesiydi. Aracın bulunduğu yöne doğru yürümeye başladılar.
Kılıç Ali, montu ve kaşkolu almayan Feraye’nin üşüdüğünü fark edip, henüz giymediği bu eşyaları ona verdi. Bu sefer, bizzat kendisi omuzlarına koydu montu. Feraye, hemen önündeydi, yanı başında duruyordu, ona tekrar dokunabilirdi. Çekindi, dikkat ederek montu omzuna koyuyordu ki Feraye’nin sola dönmesiyle birlikte omzuna dokunmuş oldu. Yüz yüze geldiler. Birbirlerine derin derin baktılar. Feraye, yanlış anlaşılmamak için hemen önüne baktı ve yürümeye başladı.
Arabaya bindiler, yol boyunca sohbet ettiler. Genç kız, barda olumsuz şeyler yaşasa da bu sohbetin kendisini dinlendirdiğini fark etti. Özellikle karşı cinsten biriyle sohbet etmenin, kızlarla yaptığı sohbetlerden daha güzel ve etkileyici olduğunu anladı. Hiç tanımadığı bir insanla, bir saat geçirebilmesine şaşırmıştı ama bir yandan da onun nazik ve kibar davranışlarından etkilenmişti.
Yol boyunca mahalleden konuştular. Kılıç Ali, taksi durağının patronu Ahmet’ten, yeni tanıştığı esnaflardan ve takside çalışan diğer kişilerden söz etti. Latife ve İlhan’ı, daha önce bir yere götürdüğünü söyleyecekti ki bir anda tuttu kendini. Henüz bunları konuşmanın zamanı olmadığını anladı. Durağa geldiler, aracı park etti. Ücreti soran Feraye’ye manidar bir bakışla cevap verdi.
- Aşk olsun! Ne parası.
“Aşk olsun!” sözünü laf olsun diye söylememişti Kılıç Ali. Gerçekten de aşk olmasını istediği için söylemişti. Feraye, ısrar etmedi çünkü Ali’nin, aralarında yeni kurulan arkadaşlığa dayalı olarak para almayacağını fark etmişti. Teşekkür ederek ayrıldı.
- Sağ olun. Benim evim şurada zaten. Siz üşümeyin, içeri girin lütfen.
Bunu, eve nasıl girdiğinin bilinmesini istemediği için söylemişti. Durumu anlayan Kılıç Ali, Feraye’nin elini sıktıktan sonra içeri geçti. Fakat mont ve kaşkol hala Feraye’deydi. Sekiz on adım ilerleyen Feraye, montu hatırladı. Geri dönüp, hoş bir gülüşle montu verdi.
- Kusura bakmayın. Unutmuşum.
Kılıç Ali, durağa girdi. Görülmeyecek şekilde Feraye’yiizledi. Onun, odasına çıkarken merdivenleri kullandığını gördü. Neden, bu şekilde girdiğini düşünürken genç kız gözden kayboldu.
Feraye odasına girdi, kardeşine baktı. Yavrucak, öylece yatmıştı yerde, yatağına girmemişti. Kardeşine bakınca içi acıdı. Onun bu haline çok üzüldü. Bir miktar pişman oldu geciktiğine. Kardeşinin bu haline baktığında, annesizliğin daha doğrusu var olsa bile ilgilenemeyen bir annenin verdiği hasarı düşündü. Hem babasızdılar hem de annesiz… Kardeşine sadece abla olmaya çalışmıyordu, aynı zamanda ona ebeveynlik de yapmaya çalışıyordu. Yaşadıkları hayatın dramatik olduğunu düşünen Feraye, bu gece güzel başlamasa da sonrası güzel olan deneyimlerini düşündü. Daha önce yaşamadığı bir sıcaklığı hem bedeniyle hem de ruhuyla yaşamıştı. Çok özel ve önemli bir geceydi. Hayatının belki de en güzel gecelerinden biriydi. “Acaba aşk mı bunun adı?” diye aklından geçirmişti ki “Yok, yok… Değil. Ne aşkı? Okulum var, kardeşim var…” Hemen kovdu bu düşünceleri. Duygusallığa meydan vermemeliydi. Duygusallığı hayatından uzak tutmalıydı ama bu, o kadar kolay değildi ki. İnsanın kapısını ne zaman çalacağı belli olmuyordu bu tür duygular. Geldi mi kapı bacı dinlemeden gönlüne giriveriyordu insanın. Belki de Feraye için de böyle olmuştu. Fakat genç kız, kendini tutmanın, sakin ve tedbirli olmanın, öyle suyun akışına kendini bırakmamamın en iyisi olduğuna karar verip kardeşini yerden kaldırmaya çalıştı. Küçücük çocuğu, onu incitmeden, uyandırmadan kaldırıp uykusunu bölmemeliydi. Kucağına aldı yavaşça ama tam o anda Eren, ablasına “anne” diyerek sarıldı. Feraye, gözyaşlarını tutamadı, ağlamaya başladı. Bir yandan da ağladığının görülmesini istemiyordu. Kardeşi bundan etkilenebilirdi. Kim bilir küçük çocuk annesini ne kadar özlemişti, ona “anne” diyebilmeyi ne kadar istiyordu?
- Benim kuzum, benim, ablan.
- Abla acıktım.
Bu söz, Eren’in kendisi için hazırlanan yemekleri yemediğini gösteriyordu. Feraye, kardeşine hızlıca bir şeyler yedirip yatırdı.