Balo salonu;
ortam sahte kahkahalar, pahalı viski kokusu, gösterişli kıyafetler ve klasik müzikten ibaretti. İçeri girdiğim an duyduğum fısıldaşmalar ve kaçırılan bakışlar umurumda bile değildi. Benim aradığım tek bir kişi vardı.
İşte o an... Onu gördüm. Benjamin... Lanet olsun. Üzerinde resmen benim tamamen zıttım olan bembeyaz bir takım elbiseyle salonun ortasında, buraya ait değilmiş gibi gözüküyordu.
O kumral saçları ve ela gözleri, takım elbisesiyle birlikte resmen parlıyordu. Ama bir tek ben biliyordum: Bu beyaz elbiseyi bu gece kana bulamadan gitmeyecekti.
Bakışlarım resmen bir avcı gibi, sırıtarak ortamı tarıyordu. Kusursuz duruşu ve kusursuz fiziği... Siktir, en son gördüğüm gibi. Yine tek kelimeyle... Bir an bakışları bana döndü. Gözlerimiz kenetlendi. Yüzündeki gülümseme bir anlık silindi ve yerini tekinsiz bir sırıtışa bıraktı.
Elinde tuttuğu viski kadehinin içindeki buzları sallıyordu. Ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Bir an kalbimin normalden hızlı çarptığını hissettim. Bu korkudan değildi. Asla değildi. Neden heyecandan da değildi; başka bir sebepten böyleydi.
Bana doğru yürüdüğünde yerimden kıpırdamadım ve yüzüme soğuk mermer maskemi yerleştirdim. Yüzümde tek bir mimik, tek bir duygu kırıntısı yoktu. Sonunda aramızdaki mesafe bir adım kalana kadar geldi ve durdu.
Boy farkımız yüzünden başını hafifçe kaldırmak zorunda kaldı (bu hareketini seviyordum). Viski kadehini dudaklarına götürüp küçük bir yudum aldı ve dudaklarını yaladı. Hah... Lanet olası o dudaklar. Bunu resmen bilerek yapıyordu, eminim.
Kaslarım gerildi ama istifimi bozmadım. Aramızdaki tekinsiz sessizliği Benjamin bozdu; sesi sahte bir nezaketle doluydu.
"Hanterson! Seni yeniden görmek ne hoş. Buralara gelmeyeli uzun zaman oldu, değil mi?"
Gözümü kısıp yüzünü inceledim, hiçbir samimiyet yoktu. Sesim normalden daha boğuk çıktı:
"Benim için aynısını söyleyemem Voss. Senin o piç yüzünü görmek hayatımın en pis kısmı."
Benjamin abartılı bir kahkaha attı, sahte gözyaşlarını siliyormuş gibi yaptı ve bir anda elini omzuma attı. O an kaskatı kesildim. Yaklaştı; dudakları kulaklarıma değene kadar... Kahkahası bir anda soldu, yerini o bildiğim gerçek
Benjamin'in sinsi piç hali aldı:
"Beni özlediğini biliyorum Arthur~ Gözün sadece beni aradı, değil mi? Çünkü biliyorsun... Bu siktiğimin balosunda ihtiyacın olan kişi yalnız benim..."
Yavaşça geri çekildi, viskisinden bir yudum alıp bana göz kırptı. Yumruklarımı sıktım. Derin nefes alıp kendimi kontrol altına almaya çalıştım. Büyük bir adımla aramızdaki mesafeyi sıfırladım. Göğsümün göğsüne değmesine çok az kalmıştı.
Başımı eğip ona baktım, alayla sırıtarak karşılık verdim:
"İhtiyaç... Belki de haklısındır. Sana ihtiyacım var; elimi kana bulamam için."
Benjamin gerilmedi, geri adım atmadı bile. Sadece başını kaldırıp bana piç piç bakmaya devam etti, kıkırdayarak cevap verdi:
"Beni öldürmeyeceğini ikimiz de biliyoruz."
-"Bu kadar emin olma."
"Hadi ama Arthur. Yalan konuşmakta bile bok gibisin."
-"Benimle düzgün konuş Voss. Karşında duran kişi bulunduğun şehrin sahibi."
Benjamin alayla elini, konuşmamı taklit edercesine açıp kapadı. Dudak büzüp sırıtarak bana dik dik baktı.
"Çok da sikimdeydi ya. Ee? Ne yapacaksın? Beni herkesin ortasında gebertecek misin? Hadi gebert. Eğer korkuyorsan o başka."
Başıma kaynar su dökülmüş gibi hissettim resmen. Bu adam resmen "gel beni gebert" diyor. Bunu memnuniyetle yapardım ama... Bir anda yakasını tutup onu kendime çektim. Yüzlerimiz arasındaki mesafe kapanmıştı, yüzüne doğru yaklaşıp tısladım:
"Sabrımı zorlama Benjamin, seni son kez uyarıyorum."
Boşta kalan elim belime giderken Benjamin'in gülüşü silinir, yerine tekinsiz bir ciddiyet alır. Bu yüz halinin tek bir anlamı vardı: Yine sinsilik peşindeydi. En tehlikeli hali buydu bence; sırıtmadığı, kahkaha atmadığı ve ciddi olduğu anlar.
Elini uzatıp yakasını tuttuğum elimin üzerine koydu ve bileğimi tuttu. Öyle bir sıktı ki bileğimin kemiği yerinden oynadı sanki. Acı beynime vuruyordu ama geri adım atmadım. Yüzümdeki kasları zorlayarak acıdığını hissettirmedim.
"Sabrını zorlarsam ne olur?"
-"Görmek ister misin?"
"Seve seve."
-"Seni siktik orospu çocuğu."
"Evet, öyleyim."
-"İlk kez bir şeyde hemfikiriz."
Sonunda kolumu bırakır ve viskisini kafasına diker. O an bakışlarım hareket eden adem elmasındaydı. Kadehi gelen garsonun tepsisine resmen fırlatırcasına bıraktıktan sonra sırıtmaya devam etti.
O sırada salonda hareketlenme olur. Müzisyenler kısık şarkıları bırakıp meşhur Sway şarkısını çalmaya başladıklarında, insanlar partnerleriyle devasa avizenin altında dönmeye ve kusursuzca dans etmeye başlarlar. Benjamin çenesini sıvazlayarak insanlara bakıyordu. Sırıtarak bana döndü:
"Dans bilir misin?"
-"Eh, yani."
"Hmmm, güzel."
Gözümü kısıp ona baktım. Yine ne düşünüyor o mal kafasıyla? Bir anda önümde eğildi; bir eli arkasında, bir elini bana uzattı. Abartılı, tiyatral bir şekilde hem de! Bu piç resmen benimle taşak geçiyor. O lanet olası mükemmel Fransızcasıyla konuşur:
"Me feriez-vous l'honneur de cette danse ?"(Bana bu dansi lütf edermisin diyor sanırım neyse fransızcam bu kadar yetiyor)
Bir an duraksadım, göz bebeklerim büyüdü, sonra gözlerim hızla kısıldı. Aşırı sinsi bir hamleydi bu. Madem oyun oynamak istiyor, oynayalım bakalım. Sırıtarak hafif eğilip elini tuttum:
-"Memnuniyetle."
Birlikte dans pistinin tam ortasına geçtik. Elimi onun beline yerleştirdim ama öyle böyle değil; kemiklerini sızlatacak sertlikte. O da geri kalmıyordu tabii. Omzumu öyle bir sıkıyordu ki... Hem de o lanet geçen yıl mermiyle vurduğu omzumu.
Piç... Bilerek yapıyor. Başını kaldırıp gözlerime delici bakışlarıyla baktı. Ben de karşılık verdim tabii. Kendi eksenimizde dönüyorduk. Adımlarımız, hareketlerimiz kusursuz bir şekilde senkronize olmuştu sanki. Ama bu bir dans değil, bir savaştı. Kenardan mükemmel dans eden partnerler gibi görünebilirdik ama mengene gibi sıkan ellerin acısını tek biz hissediyorduk.
"Gerginsin, Arthur."
-"Değilim."
"Öylesin. Bir yalan ustasına yalan söyleyemezssin."
-"Hah, belki sadece tetikteyimdir."
"Niye tetiktesin? Sana bir şey yapacağımı mı sandın?"
-"Niye olmasın? Bir kez denemiştin."
Çenemle sıktığı omzumu işaret ederim. Kıkırdayarak başını salladı:
"İsteseydim seni tek hamlede öldürürdüm."
-"Neden yapmadın o halde?"
Birkaç saniye cevap vermedi, sırıtışı hafif silinir ama izleri hala orada. Omuz silker, sanki havadan sudan konuşuyormuşuz gibi:
"Belki de geberirsen eğlencemin kalmayacağını düşünmüşümdür, ne var bunda?"
-"Ben senin eğlence oyuncağın değilim, amına koyayım."
"Yoo, bal gibi de öylesin. Neden buraya geldim sanıyorsun? Babamı da gönderebilirdim."
Dişimi sıkarım. Çenem ağrıyor resmen. Belindeki elimi biraz daha sertleştiririm. Etrafımızda dönerken sertçe onu döndürüp göğsüme bastırırım. Bir anlık nefesi kesilir, gözleri büyür ama istifini bozmadı. Dudaklarımı kulağına yaklaştırırım, bilerek nefesimi üfleyerek konuşurum:
-"Bana bak sürtük. Burası senin oyun alanın değil, duyuyor musun beni? Ve ben de senin oyun arkadaşın değilim."
Bir anlık titrediğini gördüm. Huylanmış gibiydi çünkü dudağını ısırıyordu; göğsümün üzerinden kalbinin hızlı atışlarını hissetmiştim bile. Biraz duraksadıktan sonra konuşur. Sesinde çok küçük bir kırılma vardı, ya da ben öyle hissettim:
"Oyun arkadaşım olmanı istemiyorum ki zaten... Heh, sadece ayak bağı olma yeter."
Duraksadım, o an gözlerim kısıldı:
-"Ayak bağı mı? Ne planlıyorsun yine o pis aklınla?"
Başıyla bana arkadaki lacivert takımlı, 40'lı yaşlarında gümüş saçlı adamı işaret eder:
"Babam gitmişken 'biraz avlan' dedi."
-"Thomson'la ne işin olabilir ki?"
"Geçen ay limanımıza pusu kurmuştu. 2 milyona yakın zararımız oldu. Babamın onunla bayağı şahsi meselesi var anlayacağın."
Sırıtırım. Demek küçük köpek o beyaz takımını kirletmeden çıkmayacak... Tam da tahmin ettiğim gibi.
-"Demek öyle... Şahsi meseleler. Ama o sik kafan bir şeyi unutuyor."
Duraksayıp ciddi ama şaşkın bir şekilde bana bakar:
"Neyi?"
Dans bittiğinde onu bırakmadım. Belinden tutarak salonun en kuytu köşesine sürükledim. Köşeye çekildiğimizde ona dik dik baktım:
-"Baloda Thomson'ın yakın olduğu mafyalar da var. Ona bir şey yaparsan ortalık karışır, seni buradan sağ çıkarmazlar."
"Sen neden endişeleniyorsun ki?"
Göz devirmemek için zor duruyordum. Kollarımı kavuşturdum:
-"Seni bir avuç moruk tarafından gebertilmeni istemiyorum... Seni gebertmek benim işim, anladın mı? O lütuf sadece ama sadece bana ait."
Bir elini beline koyup sinir bozucu sırıtışıyla bana bakar:
"Böyle konuşunca seksi gözüküyorsun."
Donup kaldım, gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hızla yakasını tutup duvara çarptım onu. Elleri ihtiyari olarak bileklerime gider:
-"O ağzını kapalı tut Benjamin. Siktiğimin ağzını öyle bir hale getiririm ki konuşmaya hasret kalırsın, duydun mu beni?"
Alaycı şekilde ellerini teslim olmuş gibi kaldırır:
"Tamam... Tamam, bırak beni sikik, haha..."
Sertçe itip geri çekildim. Ensemin hafif yandığını hissediyordum. Sikeyim...
Bakışları Thomson'a kayar, dudağını yalar:
"Bu gece ne olacağı sikimde değil, o adam benim."
Ellerimi cebime attım, ona dik dik bakmaya devam ettim:
-"Tam bir salaksın."
"Biliyorum."
-"Bu riski almaya değer mi sence?"
"Boka batarsam yardım edersin."
-"Rüyanda belki. En fazla guzelce gebertmelerine yardım ederdim."
Kıkırdamaya başladı, omuz silkerek yanımdan geçti:
"Göreceğiz~"
Devam edecek...