Koca balo salonundayız. Herkes belinde silahıyla kahkahalar atıyor; bu aptal Benjamin köpek gibi birini gözüne kestirmiş, "Adam benim," diyor resmen. Neden bu kadar inatçı ki?!
Köşede durmuş onu izliyordum. Thomson'a yaklaşmış; o manipülatif bakışları ve konuşmasıyla adamı resmen rehin almış. Sanki aralarında savaşlar olmamış gibi o kadar sahteydiler ki... Eh, işte ne yaparsın, böyle ortamlarda düşman olduğunu bile hissettirmiyorsun.
Thomson'un pis kahkahaları yankılanırken gergin şekilde ikisini izliyordum. Gelen garsonun tepsisinden bir kadeh viski alıp dudaklarıma götürdüm. O sırada Benjamin ve Thomson'un birlikte teras katına çıkmak için hareketlendiklerini gördüğümde, gözümü kısıp peşlerinden baktım.
İşte oyun başlamıştı. Adım gibi eminim; terasa çıktıkları an onun işini orada bitirecekti. Aptal adam hiçbir şeyden habersiz gülerek Benjamin'e bakıyor, gümüş saçlarını geriye atıyordu. Peşlerinden gitmedim; gidersen şüphe çekerdim. Bu adam neden bu kadar... salak? Balodan zamanında çıkmazsa Thomson'un yokluğunu anlayacakları an şüphelenecekleri ilk kişi Benjamin olacaktı. Hiç stratejisi yok bu adamın, hiç yok!
Dakikalar geçiyor, terastan çıt bile çıkmıyordu. Dakikalar büyüdüğünde huzursuzca kadehimle oynamaya başladım. Saatime baktığımda tam 20 dakika geçmişti. Bu niye oyalanıyor?!
Bekleyemezdim. Hızlı adımlarla (ama gerginliğimi belli etmeyecek şekilde) yürümeye ve teras merdivenlerine çıkmaya başladım. Her basamakta daha da geriliyordum. Refleks olarak elim belimdeki silaha gider.
Teras katında ortalıkta kimsecikler yoktu. Biraz daha derinlere yürüdüğümde keskin metalik koku genzimi yaktı. Kan... hem de çok yoğun. Ay ışığının hafif ışıklandırdığı kısma geldiğimde yerde kan gölünün içinde yatan Thomson'u görürüm, yan başında da köşede üstünü temizlemeye çalışan Benjamin. Thomson'un lacivert gömleği tamamen kan olmuş, göğüs kafesine tam 6 tane bıçak darbesi geçirilmiş... Vahşice.
Silahımı belime takıp Benjamin'e doğru yürürüm, sert bir tonla:
-"Ne yaptığını düşünüyorsun sen?! Üstünün haline bak, beyaz takım elbise giymiş, bir de üstüne adam öldürüyorsun. Sen salak mısın?!"
Benjamin gözünü kısıp bana bakar, bıçağını Thomson'un gömleğine silip yerine takarken konuşur:
"Biraz zorluk çıkardı o kadar. Yoksa dikkatliyimdir."
-"Nah dikkatlisindir! Buraya biri geldiğinde ve bunu gördüğünde ortam kaosa dönecek. Ve suçlu da şu an tüm izleri madalya gibi taşıyor!"
"Biliyorum, biliyorum! Gelme lan üstüme! Ne bileydim böyle olacak? Adamın da silahı varmış, onunla boğuşana kadar... Olanlar oldu işte."
Bir anlık duraksadım, gözlerinde ilk kez gerçek gerginlik gördüm. Dişimi sıkıp derin nefes aldım, etrafa bir bakış attım:
-"Bana bak, buradan gizlice çıkmamız gerek, anlıyor musun? Ama önce-"
Merdivenlerden gelen ayak sesleriyle sözlerim yarım kaldı, ikimiz de kaskatı kesildik. Benjamin'in gözleri büyümüş; saçları dağınık, beyaz ceketinde kocaman bir kan lekesiyle öylece duruyordu.
-"Siktir, siktir, siktir!"
Zihnimi çalıştırmaya çalıştım ama ne yapacağımızı bilmiyordum. Korkuluktan aşağıya baktım ama aşağıya atlamak için fazla yüksek.
"Arthur."
Duraksadım. Benjamin'e döndüm. Gözlerinde garip bir sakinlik vardı. Hızla yanıma gelip önümde durdu ve kolumu omzuna tutundu. Thomson'un cesedini çoktan köşeye, karanlık alana sürüklemişti bile. Adımlar yaklaşıyordu.
-"Ne yapmayı planlıyorsun, lanet olası?!"
Benjamin sırıtarak hafif parmak uçlarına yükselip enseme ellerini geçirdi:
"Shhh... Sessiz ol, sadece bana ayak uydur, tamam mı?"
-"Ne diyorsun lan-"
Diyemeden bir anda dudaklarıma yapıştı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ne yapıyor lan bu?! O sırada kapı açıldı. Evet, işimiz bitti. Ay ışığı tam üzerimize vurmadığı için üzerindeki kan lekeleri görünmüyordu, bu da işimize geliyordu. Kasten yüksek sesle inliyormuş gibi yapıp ortamı katil sahnesinden sevişme sahnesine çevirmişti bile. Kapıyı açan iki adam bizi öyle gördüklerinde duraksadılar; içinden birinin "A-ah, pardon," deyip hızla dışarı çıktıklarında bu piçin aklı harbi zehirmiş diye geçirdim.
Adamlar gittiğinde terasta sadece ikimiz kalmıştık. O kenara dursun... Dudakları hayal ettiğimden daha yumuşakmış. Gözlerini açıp bana baktı, yavaşça dudaklarını ayırdığında ikimiz de nefes nefeseydik.
-"Hassiktir..."
"Başka şansımız yoktu."
-"Çözümünü sikeyim senin. Gerçekten aklına bu mu geldi?"
"Sen orada göt gibi kalınca benim bir şey yapmam gerekti, bay çok bilmiş."
-"Kes be! Pezevenk gibi dudağa yapışmakta neyin nesi?"
"İşe yaradı mı, yaradı. Başka ne istiyorsun, it?!"
Burnumdan soluyup ona ters ters baktım. Ama içimde garip bir his yaranmıştı bile. Şimdilik güvendeydik... Ya da ben öyle sanıyordum. Çünkü şu an en büyük düşmanımla baş başaydım: Benjamin ve ona karşı yıllardır bastırdığım gizli arzumla.
İkimiz de sessizleştik, birbirimize bakakaldık. Aramızdaki gizli çekim elle tutulur haldeydi zaten. Sonunda sessizliği o bozdu:
"Öpüşmeyi bilmiyorsun."
-"Ne alaka?"
"Gördük işte az önce."
-"Lan! Bir anda öpersen öyle kalırım zaten!"
"Normalde iyi öpüşüyorsun yani?"
-"Seni ilgilendirmez."
Arzulu bir şekilde kıkırdayıp bana doğru yürümeye başladı. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp parmağıyla ceketimin üzerinde gezindi, bakışları göğsümde dalgın halde geziyor.
"Merak ediyorum."
-"Etme!"
"Hadi ama ~"
-"Senin ebeni sikeyim Benjamin..."
Başını kaldırıp bana bakar, parmağını dudağıma bastırıp beni susturur. Gözlerimi kırpıştırıp bakakalırım.
"Shhh... Ebemle işin olmasın. Sikeceksen beni sik."
O an ortama bomba düşmüş gibi hissettim. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, öylece kalakaldım.
-"Ne?! Sen... Sen benimle taşak mı geçiyorsun lan?!"
Kıkırdayarak bana daha da yaslanıp göğsünü göğsüme bastırır, dudağını kışkırtıcı şekilde ısırır.
"Ne o? İstemez misin?"
-"Benjamin, siktir git!"
"İstiyorsun, biliyorum."
Bir anda elini ereksiyonuma bastırır. Evet, lanet olsun ki o öpücükten sonra kalkmıştı.
"Bu yalan söylemez."
Bileğini sertçe tutup duvara ittim. İki elini de yakalayıp başının üzerinde sabitleyip nefes nefese yüzüne baktım. Kalbim öyle bir atıyordu ki resmen yerinden çıkacak.
-"Ne var biliyor musun?... Evet, senin o pis ağzını iniltilere boğmak ve o kıçını sikmeyi çok istiyorum."
Benjamin başını geriye atıp uzunca bana baktı, dizini bacaklarımın arasına doğru uzatıp beni huylandırdı. O kıvrak, kavisli ve mükemmel bedeni... Şu an tam karşımdaydı. Tanrım... Aklımı kaybedebilirim.
"Seni durduran ne? Gururunu kıçına sok ve bana silah kullanirken iyi olduğun gibi sevişmede de iyi olduğunu kanıtla."
-"Şüphen mi var?"
"Diyelim ki var. Kanıtlayacak mısın?"
-"Sikeyim... Resmen beni kışkırtıyorsun."
"Ben de bunu istiyorum ya zaten."
-"Büyük bir bok yedin."
"İzin ver başka bir şey yiyeyim ~"
-"Senin o pis ağzını öyle bir skerim..."
"Denesene."
Ellerimi beline ve o hep hayalime gelip giden dolgun kalçasına bastırıp kendime çekerim. Kasıklarımızı birbirine sürttüğümüzde ikimizin de nefesi kesildi. Bakışlarım dudaklarına kayar.
-"Buraya biri gelirse ve cesedi bulurlarsa canlı çıkmayız."
"O halde bir planım var."
Geriye çekildi ve kanlı ceketini çıkartıp kenara attı.
"Lan cesedi napacagiz?!"
"Bırak kalsın bulunana kadar rahatina bak sonrasini düşünürüz~ Biraz kaostan bir şey olmaz."
Kolumdan tutup beni çekiştirmeye başladığında direnmedim. Beni balo binasının en köşesindeki lavabosuna götürür, kapıyı bacağıyla kapatıp beni içeri iter.
İçeriye girdiğimiz an sanki iki canavar zincirlerini kırmış gibi birbirimize yaklaştık. Yakasını tutup onu sertçe duvara bastırıp dudaklarına gömüldüm. Öyle sert öpüyordum ki dudaklarının sızladığını hissettim ama umursamadım bile. Kollarını boynuma dolayıp beni kendine daha fazla çektiğinde daha sert karşılık vermeye başladı.
Dili dilime dolanıyordu. Dilimle ağzının içini, her yerini keşfederek onu öpmeye devam ettim. Dudaklarımızı ayırırken alt dudağını sertçe ısırıp gözlerine baktım, nefes nefeseydik. Sırıtan piç yüzüyle bana bakıyordu:
"Hah... Fena değilmişsin."
-"Söylemiştim."
Devam edecek .....
