İçeriğe geç

Viski & Gül

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Viski & Gül

Bölüm 2

II

Saat 22:00.

Ekim ayının sonları; hava soğumaya başlamıştı bile. Üzerimde jilet gibi duran simsiyah takım elbisem, kolumda Rolex saatimle (evet, bilerek vurguladım; yani zenginim, kudur) zırhlı SUV aracımda sigaramı içiyordum.

Bakışlarım pencereden dışarıdaki soğuk New York manzarasındaydı. Sigaramı tablaya bastırıp arkama yaslandım.

Şoförüm dikiz aynasından bana bakış atar, sesi soğuk ve kontrollü:

"Son on dakika efendim."

-"Anlaşıldı."

Kısa ve net. Fazla konuşmayı sevmiyordum. Zaten

gergindim. Bu balo işi nereden çıktı, sikeyim böyle işi! Hem de sözde "birlik balosu"ymuş... Sikerler!

Tüm mafya örgütlerinin piçleri orada olacak. Sahte gülümsemeler, sahte kahkahalar... Hepsi orada. Ama benim umurumda olan tek kişi vardı: Benjamin...

O da mı orada olacaktı? Londra'dan benim topraklarıma gelmeye cesareti nereden buluyor? Onun işini orada bitirebilirim. Dizlerinin üzerine çöktürüp ayağıma serebilirim. Biraz strateji ve birkaç adam gerekli. Ama istemiyorum. Silah gücüyle yaptırmak istemiyorum bunu ona.

O zaman zevkli olmazdı ki? O gururunu kendi ellerimle parçalayıp boğazına tıkmak istiyorum.

Ben böyle hayallere dalmışken ön koltukta oturan sağ kolum Ash -kendisi bu aralar şüphe radarıma girdi; Ruslarla bir işte parmağı olduğundan şüpheleniyorum ama daha kanıtlayamadım, neyse o başka bir hikâye- bana dönüp sakin sesle konuşur:

"Efendim, davetlilerin listesini buldum. Tam da buyurduğunuz gibi."

Tableti bana uzatır. Tabletteki isimlere bakarım. Voss... Voss... Hah, burada. Demek o da davet edilmiş.

-"Güzel..."

Kısa onay verdiğim an Ash başıyla onaylayıp önüne döner.

Benjamin hakkında uzun zaman önce bayağı bilgi öğrenebilmiştim:

180 boylarında (benden 10 cm kısa(sikide kısadır kesin) ), Londra'nın en lüks otellerinde yaşayıp baba parası yiyen genç bir adam. Babası Victor Voss, üç yıl önce işlerini ona bırakmıştı.( Deneyim kısmında ben daha deneyimliyim, orası malum.) Babası onu avucunun içinde tutuyor bildiğin. Şımarık, genç bir adam.

Ama bir şey diyeyim mi? Babasının onu böyle büyütmesinin sebepleri var tabii ki. Benjamin'i asla umursamıyor, onu sadece kullanıyor. Tüm işlerine, çatışmalara onu gönderiyor. Yani bildiğin, onun ölmesi bile umurunda olmaz. Bence Benjamin de bundan haberdar.

Zaten mafya dünyasında kan bağı bir işe yaramaz. Ya piyon olursun ya da yöneten. Ben yöneten olmayı seçtim. O da piyon olmayı seçmiş anlaşılan.

Dikkatimi çeken şeylerden biri de asla kızlarla birlikte olmaması. Gay olduğunu öğrendiğimde şaşırmadım değil. Bir ara aklıma takılan sorulardan biri de bu oldu: Acaba sevişirken altta mı oluyor yoksa üstte mi?

Tamam, biliyorum saçma, çok çok saçma! Ama düşünmeden edemiyorum : Acaba nasıl sevişiyor? Öpüşürkende mi hırçınlaşıyor? Kaç kişiyle sikişti?

Dur, dur, dur! Tamam! Yeter bu kadar. Aptal fantezilerimi sikeyim. Lanet olası piç kurusu tüm zihnimin içine sıçmış zaten.

Başka öğrendiklerimin içinde onun eşsiz kişiliğiydi...

Gözü kara biri olduğunu bizzat deneyimlemiştim. Silahını kullanırken o kadar rahat ve pervasız ki sanki oyun oynuyor. Manipülasyon işinde o kadar yetenekli ki bu işin kitabını yazsa yeridir.

Ağzından da bal dökülüyor zaten. Her kelimesi bir iğneden, bir zehirden ibaret. Alaycı kahkahalarıyla insanın sinirlerini tepesine çıkartmakta üstüne yok. Cesaretine söz diyemem. Mermilerin ortasına kendini atan bir piçten ne beklersin ki?

Bir de benim ilgimi çeken şeylerden biri de dil bilgisi. Fransızca harika konuşuyor. Tamam, bir itiraf daha; Fransızca konuşurken bayağı çekici oluyor it herif. Bazen savaşın ortasında beni kışkırtmak için kullandığı Fransızca kelimeleri hatırlıyorum:

"Oh ma chérie" (ooh canımm)

"Va te faire foutre~"(kıçımı öp)

"Foutez le camp!"(Siktir git!)

"Tu ressembles à mes fesses Bébé."(Kıçımı andırıyorsun bebegim)

Bunun gibi salakça şeyler... Sırf ne dediğini anlamak için Fransızca öğrenmeye başladım! Fransızcam o kadar da iyi değil, ne yapayım? (Bu dil bilmediğim anlamına gelmez güzelim, 8 dil biliyorum.)

Tamam, bu kadar övgü yeter bence. Zaten kendisini bir şey sanan lanet olası bir heriften farkı yok. O baloda onu tutup ağzına sıçmakla öpmek arasında kararsız kalmışım resmen; 6 aydır da görmüyorum, acaba hâlâ aynı bok mu? Ah tabii ki! Neresi değişecek? En fazla kıçı değişir, o da spora gitmekten! (Kıçını düşünmek istemiyorum, hayır, yeri değil.)

Burada yemin edebilirim ki, o baloya girdiğimde tüm kalabalığı siktir edip dibimde bitecek ve beni kışkırtmaya başlayacak. O manipülatif ve zehirli diliyle konuşmaya başlayacak.

Resmen boğazını üzmemi, kafasını dağıtmamı isteyecek kadar kuduz. Eğer onu o baloda bitirmezsem, ağzının kanını kendine tattırmazsam, boğazında ellerimin izini bırakmazsam bana da Arthur dem-

"Efendim, geldik."

Ash'in sesiyle hafif irkilip bakışlarımı pencereden çekip ona baktım. Gerçekten de buradaydık. İhtişamlı balo binası... İçeriden hafifçe dışarıya sızan klasik şarkıyı duyabiliyordum. Binanın önünde onlarca lüks araba park edilmiş, bina korumalarla çevrelenmişti.

Yakamı ve kravatımı düzeltip doğruldum, soğuk bir şekilde başımla onayladım. Şoförüm kapıyı açtığında, ağır adımlarla arabadan inip kırmızı halının üzerine çıktım. Rugan ayakkabılarım halının üzerinde ritmik şekilde ses çıkarıyordu. Bakışlarım keskin ve otoriter. Belimdeki silahımın ve uyluğumdaki gizli bıçağımın soğukluğu tenime işliyordu.

Korumaların önünde durduğumda boy avantajımla göz göze gelmiştik. Davetiyemi gösterdiğimde eğilip kenara çekildiler. Ağır adımlarla içeriye yürümeye başladım.

İçeriye girdiğim an bir anda bakışları mıknatıs gibi kendime çektiğimi hissettim. Hafif fısıldaşmalar, bakış kaçırmalar... Hep alışıktım zaten.

Buranın, New York'un sahibinin kim olduğunu ve kimin topraklarında olduklarını söylememe gerek yoktu zaten. Bakışlarımdan anlayabiliyorlardı. O kadar adamın hiçbiri umurumda değildi. Gözlerim sadece bir kişiyi arıyordu.

Bakışlarım hızlıca köşelerde gezindi: Çıkış ve giriş noktaları, terasa çıkan merdivenler... (Alışkanlık, her zaman dikkat ederim.) O an kalabalığın arasında tanıdık figürü gördüm. O kıvırcık saçlar, o sırıtan yüz, arsız kahkahalar ve gülerken kısılan ela gözler...

"Benjamin..."

Sesim o kadar kısık çıktı ki ben bile kendimi duyamadım.

İşte karşımdaydı. İki yıldır nefret ettiğim, her gün lanetler okuduğum, öldürmek için yanıp tutuştuğum o adam şimdi karşımdaydı. Benjamin oradaydı. Tam önümde... Sadece 7-8 adımlık uzağımda...

Devam edecek....
Bölüm sonu

1 yorum