İçeriğe geç

VİCTARYAN

Bölüm 4 · 9 dk okuma

VİCTARYAN

Bölüm 4

4. Bölüm

4.Bölüm

Melodi

Mektupta yazan o notu araştırmaya karar verdim. Mektubu kimin yazdığını ve içindeki bilgilerin doğruluğunu öğrenmeliydim. Aradığım cevaplar Kaan ve patronundaydı. Öncelikle onlara ulaşmam gerekiyordu.

Geri kalan saatleri plan yaparak geçirdim. Kaan ve patronuna nasıl ulaşabilirim? Bu gece yine ışınlanarak o ağacın altına gelirler mi? Bunu öğrenmenin tek yolu, tekrar oraya gitmekti. Bu gece oraya gideceğim. Kontrol etmekten zarar gelmez.

Evin kapısının kilit sesiyle düşüncelerim bölündü. Serkan’ın geldiğini duyunca hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Ona bazı şeylerden şüphelendiğimi fark ettirmemeliydim. Yarın onu gizlice takip edeceğim.

Serkan, yüzünde tereddütlü bir gülümsemeyle salona girdi. Suratımı asmadığımı görünce gülümsemesi iyice yayıldı. Uysal bir kedi gibi yanıma sokuldu.

“Küs müyüz?” diye sordu.

İçimdeki öfkeyi ve kafa karışıklığımı fark ettirmemek çok zordu. Yine de hayır diye mırıldanıp gülümsemeyi başardım.

Bunun üzerine eğilip yanağımdan öptü. “O halde, seni bu akşam yemeğe çıkarayım ne dersin hayatım?”

Boğazımı temizleyerek cevap verdim. “Hayatım çok güzel olurdu ama, dışarıya çıkmak için hiç enerjim yok. Sanırım hasta olacağım.”

Endişeyle elini alnıma götürdü, ateşim var mı diye baktı. Onun bu ilgisi karşısında içim burkuldu. Tıpkı eski günlerdeki gibiydi. Acaba boş yere mi ona kızıyordum? Serkan’ın bana zarar verdiğine dair elimde hiçbir kesin kanıt yoktu. Ona güvenmek istiyordum. Bana olan bu ilgisinden sonra ona olan güvenimi yeniden kazandım. Yaşadığım bu olayı çözmem için bana yardımcı olabilirdi ama bunun için ona yaşadığım tuhaflıkları kanıtlamam gerekiyordu.

Elini alnımdan çekip boynuma dokundu. “Neyin var güzelim? Ateşin yok gibi.”

Yutkundum, gözlerim dolmak üzereydi. “Kendimi halsiz hissediyorum. Sanırım grip oluyorum.”

Alnımdan öperek beni koltuğa yatırdı. “O zaman seni güzelce bakıma alıyorum. Dinlen sen, ben sana çorba yapıp getireceğim.”

İtiraz edecek oldum. “Hayatım, hiç gerek yok...”

Ama elini kaldırarak sözümü kesti. “İtiraz istemiyorum aşkım. Hemen gelirim, seni şifalı ellerimle iyileştireceğim.”

Üstündeki ceketi çıkarıp mutfağa gitti. Yaklaşık yarım saat sonra elinde bir tepsiyle döndü. Tepside buharı tüten bir çorba, iki dilim ekmek, bir bardak su ve birkaç ilaç vardı.

Koltuğun üzerine doğruldum, tepsiyi kucağıma dikkatle yerleştirdi. Gülümseyerek ona baktım, bakışlarında her zaman olduğu gibi sıcaklık vardı. Bana olan bu ilgisini gördükten sonra ona yalan söylediğim için kendimi suçlu hissettim.

Minnetle ona baktım. “Teşekkür ederim hayatım.”

Eğilip alnıma öpücük kondurdu. “Sen iyi ol yeter ki.”

Yanıma oturup eline televizyon kumandasını aldı. Neşeyle ıslık çalıyordu. Görmeye alışık olduğum Serkan’dı bu. Morali yerindeydi.

“Bugünkü sunumun nasıl geçti?” diye sordum.

Ağzı kulaklarına vardı. “Kocan yine harikalar yarattı. Projemi çok beğendiler ve bizimle çalışacaklar.”

Gülümsemeden edemedim, son günlerde yaşadığımız saçma tartışmalardan sonra onun bu halini görmeyi özlemiştim.

“Tebrik ederim Aşkım. İşi alacağını biliyordum.”

Bir süre sonra, evden nasıl çıkabileceğime dair plan yapmaya başladım. Serkan televizyon izlerken koltukta uyuyakaldıktan sonra onu uyandırmadım. Horlamaya başladı, derin uykusundaydı.

Ses çıkarmadan parmak uçlarımda yürüyerek odama gittim. Montumu aldım, sessizce evden çıktım. Kapıdan çıkarken Serkan’ı uyandırmamış olmayı diledim.

Kaan’ın ışınlandığı ağacın bulunduğu yere gittim ve beklemeye başladım. Eğer şansım varsa bugün de burada olurdu.

Gece yarısında, daha önce ışınlanırken gördüğüm o parlak ışık belirmeye başladı. Işığın yoğunluğu gözlerimi kamaştıracak kadar şiddetliydi. Gözlerimi kırpıştırdıktan sonra net görmeye başladım ve o anda onları tanıdım.

Kaan ve patronu karşımda, sırtları dönük bir şekilde duruyorlardı.

“Evinde olduğuna emin misin?” diye sordu patron. Benim oturduğum binaya bakıyorlardı.

Kaan başını onaylarcasına salladı. “Bu saatte genelde uyuyorlar. Odasının ışığı yanmıyor. Yüksek ihtimalle şu anda da uyuyorlardır.”

Tam O anda, yatak odamın ışığı yandı. Panikledim. Serkan uyanmıştı ve evde olmadığımı fark ettiğinde şimdi beni arayacaktı.

Patron, Kaan’a öfkeyle döndü. “Işık yandı. Uyumamışlar.”

O sırada patronun cebindeki telsiz cızırdadı. Telsizden gelen ses yüreğimi ağzıma getirdi:

“O arkanızda.”

Kaan ve patron hızla arkasına döndü. Göz göze geldiğimizde patron belinden hızla tabancasını çıkarıp ateş etti. Bilincim yavaşça kaybolurken dünya karardı.

Gözlerimi açtığımda Serkan’ın endişeli bakışlarıyla karşılaştım. Tüm bunlar bir kâbus muydu? Ama bir rüyadan çok, yaşanmış bir şey gibi hissediliyordu.

Hızla başımı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım.

“İyi misin hayatım? Çığlık atarak uyandın.”

Gerçekten çığlık mı atmıştım? Tüm bunlar bir rüya mıydı? Artık gerçeklik algımı kaybediyordum.

“Kâbus gördüm,” diye mırıldandım. “Yatağa nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. Beni sen mi taşıdın?”

Başını onaylarcasına salladı. “Sana hazırladığım çorbayı ve ilaçları içtikten sonra koltukta uyuyakalmışsın. Sonra ben seni yatağına taşıdım.” Alnıma dokundu. “Ateşin yok. Daha iyi misin hayatım?”

Artık hasta numarası yapmama gerek yoktu. Başımı onaylarcasına salladım. “İyiyim, merak etme hayatım.”

Kaan’la olan karşılaşmam önceki sefer gerçekti ama bu seferki muhtemelen sadece bir rüyaydı. Yaşadıklarımdan etkilenerek kâbus görmüş olmalıydım. Yine de onları yakalayamamak içimde bir hayal kırıklığı bıraktı.

Serkan, kahvaltı hazırlamak için odadan çıktı. Ben de günün geri kalanında ne yapacağımı düşünmeye başladım. Kaan ve patronu sadece geceleri ışınlanıyordu. Onlarla karşılaştığımda beni uyutup hafızamı silmelerine engel olmam gerekiyordu. Ama bunu nasıl yapacaktım?

Serkan işe gittikten sonra, çalışma odamın camının önüne bir kamera kurdum ve kayda başladım. Bu kez kameranın gerçekten çalıştığından emindim.

Kapı zili çaldı. Heyecanla kapıya koştum. Kapının önünde yine bir mektup vardı. Bu, bana gönderilen ikinci mektuptu. Mektubu aldıktan sonra etrafa baktım. Kimse yoktu. Göndereni bulmak için sokağa fırladım ama onu bulamadım. Sanki iz bırakmadan kaybolmuştu.

Belki de bu kişi de Kaan gibi ışınlanıyordu. Bu yüzden birden ortadan kayboluyordu.

Eve döndüm ve paketi inceledim. İçinde bir mektubun yanında bu kez bir ilaç vardı. Mektubu açıp okumaya başladım:

“Bu ilaç sayesinde onlarla karşılaştığında uyumayacaksın. Seni uyutamayacaklar ve olan biteni anlayabileceksin. Hatırlaman gerekiyor. Beni sakın arama. Yüz yüze görüştüğümüzü öğrenirlerse ikimizin de sonu gelir. Sana ulaşmanın tek yolu bu.”

Çalışma odamın penceresine geçtim. Öğle vaktiydi ve sokak insanlarla doluydu. Görünürde tuhaf bir şey yoktu. Onları yakalayabilmem için geceyi beklemek zorundaydım.

Serkan gelene kadar kitaplarımı okumaya başladım. Belki de dediği gibi yazdıklarım arasında bir ipucu vardı.

Yazdığım ilk roman "Bilinmeyen Sırlar"ı okumakla işe başladım. Okudukça şaşkınlığım arttı. Romanın konusu şu an yaşadıklarıma çok benziyordu. Baş karakter Lina, Kaan’a benzeyen biriyle ışınlanıyor, patronla karşılaşıyordu. Lina, orada uzun süre saklanmayı başarıyordu.

Kitabımda yazdıklarımı düşündükçe, bana mektubu gönderen kişinin haklı çıktığını anlıyordum. Romanımda yazdıklarım aslında benim hatırlayamadığım anılarımdı. Romanımın konu fikirlerini her defasında uyandıktan sonra defterime yazardım. Bu anılarımı, ben uyuduğumu zannederken yaşamıştım.

Kitapta, Kaan’ın bulunduğu yer bir laboratuvardı. Lina burada patronun adının Korhan olduğunu öğreniyordu. Ayrıca laboratuvarla kendi dünyası arasında geçit olduğunu keşfediyordu. Geçit, oturduğum binanın karşısındaki ağacın gövdesindeki bir çıkıntıydı. O çıkıntıya bastığında geçit açılıyordu. Bu yüzden Kaan’ı orada görmüştüm.

Kitabımı alıp ağacın yanına gittim. Ortalık sakindi. Çıkıntıyı gördüğümde kalbim hızla çarpmaya başladı. Tam geçidi çalıştıracakken arkamdan bir ses duydum.

“Melodi?”

Eskiden çok iyi tanıdığım birine ait olan bu sesi duyduğumda hızla arkamı döndüm.

“Caner?”

Sarışın, omuzlarına kadar uzanan dalgalı saçları rüzgârda hafifçe savruluyordu. Hâlâ hatırladığım gibiydi; onu son gördüğümden bu yana yıllar hiçbir şeyi değiştirmemiş gibiydi. Gözlerinin etrafında zamanın bıraktığı belli belirsiz izler vardı ama bakışları hâlâ aynı sıcaklıktaydı.

Caner şaşkınlıkla bana baktı. “Gerçekten sensin,” dedi, elini saçlarının arasından geçirerek. “Uzun zaman oldu…”

Ne yapacağını bilemez halde utangaç bir şekilde yaklaştı. “Nasılsın?” Bakışları parmağımdaki yüzüğe kaydığında gülümsemesi soldu. “Evlenmişsin.”

Refleksle yüzüğümü diğer elimle kapattım. O anda kendi tepkime şaşırdım. “Evet, evlendim.” Onun parmağında yüzük olmadığını fark ettim. “Sen evlenmedin mi?”

İç çekerek karşılık verdi. “Evlenmedim ama hayatımda birisi var. Hayat devam etmek zorunda.”

Duyduklarıma inanamadım. “Sen mi evlenmedin? Her zaman ciddiydin, evlilik hayalleri kurardın.”

Özlem dolu bakışlarıyla gözlerimin içine baktı. “O hayalleri seninle kurdum. Evlilik fikri seninle güzeldi.” Kendini kaptırmış olduğunu fark ederek utanarak bakışlarını benden kaçırdı. “Sen artık evli bir kadınsın, böyle konuşmamam gerekiyor affedersin.”

Onun bu halini gördüğümde içimde bir şeyler koptu sanki. Üzülmesini istemiyordum, beni unutması gerekiyordu.

Onu teselli etmek için mi ya da son bir veda etmek için mi bilmiyorum, kendimi ona sarılırken buldum. Kısa bir şaşkınlıktan sonra sarılışıma karşılık vererek içten bir şekilde o da bana sıkıca sarıldı. Geri çekildiğinde gözlerinin yaşlarla dolduğunu gördüm.

“Caner… aradan beş yıl geçti. Dediğin gibi hayat devam ediyor ve etmek zorunda. Böyle yaparak kendini üzme lütfen. Seni böyle görünce ben de kahroluyorum.”

Eliyle gözlerini hızlıca sildikten sonra yeniden gözlerimin içine baktı. “Peki, mutlu musun?” Birden sorduğu bu soru karşısında afalladım. “E-evet. Yani o iyi birisi.”

Yeniden bakışlarını benden kaçırdı. “Sevindim. Mutlu olmanı istiyorum.”

“Peki ya sen?” diye sordum. “Sen mutlu musun?”

Yüz ifadesi birden kederli bir hal aldı. “Bazı insanlar, yanındakiyle yaşıyor ama aklındakiyle ölüyor.”

Bu düşüncesi içten içe hoşuma gitse de bir yandan Caner’i yadırgadım. Sevgilisi varsa onu düşünerek bu şekilde davranmaması gerekiyordu. Sevmediği bir kadını hayatında tutup duygularıyla oynamamalıydı. “Bu net bir cevap değildi,” diye karşılık verdim. “Böyle konuşma… hem sen hayatında birisi olduğunu söylememiş miydin? Hayatındaki kadına biraz saygın olsun.”

Önemsiz bir şeymişçesine omuzlarını silkti. “Onunla ilişkim kısa süreliydi zaten ve bu aralar ayrılma aşamasındayız. Yarın son kez ayrılmak üzere buluşup konuşacağız. Başta mutlu olurum ve onu da mutlu edebilirim sanmıştım ama olmadı, birbirimizle uyumlu olmadığımızın farkına vardık. Belki yaralarımı sarar diye düşündüm. Sonrasında bu yara bandı olmaktan çıkar ve yeni bir aşka dönüşür sandım. Ama ne yaralarımı sardı ne de yeniden başkasına âşık oldum.”

Onun ne hissettiklerini anlayabiliyordum. Başlarda ben de Serkan’ı yara bandı olarak görüyordum. Sonrasında onunla olan ilişkim yara bandı olmaktan çıkmıştı. O sığınabileceğim bir limandı ve ona saygım sonsuzdu.

Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Yıllar geçmesine rağmen Caner konusunda neden duygusallaşıyordum?

Uzanıp gözyaşlarımı sildi. “Benim için üzülme. Mutlu olmanı istiyorum.” Ardından, belli belirsiz bir tebessümle konuyu değiştirmek istercesine sordu: “Sen ne yapıyordun burada?”

“Evim buralarda.” İlerideki binayı gösterdim. “Orada yaşıyorum. Seni buraya hangi rüzgâr attı?”

Gösterdiğim binaya göz attı, “Ben de iş görüşmesi için geldim. Buralarda yakında bir yerde.”

Onu o kadar iyi tanıyordum ki ses tonundan yalan söylediğini anlayabiliyordum. Yaşadığım yeri gösterdiğimde hiçbir tepki göstermedi. Zaten burada yaşadığımı bildiğini hissettim.

Kaşlarımı çatarak. “Burada yaşadığımı biliyordun değil mi?” diye sordum.

Utancından yüzü kızardı. Ardından yine gözlerimin içine baktı. “Gözünden hiçbir şey kaçmıyor. Evet biliyordum.” Derin bir iç çekti. “İtiraf ediyorum. İş görüşmesi için gelmedim. İyi olduğundan emin olmak istediğim için seni görmeye geldim. Ne zaman canım sıkılsa veya sarhoş olsam kendimi hep burada buluyorum.”

“Ben… ne diyeceğimi bilemiyorum,” dedim boğuk bir sesle. Kolunu dostça tuttum. “Hayatımda birisi var biliyorsun ve evliyim. O yüzden bu şekilde düşünüp üzülmeye devam etmeni istemiyorum. Sen de kendi hayatını kurmalısın.”

Gözlerinde biriken yaşları hızla silmeye çalıştı. Ağladığını görmemi istemiyordu.

“Merak etme, gideceğim. Ama önce şundan emin olmak istiyorum: Gerçekten mutlu musun? Çünkü buraya her geldiğimde sizi tartışırken görüyorum. Onun seni üzmesini istemiyorum.”

“Ben iyiyim. Sadece, her çift de olabileceği gibi tartıştığımız anlar oluyor, o kadar.”

Gözlerimin içinde gerçeği arıyormuş gibi beni dikkatlice süzdü. “Öyle diyorsan, iyi olman içimi rahatlattı.”

Yapmam gerekenleri hatırlayınca burada fazlasıyla oyalandığımı fark ettim.

“Caner, seni yeniden görmek güzeldi. Arkadaşça da olsa, istersen görüşebiliriz. Benim şimdi gitmem gerekiyor.”

Yüzünde bir umut ışığı belirdi. “Arkadaşça da olsa seninle iletişimde kalmayı isterim.” Cebinden kartvizitini çıkarıp bana uzattı. “Yeni numaram bu. Bir şeye ihtiyacın olursa lütfen aramaktan çekinme.”

Gülümseyerek elindeki kartı aldım. “Arayacağım, teşekkür ederim.”

Çekingen bir şekilde uzanıp dostça sarıldı. “Kendine çok ama çok iyi bak.”

Ben de ona sıkıca sarıldım. “Sen de kendine çok iyi bak.”

Caner uzaklaşırken, cebimdeki ilacı çıkarıp yuttum. Geçidi aktif hale getirdim

Bölüm sonu

1 yorum