ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Melodi
Onların beni fark etmemesi için sessizce ilerledim, bir ağacın arkasına saklandım. Kaan’ın yanındaki adamın sesini tanımakta gecikmedim. Bu onun patronuydu. Ne yapıyorlardı burada?
İkisi de ellerindeki cihazlarla toprağı tarıyordu. O kadar odaklanmışlardı ki beni henüz fark etmemişlerdi.
Patron, öfkeyle başını iki yana salladı. “Burada değil. Anahtarı nasıl kaybedersin, bir işi de düzgün yapsana!”
Kaan inatla aramaya devam etti. “Burada olduğundan emindim. Onu daha önce burada görmüştüm.”
Patron sabırsızca homurdandı. “Hele ki o kızın evinin önünde aramak… Büyük risk alıyoruz.”
Kaan alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi. “Tüm izleri yok ettik. Sadece rüya gördüğünü sanıyor. Çoktan bizi unutmuştur bile.”
Patron sessizce iç çekti. “O kadar da emin değilim. Yazdığı kitapları okudun mu?”
Bu söz üzerine Kaan’ın yüzü gölgelendi. “Yazıklarının hayal ürünü olduğunu zannettiği sürece sorun çıkmaz.”
“Uzun zamandır yazmıyordu. Ama şimdi yeniden başladığını duydum. Yazdıkları, hafızasından silinen öteki hayatına dair izler. Her an her şeyin farkına varabilir.”
O an ellerimle ağzımı kapattım. Az kalsın çığlık atacaktım. Avuçlarım terlemeye ve başım dönmeye başladı. Duyduklarım, çok fazlaydı. Daha fazla bilgi öğrenebilmek için sessiz kalarak dinlemeye devam ettim.
“Burada daha fazla oyalanamayız,” dedi patron. “Anahtar burada değil. Başka bir yerde aramaya devam edelim.”
Kaan, sokak lambasının yanındaki boş arsaya üzgünce baktı. “O kadar emindim ki… Biri bizden önce almış olmalı.”
“Ve eğer o anahtarı bizden önce biri eline geçirirse… Neler olacağını tahmin bile etmek istemiyorum,” dedi patron homurdanarak.
Sonra ikisi birden, gökyüzünden inen ışığın içinde yok oldular. Yine ışınlanmışlardı.
Kendime gelmeye çalışırken evin önüne yürüdüm. Tam bina girişinde yerde bir şeyin parladığını gördüm. Eğilip baktım: Elimde şimdi tuttuğum şey, büyükçe bir anahtardı.
Olduğum yerde donup kaldım. İçimdeki bir ses, bunun onların aradığı anahtar olduğunu söylüyordu. Anahtarı elime aldığım anda ilginç bir şekilde ışığı sönmeye başladı.
Ceketimin cebine koydum ve biri beni gözetliyor mu diye etrafı kontrol ettim, kimse yoktu.
Eve girdiğimde Serkan’ın sorgulayıcı bakışlarıyla karşılaştım.
“Apar topar nereye koştun?” diye sordu.
“Pencereden baktığımda sokakta beslediğim bir kedinin zor durumda olduğunu sandım. Arabanın altındaydı, ona bakmaya çıktım.”
Yalan söylemek mideme bir taş gibi oturdu.
Serkan kaşlarını kaldırıp sertçe baktı. Kalbim sıkıştı.
“Çocuk mu kandırıyorsun sen? Pencereden dışarı baktım, seni izledim. Hiç de kediyle ilgileniyor gibi değildin. Birilerini takip eder gibiydin.”
Ne yapacağımı bilemiyordum. Artık yakalanmıştım. Bu noktadan sonra yalan söylemenin bir anlamı kalmamıştı.
Derin bir iç çekerek gözlerine baktım.
“Tamam,” dedim. “Her şeyi anlatacağım. Ama lütfen... Anlattıklarımı yargılamadan önce bir dinle. Sana anlatmadım çünkü inanmayacağını düşündüm. Çünkü... yaşadıklarım inanılmayacak kadar garipti.”
Serkan gözlerini kısmış, dikkatle bana bakıyordu.
“Neden yargılayacakmışım ki? Hadi, anlat. Seni dinliyorum.”
Onu karşıma oturtup, başımdan geçen her şeyi en başından itibaren anlattım. Ardından o geceye ait ses kaydını dinlettim. Dinlerken gözlerinde giderek büyüyen bir şaşkınlık gördüm.
Sonunda başını iki yana salladı.
“Bunlar sadece bir rüya olabilir. O ses kaydını ne zaman aldığını unutmuşsundur. Hem… o gece biri odamıza girip seni yatağına koymuş olsa, benim haberim olurdu. Mutlaka uyanırdım. Odamıza biri girmiş olamaz.”
Tam da tahmin ettiğim gibi. Yine inanmamıştı.
Ona ters ters baktım. “Bana inanmayacağını biliyordum. İşte bu yüzden sana anlatmamıştım.”
“Hayatım,” dedi, daha yumuşak bir tonla. “Bunlar… nasıl desem, fazlasıyla fantastik. Işınlanmak mı? Hafıza silmek mi? Gerçek dünyada böyle şeyler olmaz. Benden masallara inanmamı bekleme.”
O an, içimdeki bütün sabır çöktü.
“Hem inanmıyorsun hem yardım etmiyorsun. Peki… o zaman her şeyi kendi başıma hallederim,” dedim hızla yerimden kalkarak.
Endişeyle arkamdan geldi.
“Ne yapmayı düşünüyorsun? Gece gece birilerini mi takip edeceksin? Bu çok tehlikeli. Bu ruh haliyle hareket etmen sana zarar verir. Lütfen, kendine gel.” Bir an durdu. “Bak, tanıdığım bir psikolog var. İstersen bir randevu alayım.”
Bana deli muamelesi yaptığını anlamam bir saniyemi aldı. Donakaldım. Ardından acı acı gülümsedim.
“Destek olmuyorsun, bari köstek olma Serkan. Benim tedaviye ihtiyacım yok.”
Ona bağırdığım için şaşırdı ve sonrasında tek kelime etmeden yatak odasına gitti. Öfkeyle ondan önce odamıza girdim ve yastığımla çarşafımı kucakladım.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu elimdekilere şaşkınlıkla bakarak.
“Bu gece çalışma odamda uyuyacağım.”
Başını iki yana salladı, derin bir iç çekti. “Çocukluk ediyorsun. Ne yani, şimdi de yatakları mı ayırıyoruz?”
Ona daha fazla laf anlatacak halim yoktu. Artık nasıl hissettiğiyle ilgilenemeyecek durumdaydım. Beni anlamadığı gibi, delirdiğimi ima ederek her şeyi daha da kötüleştirmişti.
Keşke annemle babam yanımda olsalardı. En çok ihtiyaç duyduğum zamanda tatile gitmişlerdi. Kendimi, olduğumdan da yalnız hissetmeye başlamıştım.
Çalışma odama geçip koltuğuma çarşaf ve yastığımı yerleştirdim. Uzanıp başımı yasladım. Gözlerimi tavana diktim. Kafamın içi karmakarışıktı. Her şeyi en baştan, bir kez daha düşündüm.
Derken gözüm, hâlâ kayıt almaya devam eden kamerama takıldı. Ayağa fırladım. Nasıl olmuştu da kamerayı unutmuştum? Belki de Serkan’a gösterebileceğim bir kanıt vardı elimde! Kayıtları birlikte izlerdik. Belki o zaman bana inanırdı. Kameradan çektiğim kayıtları izlediğinde yüzünde oluşacak ifadeyi görmek için sabırsızlanmaya başladım.
Kamerayı elime aldığımda, bir terslik olduğunu fark ettim. Hafıza kartı… yerinde yoktu. İçimdeki umut, hızla sönüp yerini ağır bir hayal kırıklığına bıraktı. Tüm görüntüler kartın içindeydi. Şimdi onsuz elimde hiçbir şey yoktu.
Olduğum yere çöktüm.
Rüya zannettiğim şeyin gerçek olduğunu şimdi nasıl kanıtlayacaktım?
Ama en korkutucu olan başka bir soruydu: Bu kartı kim, ne zaman almıştı? Odama kadar nasıl girebilmişti?
Tüm vücudum buz kesmişti. Korkuyla etrafa baktım. İçimdeki o tanıdık paranoya yükseliyordu. Bu gece uyuyamayacağım kesindi.
Kendimi toparlayıp dış kapıya yürüdüm. Tüm kilitleri kontrol ettim. Her şey sağlam görünüyordu. Polisi arasam… ne diyecektim? Kameranın kartı çalındı ama başka hiçbir iz yok mu diyecektim? Beni ciddiye almazlardı. Kartı unuttuğumu ya da düşürdüğümü düşünürlerdi.
Evdeki her yeri aradım. Ama hırsıza dair tek bir iz bile yoktu.
Yeniden koltuğa uzandım. Kafamda dönen binlerce düşünce vardı ama hiçbirine bir yanıt bulamıyordum. Sanki zihnimde eksik parçalar vardı ve onları nereye koymam gerektiğini bilemiyordum.
Sonunda yorgunluğa yenik düşerek uykuya daldım.
Ertesi sabah, Serkan’ın çıkardığı gürültüyle gözlerimi açtım. Muhtemelen işe gitmek için hazırlanıyordu.
Kapıyı açtığımda karşımdaydı. Yüzüme bakmadan, mırıldanarak bir “Günaydın,” dedi.
Hiçbir şey söylemeden mutfağa geçtim. Bana inanmayarak, aklımdan şüphe etmişti. Şimdi de tavır yapıyordu. Bu kadarı fazlaydı.
“Ne o? Selam sabah da mı yok artık?”
Arkamı döndüğümde gözlerindeki öfkeyi gördüm. Şaşırmıştım. Daha önce bana hiç böyle bakmamıştı. O an karşımda tanımadığım bir adam varmış gibi hissettim. Sanki sevdiğim adam, bir yabancıya dönüşmüştü.
Geçmişte de tartışmalarımız olmuştu. Ama her seferinde o, gönlümü almayı bilirdi. Merhametiyle, o sevgi dolu bakışlarıyla beni yeniden kendine çekmeyi başarırdı.
Ama bu sabah, o adam yoktu.
Bu sefer, Serkan’da bazı şeylerin değiştiğini açıkça görebiliyor, hissedebiliyordum. Bakışları eskisi gibi yumuşak değildi. Sanki aramızda görünmeyen, kalın bir duvar oluşmuştu.
Afallamış bir şekilde, ne diyeceğimi bilemeden konuştum. “Dünkü yaşadıklarımdan sonra… konuşacak durumda değilim. Yalnız kalmak istiyorum.”
Beni sessizce süzdü. Başını yana eğdi, bakışlarında bir şey arar gibiydi. Sonra hiçbir şey demeden omuzlarını silkti ve hazırlanmak üzere evin içine doğru yürüdü. Bu umursamaz tavrı, yüreğimde soğuk bir boşluk bıraktı. Onun ardından gitmemek, bağırmamak için kendimi zor tuttum.
Giderken montunu sandalyede unuttuğunu fark ettim. Ardından götürmek için montu elime aldığımda, cebinden küçük bir nesne yere düştü. Yavaşça eğildim... Gördüğüm şeyle birlikte kalbim hızla çarpmaya başladı.
Bu, kameramın hafıza kartıydı.
Ellerim titreyerek kartı yerden aldım. Kartın onda ne işi vardı?
Hiç düşünmeden otoparka doğru koştum. Gitmeden önce onu yakalamalıydım. Onu durdurmam gerekiyordu.
Serkan, beni hızla yaklaşırken görünce şaşırdı. Montu elimde görünce bakışları bir anlığına yumuşadı. “Teşekkür ederim,” dedi uzanarak montu almak için. Ama ben montu uzatmadım.
“Kameramın hafıza kartını neden aldın?” diye sordum buz gibi bir ifadeyle
Bunu soracağımı beklemiyormuş gibi ağzı şaşkınlıkla açık kaldı. Sonra kendini toparlamaya çalıştı.
“Benim hafıza kartım dolmak üzereydi,” dedi aceleyle. “Yedek olarak bir tane almak istedim. Bugün reklam çekimimiz var.”
Kaşlarımı çattım. “Almadan önce bana sorabilirdin. Peki içindeki görüntüleri izledin mi? Eğer izlediysen haklı olduğumu göreceksin ve bana bir özür borcun olacak.”
Başını iki yana salladı. “İzlemedim çünkü içinde hiçbir şey yoktu. Her neyi kaydetmeyi amaçlıyorsan, kaydedememişsin.”
Kulaklarıma inanamadım. Kameranın kayıtta olduğuna adım gibi emindim. Bu nasıl olurdu? Gerçekten de kaydedememiş olabilir miydim?
“Yalan söylüyorsun!” dedim bağırarak. “Her şeyi görmüş olmalısın! Buna rağmen hâlâ beni hayal gördüğüme inandırmaya çalışıyorsun!”
Serkan, utangaç bir tavırla çevresine bakındı. “Sakin ol. Komşular bakıyor…”
O anda meraklı komşularımızın işlerini bırakıp bizim tartışmamızı izlediklerini fark ettim. Etrafımızdaki insanları umursamadan sorgulamaya devam ettim.
“Sakladığın bir şey var Serkan. Lütfen yalan söyleme.”
Serkan, sıkıldığını belli edercesine gözlerini devirdi. “Geç kaldım, gerçekten gitmem gerek. Bu saçmalıkları sonra tartışalım, olur mu?”
Arabasına bindi ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Onun arkasından bakakaldım. Kalbimde bir sızıyla eve geri döndüm.
Serkan eve gelene kadar elim kolum bağlıydı. Gerçekten benden bir şey saklamadığına emin olmam gerekiyordu ama onu beklerken zaman geçmek bilmiyordu.
Telefonumdan bildirim sesi geldiğinde dalgınlığımdan sıyrılarak irkildim. Serkan mesaj atmıştı. Bugün eve geç geleceğini yazmıştı. Bugün onun eve gelmeyeceğini biliyordum, o yüzden aradığım cevapları kendim bulmam gerekiyordu. Kaan’ı ve patronunu yeniden görmeliydim.
Tam o anda kapı zili çaldı.
İçimde bir ürpertiyle mutfağa koştum ve çekmeceden bir bıçak aldım. Kapıya sessizce yaklaştım. Gözetleme deliğinden baktım ama kimse yoktu. Yavaşça kapıyı araladım ve dışarıya baktım. Boştu.
Tam geri dönmek üzereyken, gözüm yerdeki bir zarfın üstüne takıldı. Birisi kapının altından mektup bırakmıştı. Etrafa son bir kez bakındıktan sonra mektubu elime aldım ve salona geçtim. Zarfı açarken kalbim deli gibi atıyordu. Ne yazacağını bilmiyordum ama içimde bir şey, bu kâğıtta hayatımı değiştirecek bir gerçek olduğunu fısıldıyordu.
Zarfın içindeki notu okurken zaman durdu:
"Bu dünyaya asıl gelme amacını hatırlamalısın. Hafızan silindi, ama eski anılarını hatırlamak senin elinde.
Senin unuttuğun bir hayatın var, onu hatırla.
Şu an yaşadığın hayat gerçek değil.
Sen bir yazardan fazlasısın.
Aradığın cevaplar yazdığın romanlarda.
HATIRLA!"
Ellerim titredi. Ne demekti bu?
Ben… kimdim?
Sorular beynimi kemirirken kitaplığıma yöneldim. Yazdığım romanları raftan indirdim. İlk romanımı elime aldım… sayfalarını hızla çevirdim. Ve orada, korkunç bir detayı fark ettim.
Kitabımın karakterlerinden ikisi, Kaan’a ve onun patronuna benziyordu. İsimleri bile aynıydı. Onları ilk kez gördüğümde, demek ki bu yüzden bana tanıdık gelmişlerdi.
Yazdığım romandaki karakterlerin, Kaan ve onun patronuyla nasıl bir ilişkisi olabilirdi? Ne kadar düşünsem de yaşadıklarım arasında bir bağ kuramıyordum. Ama roman yazarken fikirlerin aklıma nasıl geldiğini hatırladıkça, parçalar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
Kitapla ilgili fikirlerimin ve notlarımın çoğunu uyanır uyanmaz yazıyordum. Gördüğüm rüyaları kitap fikri olsun diye not ediyordum. Aslında onlar bir rüya değildi, hafızam silinmeden önce yaşadıklarımdı.
Bana her ne yaptılarsa, gerçek hayatımı bir rüya gördüğümü zannederek unutturmuşlardı. Peki, ben aslında kimdim? Şu an hatırladığım hayat tamamen bir yalandan mı ibaretti?
Mektupta yazılanlar gerçekten mümkün müydü, yoksa birisi bana kötü bir şaka mı yapıyordu?



