Gözlerini açlığında Veronika, “Burası cennet oLma-
lı," diye düşünmedi. Cennette odaları floresan ışıkla
aydınlatmazlardı kesinlikle ve de Anında başlayan san-
cı tipik bir dünya sancısıydı. Ah, bu dünyanın acılan
hiçbir şeye benzemez, hemen anlaşılır.
Kıpırdamaya çalıştı, sancısı arttı. Gözlerinin önün*
de parlak noktalar dolaştı, ama Veronika biliyordu ki
bunlar cennetin yıldızları değil, duyduğu derin acının
sonucudur.
"Ayılıyor,” diyen bir kadın sesi işitti. "Cehennemin
tam ortasına düştün, keyfini çıkarmaya bak.”
Hayır, bu gerçek olamazdı, ses onu aldatıyordu,
dehennemde falan değildi, çünkü çok üşüyordu ve ağ-
zından, burnundan birtakım tüplerin çıktığının farkı-
na vardı. Tüplerden biri -boğazına sokulmuş olanı- on-
da boğuluyormuş duygusu uyandırıyordu.
Bunu çekip çıkarmaya davrandı, ama kolları ka-
yışlarla bağlanmıştı.
“Şaka yaptım, burası cehennem değil,” dîye de-
vam etti ses. “Cehennemden de beter bir yer, gerçi ora-
ya hiç gitmedim ama. Villete’te bulunuyorsunuz.”
Duyduğu acıya ve boğulma hissine karşın neler ol-
duğunu hemen anladı Veronika. Kendini öldürmeye
çalışmış, ama biri gelip onu kurtarmıştı. Belki de rahi-
belerden biriydi bu kişi ya da bir arkadaşı habersiz uğ-
ramıştı, ısmarladığını unuttuğu bir şeyi getirmişlerdi
belki de. Gerçek şu ki, ölmemişti, Villete’e getirilmişti.
Büyük korku kaynağı olan, ünlü tımarhane Viii*.
te.-. Ülkenin bağımsızlığını kazandığı 1991 yılında açıl,
mıştı. O sırada, eski Yugoslavya'nın barışçıl yollarla bft.
lünebileceğini sanan (ne de olsa Slovenya on bir gü*,
savaş görmüştü hepi topu) bir grup Avrupalı işadamı,
masrafı fazla olduğu için terk edilmiş bir kışla binasın-
da akıl hastalan için bir hastane açma izni almışlardı.
Oysa çok geçmeden savaşlar başlamıştı: Önce Hır-
vatistan’da, sonra Bosna’da. İşadamları telaşa kapıldı-
lar. Yalınının parası dünyanın dört bir yanma dağılmış
kapitalistlerden gelmişti, çoğunun adım bile bilmiyor-
lardı; onun için karşı karşıya oturup, birkaç bahane sı-
ralayıp, bir süre sabır göstermelerini söyleyecek bir du-
rum yoktu. Sorunun çözümünü bir ruh sağbğı hasta-
nesine hiç yakışmayacak bazı uygulamaları devreye
sokmakta buldular. Böylece oldukça yumuşak bir ko-
münizmden yeni çıkmış genç ülke için Villete, kapita-
lizmin en kötü yanlarının bir simgesi haline gelmişti:
Hastaneye kabul edilmek için bol para yeterliydi.
Ailenin herhangi bir üyesinden miras kavgası (ya
da kişinin uygunsuz davranışları) yüzünden kurtul-
mak isteyen, büyük paralar vererek sorunlu çocukları-
nı ya da büyüklerini hastaneye kapatmaya kalkışan in-
sanların sayısı hiç de az değildi. Daha başkaları, borç-
larından kaçmak ya da normalde uzun hapis cezalan
gerektirecek kimi davranışlarına gerekçe uydurmak
amacıyla tımarhanede bir süre kalıp hiçbir ceza Öde-
meden ya da mahkeme karşısına çıkmadan çekip gidi-
yorlardı.
Villete, hiç kimsenin kaçıp kurtulamadığı bir yer-
di. Gerçek deliler -mahkemece ya da başka hastane-
den gönderilmiş olanlar yani* orada kendine deli süsü
verenler ya da deli olmakla suçlananlarla birlikte bulu-
nuyorlardı. Sonuç olarak kesin bir kargaşa hüküm sürüyor gazeteler sık sık oradaki yolsuzluklardan, kötü
davranışlardan söz eden yazılar yazıyorlardı - gerçi
kimsenin orayı ziyaret etmesine izin verilmediğinden
kimse olan biteni tam olarak bilmiyordu. Hükümet
şikâyetleri araştırıyordu, ama kanıt bulunamıyordu:
Hissedarlar, Slovenya'nuı yabancı yatırımcılara zorluk-
lar çıkardığı söylentisini yayma tehdidinde bulunarak,
İşlerini yürütüyorlardı. İşleri de her geçen gün daha
iyiye gidiyordu.
"Birkaç ay önce teyzem kendini öldürdü,** diye de-
vam etti kadın sesi. “Neredeyse sekiz yıldır odasından
çıkmaya bile korkuyordu; tıkınıp duruyor, şişmanlıyor,
sigara içiyor, yatıştırıcı ilaçlar alıp vaktinin çoğunu
uyumakla geçiriyordu. İki kızı, kendisini seven bir ko-
cası vardı oysa.**
Veronika başını sesten yana çevirmeye çalıştı, ama
başaramadı.
“Onun canlanıp mücadeleye davrandığını bir kez
gördüm, o da kocası bir sevgili bulduğunda. O zaman
ortalığı ayağa kaldırdı, birkaç kilo zayıfladı, bir sürü
bardak kırdı, haftalar boyu bütün mahallenin uykusu-
nu haram etti bağırıp çağırmasıyla. Komik gelecek
ama, bence yaşamının en mutlu dönemiydi o; bir şey
için savaşım veriyordu, kendini canlı, yaşadığı zorluk-
lara karşılık verecek güçte hissediyordu.**
Veronika içinden, “Bütün bunların benimle ne ilgi-
si var?’* diye geçirdi konuşmakta güçlük çektiği için.
"Ben senin teyzen değilim, kocam da yok.**
“Sonunda kocası sevgilisini bıraktı,** dedi kadın,
"teyzem de yavaş yavaş eski haline döndü. Bir gün ba-
na telefon etti, hayatını değiştirmek istediğini, sigarayı
bıraktığını söyledi. Aynı hafta, sigarayı bıraktığı için al-
dığı haplann sayısını artırdı ve bgrkese kendisini öl-
dürmek istediğini açıkladı. Kimse inanmadı ona. bir sabah benim telesekretere bir mesaj btrai^
havagazııu açıp intihar etmiş. O mesajı kaç kez
dim: ömrümde sesini böylesine sakin, yazgısına
sine boyun eğmiş duymamıştım. Ne mutlu ne de
sur olduğunu söylüyor, onun için sürdüremeyeceği
bu yaşamı diyordu.”
Öyküyü anlatan kadına acıdı Veronika, teyzesi^
Ölümünü anlamak çabası içinde anlattığı belli oluyor,
du çünkü. Herkesin ne olursa olsun hayatta kalmak
için savaşım verdiği bir dünyada, ölmeye karar veren-
leri anlamak kolay mı?
Kimsenin kimseyi yargılayacak durumu yok. Her
insan kendi bilir çektiği acının boyutlarını ya da yaşa-
mında anlamın hepten yok olduğunu. Veronika bunu
açıklamak istedi, ama boğazındaki tüp yüzünden bo-
ğulur gibi oldu, kadın onun yardımına koştu.
Kayışlarla bağlanmış, orasından burasından tüpler
çıkan, kendi iradesine, açıkça belirttiği ölme isteğine
karşı korunmuş gövdesine doğru eğilen kadım gördü.
Başuu iki yana salladı, şu tüpleri çekip çıkarmaları,
huzur içinde ölmesine izin vermeleri için gözleriyle
yalvardı.
“Altüst olmuş durumdasınız,” dedi kadın. ‘"Yaptığı-
nızdan pişman mısınız, yoksa hâlâ ölmek mi istiyorsu-
nuz, bilmiyorum; beni ilgilendirmiyor. Ben işimi yap-
mak zorundayım. Hasta, ajitasyon durumu gösterirse,
kurallara göre ona yatıştırıcı iğne yapmam gerek.”
Veronika boğuşmaktan vazgeçti, ama hemşire ko-
luna iğneyi sokmuştu bile. Çok geçmeden, o tuhaf,
düşsüz dünyaya daldı yeniden; hatırladığı tek şey biraz
önce gördüğü kadının yüzüydü: yeşil gözler, kumral
saçlar, uzak bir hava, birtakım şeyleri zorunlu olduğu
için yapan, kuralları şu ya da bu biçimde hiç sorgula-
mayan insanların havası...
Paulo Coelho, Veronika'nın öyküsünü, üç ay kadar
sonra, Paris'te bir Cezayir lokantasında Slovenyalı bir
dostuyla yemek yerken öğrendi. Bu hanımın da adı
Veronika’ydı; Villete'm başhekiminin kızıydı.
Daha sonra, bu konuda bir kitap yazmaya karar
verdiğinde, okuyucunun kafasını karıştırmamak için
dostunun adını değiştirmeyi düşündü. Ona Blaska ya
da Edwina ya da Marietja ya da başka bir Sloven adı
koyabilirdi, ama sonunda gerçek adları kullanmakta
karar kıldı. Dostu olan Veronika'dan söz ettiğinde ona,
“Dostum Veronika” diyecek. Ötekinden söz ettiğinde
ise herhangi bir sıfata gerek kalmayacaktı, çünkü ka-
dın zaten kitabın baş kişisi olacaktı, aynca okurlar da
İkide bir “deli Veronika” ya da “intihara kalkışmış olan
Veronika” gibi tanımlar okumaktan sıkılabilirlerdi. Üs-
telik, kendisi de, dostu olan Veronika da kitabın yalnız-
ca kısa bir bölümünde görüneceklerdi. Şimdi okumak-
ta olduğunuz bölümde...
Dostu Veronika, babasının yaptıkları karşısında
dehşete kapılmıştı; hele de adamın saygınlık peşinde
olan bir kurumun başında olduğu ve de klasik akade-
misyenler tarafından değerlendirilecek bir tez üstünde
çalıştığı düşünülürse.
“Aslında buralara akıl hastanesi değil, sığınak de-
nirmiş eskiden; bu adın kökenleri ise ortaçağlara
dayanıyor,” diyordu genç kadın. “Herkesin gerektiğin-
de kiliseye ya da bir başka kutsal yere sığınma hakkı
varmış o zamanlar. Şimdi de, sığınma hakkı her uygar
insanın anlayabileceği bir kavram. Bu durumda t*.
Uım. insanların sığındığı bir yerin başındaki insan, bt.
rıne nasıl böyle davranabildi?"
Prnılo Coclho olup biten her şeyin ayrıntılarını öğ.
renmek istedi, çünkü Veronİka'nın öyküsünü Öğren-
mek için gerçek bir nedeni vardı.
Neden şuydu: Kendisi de bir vakitler bir sığmağa
ya da daha yaygın terimle bir akü hastanesine gönde-
rilmişti. Hem de bu bir kez değil, üç kez olmuştu; 1965,
1966 ve 1967 yıllarında. Onun kapatıldığı yer Rio de
Janeiro’daki Dr. Eiras Sanatoryumundu.
Hastaneye kapatılış nedeni bugün bile tam olarak
anlamlandtramadığı bir şeydi; belki ana-babası onun
alışılmışın dışında kalan davranışlarına şaşırmışlardı:
Kimi kez içine kapanık, kimi kez aşırı hareketliydi, üs-
telik “sanatçı" olmak istiyordu ki ailede herkes bunun
toplum dışı yaşamaya ve yoksulluk içinde ölmeye gö-
türecek tek yol olduğuna inanmaktaydı.
Bu konuyu düşündüğünde -ki doğrusuna bakarsa-
nız çok ender olurdu bu- asü delinin, hiçbir gerçek da-
yanak olmaksızın onu tımarhaneye kapatmayı kabul
eden hekim olduğu kanısına varırdı. (Bütün aüelerde
suçu başkalarına yükleme eğilimi vardır, dolayısıyla
ana-babasuun bu korkunç karan alırken ne yaptıklan-
nı bilmedikleri söylenebilir.)
Veronikahm arkasında bıraktığı mektupta önemli
bir Ftansız dergisinin Slovenya’mn nerede olduğunu
bilmediğinden yakındığını öğrendiğinde Paulo güldü.
“Kimse kendini böyle bir nedenden öldürmez.”
Dostu Veronika biraz utanarak, “Mektup tam da
bu yüzden herhangi bir etki bırakmamış,” dedi. “Dün
otele kaydımı yaptırdığımda, resepsiyon memuru
Slovenya'mn Almanya'da bir kent olduğunu sandı."
Coeiho bu duyguyu iyi tanıyordu: pek çok yabancı.
Aıjoniin’in Buenos Aires kentini, Brezilya'nın başken-
ti sanırdı.
Yabancıların ona ülkesinin başkentinin >
kent komşu Ülke Aıjantin’de bulunuyordu) güzellikleri
hakkında Övgüler yağdırmaları bir yana, Paulo Coelho
ile Veronika'nın paylaştıkları bir şey daha vardı; biraz
önce söylendi, ama bir kez daha yinelenmesinde yarar
var: Kendisi de akıl hastanesine kapatılmış ve bir sefe-
rinde ilk karısının işaret ettiği gibi "hiç bırakılmamış
olması gereken" biriydi.
Ama bırakmışlardı onu işte. Ve sanatoryumdan
son kez, bir daha hiç dönmemek üzere ayrıldığında
kendi kendisine iki söz vermişti: (a) bir gün bu konuda
bir şeyler yazacaktı ve (b) bu konuya açıkça el atmadan
Önce annesinin de babasının da Ölmesini bekleyecekti;
çünkü onlan incitmek istemiyordu: Onlar yaşamları
süresince, yıllar yılı yaptıklarından dolayı suçluluk
duymuşlardı.
Annesi 1993’te ölmüştü, ama babası, 1997'de sek-
sen dört yaşını bitirmiş olmasına rağmen sağdı ve akli
dengesi çok yerinde olduğu gibi sağlığı da iyiydi. Anfı-
zemi vardı gerçi (ömründe sigara içmemiş olmasına
karşın) ve huysuzluğuna hiçbir hizmetçi dayanamadı-
ğı için yıllardır ağzına dondurulmuş yiyeceklerden
başka bir şey girmemişti, ama güçlü kuvvetliydi.
Böylece, Paulo Coelho, Veronikamın öyküsünü
duyduğunda, kendisine verdiği sözlerden caymaksızın
bu konuya el atmanın bir yolunu bulduğuna inandı. İn-
tiharı hiçbir zaman aklından geçilmemişti, ama tımar-
hane dünyasını -tedaviler, doktorlarla hastalar arasın-
daki ilişkiler, öyle bir yerde yaşamanın rahatlıkları ve
gerginlikleri- yakından biliyordu.
Öyleyse Paulo Coelho ile dostu olan Veronika’yı bu
kitaptan sonsuza dek uğurlayalım ve öykümüze döne-
lim.Veronika ne kadar uyuduğunu bilmiyordu. Bir ara
uyandığını -hâlâ ağzından burnundan tüpler fırlar du.
rumda- ve bir sesin şöyle dediğini hatırlıyordu:
“Size mastürbasyon yapmamı ister misiniz?"
Ama şimdi, dört açtığı gözlerini odada dolaştırır-
ken, o sözlerin gerçek mi yoksa halüsinasyon mu oldu-
ğunu kestiremiyordu. O tek anının dışında hiçbir şey,
ama kesinlikle tek bir şey hatırlamıyordu.
Tüpleri çıkarmışlardı, ama vücudunun her yanına
iğneler batırılmış durumdaydı hâlâ, kalbinin ve kafası-
nın çevresinde birtakım teller takılı ve kollan hâlâ ka-
yışlarla bağlı. Çırılçıplaktı, üstüne bir tek çarşaf örtül-
müştü ve üşüyordu, ama şikâyet etmemeye kararlıydı.
Yeşil perdelerle çevrili küçük bir alanı yatağı, yoğun
bakım ünitesi ve kitap okuyan bir hemşirenin oturdu-
ğu beyaz bir iskemle tümüyle doldurmuştu.
Bu seferki kadının gözleri koyu renk, saçları kah-
verengiydi. Onun saatler -yoksa günler mi?- önce ko-
nuştuğu kadın olup olmadığını gene de çıkaramıyordu
Veronika.
“Kollarımdaki kayışları açar mısınız?”
Hemşire başını kaldırdı, sert bir sesle “Hayır” de-
dikten sonra kitabına döndü.
Hayattayım, diye düşündü Veronika. Her şey yem-
den başlayacak. Bir süre burada kalacağım, derken be-
nim tamamen normal olduğumu anlayıp salıverecek-
ler. Lyubiiyana’nın sokaklarını göreceğim yemden,
kent meydanını, köprüleri, işe giden gelen insanları.insanlar yardıma meraklı olduklarından Hiırf ken-
dilerini olduklarından daha üstün hissetmek için- kü-
tüphanedeki içimi bana geri verecekler. Zamanla aynı
barlara, gece kulüplerine gitmeye başlayacağım; arka-
daşlarımla dünyanın sorunlarından, adaletsizliğinden
söz edeceğiz, sinemalara gideceğim, gül kıyısında yü-
rüyüşlere çıkacağım.
Hap almayı akıl ettiğim için herhangi bir sakatlı-
ğım yok, hâlâ genç, güzel ve zekiyim, erkek arkadaş
bulmakta zorlanmayacağım, hiçbir zaman zorlanma-
dım zaten. Onlarla kendi evlerinde ya da koruluklarda
sevişeceğim, belli ölçüde zevk alacağım, ama orgazm
olur olmaz o boşluk duygusu gen gelecek. Konuşacak
pek bir lafımız olmayacak ve ikimiz de bunu bileceğiz.
Bir an önce sıvışmak için bahane uydurma ânı gelecek
-**Geç oldu” ya da 4*Yann erken kalkmam gerekiyor”-
ve birbirimizin gözlerine bakmaktan çekinerek çabu-
cak ayrılacağız.
Ben rahibelerin yanındaki kiralık odama dönece-
ğim, kitap okumaya çalışacağım, TV’yi açıp hep aynı
bildik programlara bakacağım, saati kuracağım, ertesi
sabah her sabahki aynı saatte çalıp beni uyandırsın,
ben de kütüphaneye gidip her gün yaptığım aynı şey-
leri makine gibi tekrarlayayım diye. Öğlen de tiyatro-
nun karşısındaki parkta her gün oturduğum bankta
oturup sandviçimi yiyeceğim, her Allah'ın günü sand-
viçlerini yemek için hep aynı bankları seçen insanlar
göreceğim, hepsinin yüzünde hep ayru boş bakış ola-
cak, derin bir şeyler düşünüyormuş numarası yapacak-
lar.
Sonra işyerime döneceğim, kim kiminle çıkıyor-
muş, kimin ne hastalığı varmış, kim kocası yüzünden
gözyaşı döküyormuş dedikodularına kulak kabartaca-
ğım ve kendimi ayrıcalıklı hissedeceğim: Güzelim, iyi
bir işim var, istediğim adamı elde edebilirim. Gün ak***** döndüğünde gene o eski barlara uğrayacağım v,
her şey gene yeniden başlayacak.
Kendimi öldürme girişimim yüzünden şu
üzüntüden aklı başından gitmiş olan annem, zamanı*
şoku atlatacak, hayatıma ne zaman bir yön vereceğimi
neden herkese benzemediğimi sormaya başlayacak ye!
niden, yaşamın aslında hiç de karmaşık olmadığını
söyleyecek: “Bana baksana, yıllardır babanla evliyi^
sem elimden gelebilecek en iyi şartlarda büyüttüm,
hep sana en iyi örnek olmaya çalıştım."
Günün birinde onun hiç durmadan aynı sözleri
tekrarlamasından bıkıp usanacağım, sırf onu hoşnut
etmek için biriyle evlenip o adamı sevmeye zorlayaca-
ğım kendimi. İkimiz birlikte bir geleceğimiz olduğu
hayalini kurmayı başaracağız: kırda bir ev, çocuklar,
çocuklarımızın geleceği. İlk yıl sık sık sevişeceğiz,
ikinci yıl daha az; üçüncü yıldan sonra insanın aklına
herhalde ancak on beşte bir gelir seks, aklına geleni ise
ayda bir gerçekleştirir. Daha da beteri, hemen hemen
hiç konuşmayacağız. Durumu kabullenmeye çalışaca-
ğım, neyim eksik ki, bu adam artık benimle ilgilenmi-
yor, yüzüme bile bakmıyor, hep arkadaşlarından söz
ediyor, sanki gerçek dünyası onlarmış gibisinden ken-
di kendimi sorgulayacağım.
Evliliğimiz iyice kötülediğinde gebe kalacağım.
Çocuğumuz olacak, bir süre birbirimize yakınlaşaca-
ğız, sonra her şey gene eskisi gibi olacak.
Dün -ya da günlerce önce miydi bilmiyorum artık-
o hemşirenin anlattığı teyze gibi kilo almaya başlaya-
cağım. Perhizlere gireceğim, her gün, her hafta siste-
matik yenilgilere uğrayacağım, her türlü denetim ça-
bama ısrarla karşı koyarak artan kilolar karşısında. 0
aşamada, depresyonu engelleyen sihirli haplar kullan-
maya başlayacağım, derken bir-iki çocuk daha yapacafim, çok kısa sûren aşk gecelerinin meyvesi olarak.
Çocuklarımın yaşam nedenim olduğunu söyleyeceğim
herkese, oysa aslında benim yaşamım onların yaşam
nedenidir.
Herkes bizi mutlu bir çift olarak görecek, yüzeyde
görünen mutluluğun altındaki yalnızlıklardan, öfke-
den, tevekkülden kimsenin haberi olmayacak.
Derken, günün birinde, kocam ilk sevgilisini bula-
cak, ben o hemşirenin teyzesi gibi ortalığı ayağa kaldı-
racağım belki ya da kendimi öldürmeyi düşüneceğim
bir kez daha. Ama o zamana dek yaşlanmış,.korkaklaş-
mış olacağım. Bana gereksinme duyan iki-Üç çocuğum
olacak; her şeyi terk etmeden önce onları büyütüp
dünyada bir yer edinmelerine yardıma olmak zorunlu-
luğunu duyacağım. Kendimi Öldüreceğime rezalet çı-
karacağım, çocukları alıp gitme tehdidini savuraca-
ğım. Her erkek gibi kocam da sinecek, beni sevdiğini,
bir daha böyle bir şeyin olmayacağını yeminle söyleye-
cek. Onu gerçekten terk edecek olsam ana-babamın
evinden başka gidecek bir yerim olmadığını, ömür bo-
yu orada kalıp annemin dırdırım -mutluluk fırsatım
elimden kaçırdığımı, her erkeğin böyle kaçamaklar
yaptığım, aslında çok iyi bir adam olduğunu, kendini
bilen kadının yerinin kocasının yanında olduğunu, ço-
cukların bu ayrılıktan dolayı bunalımlar yaşayacağını-
dinlemek zorunda kalacağımı aklına bile getirmeye-
cek.
Birkaç yıl sonra bir başka kadın girecek hayatına.
Ya birlikte göreceğim onlan ya da biri haber verecek,
öğreneceğim kısaca. Ama bu kez Öğrendiğimi açıkla-
mayacağım, görmezden geleceğim. Tüm enerjimi ilk
sevgiliyle boğuşmak için harcamışım, artık hiç enerjim
kalmamış. Zaten hayalleri unutup yaşamı olduğu gibi
kabullenmek daha İyi, daha kolay, Annem haklıymış.
O hep anlayışlı bir koca olacak; ben hep kütüphanede çalışmayı, öğlenleri tiyatronun karşısındaki
ta sandviçlerimi yemeyi, başlayıp başlayıp doğru dQ.
rüşt bitiremediğim kitapları okumayı, on, yirmi, elliyi]
Öncekinden farklı olmayan televizyon programlarını
izlemeyi sürdüreceğim.
Tek fark, sandviçleri yerken şişmanlıyorum, diye
suçluluk duyacağım, evde beni bekleyen kocam ve ço-
cuklarım olduğu için akşamları barlara gidemeyece-
ğim.
Bundan sonra geriye kalan tek şey çocukların bü-
yümesini beklemek ve gün boyu intihan düşünmek,
ama bunu gerçekleştirecek cesareti bulamamak ola-
cak. Günlerden bir gün, hayatın zaten bunlardan baş-
ka bir şey olmadığım, tasalanmanın gereksiz olduğu-
nu, hiçbir şeyin değişmeyeceğini anlayacağım. Ve ka-
bulleneceğim.
Veronika içsel konuşmasına son verirken bir de
kendine söz verdi: Villete’ten sağ çıkmayacaktı. Hâlâ
ölecek kadar sağlıklı ve cesurken her şeye bir son ver-
mek en iyisiydi.
Birkaç kez uyuyup uyandı; her seferinde çevresin-
deki makinelerin azaldığını, gövde ısısının arttığını ve
hemşirelerin değiştiğini fark etti; ama yanında her za-
man biri vardı mutlaka. Yeşil perdenin ötesinden ağla-
ma, inleme sesleri, sakin, teknik tındı fısıltılar işitiyor-
du. Zaman zaman uzaktan bir makinenin vızıldadığını,
koridorda ayak seslerinin çoğalıp hızlandığını da duyu-
yordu. O zaman seslerin sükûneti kayboluyor, teknik
tınılar yerini gergin, aceleci emirlere bırakıyordu.
Akimın başında olduğu anlardan birinde, hemşire-
nin biri ona sordu:
“Nasıl olduğunuzu öğrenmek ister misiniz?”
t Veronika. “Nasıl olduğumu zaten biliyorum,” dedi.“Ve gövdemde sizin gördüğünüz değişikliklerle hiç il-
gisi yok olanların. Olan her şey ruhumda oluyor.”
Hemşire konuşmayı sürdürmeye çalıştı, ama Vero-
nika uyuma taklidi yapmayı yeğledi.