Malikâneye geri döndüğümüzde hava tamamen kararmış, Ankara’nın o meşhur, insanı iliklerine kadar titreten ayazı şehre kapkara bir örtü gibi çökmüştü. Devasa demir kapılar ardımızdan büyük bir gürültüyle kapandığında, bu kez kendimi kapana kısılmış bir esir gibi değil, dışarıdaki o vahşi kurtlar sofrasından korunmuş bir kalede gibi hissettim. Kurşunların zırhlı camlarda bıraktığı o örümcek ağını andıran çatlaklar, sanayi mahallesinde yaşanan cehennemin en somut kanıtıydı.
Araç durur durmaz Devrim kapısını açtı. Yaralı omzunu, sızlayan canını tamamen unutup beni incitmekten korkar gibi belimden nazikçe kavrayarak aşağı indirdi. Ayaklarım yere bastığında dizlerim hâlâ hafifçe titriyordu ama onun gölgesi üzerimde olduğu sürece yıkılmayacağımı biliyordum.
"Baras," dedi Devrim, sesindeki o komuta eden, yeraltını titreten ton geri gelmişti. "Çevre güvenliğini en üst seviyeye çıkar. Malikânenin sınır kuşağında tek bir kuş bile uçmayacak. Savaş’ın adamlarının sorgusunu bizzat ben yapacağım, sabaha kadar süreleri var. Kimin sızdırdığını öğrenmek istiyorum."
"Emredersiniz, Devrim Bey. Siz yaranıza baktırın, gerisi bende," dedi Baras. Gözleri bir anlığına bana kaydı; o her zamanki profesyonel maskesinin arkasında, benim sağ salim, tek bir çizik bile almadan dönmüş olmamdan dolayı duyduğu hafif bir rahatlama ve bana karşı yeni bir saygı seziliyordu.
Devrim, elimi sıkıca tutarak beni üst kattaki odamıza, o şömineli devasa odaya yönlendirdi. Odaya girdiğimizde içerisi hâlâ dün geceden kalan o hafif gül yaprakları ve odunsu kokuyla bezeliydi. Devrim, yatağın kenarına oturdu ve kazağını tek hamlede, canının acıdığını belli eden hafif bir hırıltıyla üzerinden çıkardı.
Gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi, elim istemsizce ağzıma gitti. Sol omzundaki mermi sıyrığı, beyaz teninin üzerinde derin, kırmızı bir hat çizmişti ve taze kan hâlâ sızarak kaslı göğsüne doğru yol buluyordu. Ancak beni asıl sarsan şey bu yeni yara değildi. Sırtında ve göğsünde, geçmişin izlerini taşıyan irili ufaklı onlarca yara izi vardı. Bıçak izleri, eski kurşun yaraları... Bu adamın vücudu, yeraltı dünyasında verdiği o amansız savaşların, yıktığı kuralların coğrafi bir haritası gibiydi. Kuralları yıkan bir "Devrim" olmak, bu acıları tek tek sırtında taşımayı gerektirmişti demek ki.
"Korkuyor musun?" diye sordu Devrim. Bakışlarımı vücudundaki o eski izlerde gezdirdiğimi fark etmişti. Sesi fısıltıdan farksızdı, gözlerinde ise beni ürkütmekten, o karanlık geçmişiyle beni kaçırmaktan korkan tuhaf, çocuksu bir mahcubiyet vardı.
"Hayır," dedim, sesimi olabildiğince dik tutmaya çalışarak. Banyonun kapısına yöneldim ve içerideki ecza dolabından ilk yardım malzemelerini, batikonu, steril pamukları ve sargı bezini aldım. Yanına geri döndüğümde yatağın kenarına, tam karşısına diz çöktüm.
Pamuğa batikonu dökerken ellerimin titremesine engel olamadım. Şişenin içindeki sıvının kokusu odayı kaplarken, kalbim yine o tanıdık ritimle çarpmaya başladı. Devrim ellerimin titrediğini fark ettiği an, sağlam olan sağ elini uzatıp titreyen bileğimi kavradı. Dokunuşu tenimi anında ısıttı; aramızdaki o elektrik dalgası, şöminesiz odayı bile yakıp kavuracak güçteydi. İşte yine o his geliyordu: Mantığımın bittiği, korkunun aşka teslim olduğu o Vecd anı.
"Eğer canını acıtacaksam, ya da kan seni tutuyorsa bırak Baras baksın, Efsun," dedi, gözlerimin en derinine, ruhumu okumak ister gibi bakarak.
"Ben yapacağım," dedim kararlılıkla. Bileğimi tutan elini yavaşça indirdim, parmaklarımı onun elinden ayırıp pamuğu omzundaki açık yaraya bastırdım.
Devrim zerre irkilmedi, tek bir acı nidası bile çıkarmadı, gözlerini bile kırpmadı. Sadece gözlerini gözlerime dikti ve ben yarasını temizlerken, acıyla karışık bir hayranlıkla beni izledi. Sanki canı yanan o değilmiş, sanki o kurşun onun tenini parçalamamış gibi sakindi. Onun bu teslimiyeti, yeraltını dize getiren bu adamın benim karşımda bu kadar savunmasız duruşu içimdeki bir yerleri tamamen eritiyordu.
"Neden yaptın?" diye sordum, yaranın üzerine temiz gazlı bezi yerleştirip sargı bezini omzunun etrafından dolarken. Sesim şöminenin hayali çıtırtısı gibi yumuşak ve pürüzsüzdü. "Neden o kurşunların önüne atladın? Benim babam sana borçlu, ben senin rehinestim. Ölebilirdin Devrim."
Devrim derin bir nefes aldı. Göğsü yükselip alçalırken, kalbinin ritminin tıpkı benimki gibi hızlandığını görebiliyordum. Sağ elini yavaşça kaldırdı, parmak uçlarını yanağıma yerleştirdi. Başparmağıyla elmacık kemiğimi o kadar zarif, o kadar romantik bir şekilde okşadı ki, aldığım nefes boğazımda düğümlendi.
"Sen benim rehinem değilsin, Efsun," diye fısıldadı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, dudaklarının sıcaklığı tenime çarpıyordu. "Sen bu dünyada benim korumak zorunda olduğum, bana ait olan tek şeysin. Dün gece o gelinliği giyip benim soyadımı aldığın an, senin acın benim acım oldu. Sana gelecek her kurşun, önce benim göğsümden geçmek zorundadır. Bunu o kafana sok."
Sargı bezini bağlarken parmaklarım onun çıplak tenine değdi. Aramızdaki o son mesafe de yok oldu. Gözlerindeki o karanlık okyanus, beni yavaş yavaş içine çekiyordu. Bu zoraki evlilik, bizi birbirimize düşman etmesi gerekirken, kaderin en tehlikeli oyunuyla bizi birbirimizin tek sığınağı, tek nefesi haline getiriyordu.