Yarayı tamamen sardıktan sonra malzemeleri yavaşça topladım. Gece yarısını çoktan geçmiş, malikânenin koridorları derin bir sessizliğe gömülmüştü. Devrim, yatağın başlığına yaslanmış, gözlerini kapatmıştı. Yüzündeki yorgunluk çizgileri onu her zamankinden daha insani gösteriyordu. Tam odadan çıkıp, koridorun sonundaki boş odalardan birine geçmeyi, bu yoğun duygulardan biraz olsun uzaklaşmayı düşünüyordum ki, gitmeme izin vermez gibi bileğimden yakaladı. Çok hafif, incitmeden çekmişti ama gitmemi istemediği, o güçlü parmaklarının arasındaki kararlılıktan belliydi.
"Gitme," dedi, gözlerini bile açmadan. Sesi gecenin karanlığında kadife gibi pürüzsüzdü. "Bu gece burada kal. Sadece... yanımda olduğunu bilmeye, senin nefesini duymaya ihtiyacım var."
Duraksadım. Kalbim o kadar sert, o kadar gürültülü çarpıyordu ki, yatağın içindeki sessizlikte bu sesi duyacak diye ödüm koptu. Yatağın boş kalan diğer tarafına yavaşça geçtim ve çarşafın altına girdim. Aramızda birkaç santimlik bir mesafe vardı ama onun vücudundan yayılan o yoğun, erkeksi sıcaklık, aradaki tüm boşlukları ve kırgınlıkları kapatıyordu.
Oda tamamen karanlığa gömüldüğünde, sadece ikimizin düzensiz nefes sesleri duyuluyordu. Dışarıda esen Ankara rüzgârı pencereleri zorluyor, adeta içeri girmek istiyordu ama içeride, bu yatağın üstünde bambaşka, tamamen bize ait bir dünya kurulmuştu.
"Efsun," dedi Devrim karanlığın içinden. Sesi her zamankinden daha pes, daha çaresiz ve kırılgan çıkmıştı. Bir mafya liderinin asla çıkarmayacağı bir tondu bu.
"Efendim?" diye fısıldadım karanlığa doğru.
"Benden hâlâ nefret ediyor musun?"
Gözlerimizi karanlığın tavanına dikmiştik. Dün gece bu soruya "nefret ediyorum" diye cevap vermek çok kolaydı, çünkü karşımda sadece hayatımı mahveden bir adam vardı. Ama bugün... O kurşunların arasında üzerime siper oluşunu, beni korumak için dünyayı karşısına alışını, omzundaki o taze kanı ve şu an yanımda bir çocuk gibi savunmasızca yatışını gördükten sonra, içimdeki o nefret duvarlarının teker teker, büyük bir gürültüyle yıkıldığını hissediyordum.
"Senden nefret etmek istedim, Devrim," dedim dürüstçe. Karanlık, insanın en gizli, kendine bile itiraf edemediği gerçekleri yüzüne vururdu. "Beni hayatımdan, lise sıralarımdan, hayallerimden kopardığın için senden nefret etmek için kendimi zorladım. Ama bugün... sen benim için canını ortaya koydun. Ben hayatımda ilk defa birinin beni bu kadar çok önemsediğini, benim için ölmeyi göze aldığını hissettim. Bu yüzden... artık istesem de senden nefret edemiyorum."
Karanlığın içinde Devrim’in bana doğru döndüğünü, çarşafın hışırtısını duydum. Sağ elini uzattı, çarşafın üzerinde duran soğuk elimi buldu ve parmaklarımızı birbirine kenetledi. Elimi o kadar sıkı, o kadar derinden kavradı ki, sanki bıraksa bu dünyadan yok olup gidecekmişim gibi hissettim.
"Bu dünyada herkes benden nefret ediyor, Efsun," diye fısıldadı, sesi kalbimin en ücra köşelerine dokunarak. "Düşmanlarım, dostlarım, yeraltındaki o acımasız adamlar... Hatta bazen aynadaki o kanlı yansımam bile benden nefret ediyor. Ama senin gözlerinde o nefreti görmemek... Bu benim bu hayatta kazandığım en büyük, en gerçek devrim."
Onun bu kelimeleri, ruhumda büyük bir patlamaya neden oldu. Kenetlenen ellerimiz, kalplerimizin birbirine akmasına neden olan birer köprüydü artık. Sahte bir protokolle, zorla başlayan bu evlilik; Ankara’nın bu buz gibi gecesinde, iki yaralı ve yalnız ruhun birbirinde kaybolduğu, kendinden geçtiği o en saf Vecd anına teslim oluyordu. Gözlerimi onun kokusuyla kapatırken, geleceğin ne getireceğini bilmiyordum ama Devrim’in elini tuttuğum sürece, karşıma çıkacak her cehenneme onunla yürümeye hazır olduğumu biliyordum.