İçeriğe geç

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 3 · 7 dk okuma

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 3

GÖKKUŞAĞI RENGİ

Alaz beyin beni evime bırakmasından tam tamına 1 hafta geçti. Bu bir haftadır hastaydım ve şirkete gitmedim. Büyük ihtimalle çok iş birikmişti. Ah hayat şöyle zengin bir ailede doğmak vardı hadi neyse bunu da şükredelim. Öf canım da çok sıkılıyor valla acaba şirkete mi gitsem. Lan bugün hafta sonu ah be evde yapacak başka aktivitede yok ki kutu oyunu oynayayım desem kendi kendime oynayacak değilim derken telefonum çalmaya başladı. Patron arıyor, niye arıyor ki acaba. Ay en son zaten bunları basmıştım çok utanç vericiydi beni bırakırken bile çok utanıyordum.

"Sude şirkette odamda masanın üstünde kırmızı bir dosya var onu bana getirmen gerekiyor. Şimdi şoför yollayacağım hazır ol" deyip yüzüme kapattı alo bile demedim. Koşarak odama geçtim ve hazırlanmaya başladım.

Gece mavisi, vücuduna tam oturan üstüyle dikkat çekiyordu; renk, loş ışıkta derinleşip ona soğuk bir zarafet veriyordu. Krem pantolon, akışkan dokusuyla bu şıklığı yumuşatırken beyaz sneaker’lar kombine zahmetsiz bir tazelik katıyordu. Soft tonda küçük çantası ve mat gümüş saati, gösterişten uzak ama stil sahibi detaylar gibi görünüyordu.

Toplamda, uğraşılmamış bir zarafet taşıyor; sessizce “ben böyle iyiyim” diyordu. Bence iyiydim. saçımı ise rahat bir atkuyruğu yaptım. Makyaj ise maskara allık ruj bu kadar bence oldu. En iyisi aşağıya ineyim artık.

Araba kısa süre içinde gelmişti. Araba şirkete doğru sürmeye başlamışken kafamdaki kurgusal karakterleri düşündüm ah kurgusal kocalarım. 20 dakika sonra şirketin önüne gelmiştik.

Hızlı bir şekilde şirkete girip asansöre bindim . Etrafta dolaşan güvenlikçiler dışında kimsecikler yoktu. Asansör kapası açıldığı gibi çıktım ay daraldım resmen. Alaz beyin odasına girip kapıyı kapattım. Bu sefer odayı baya inceleme fırsatı buldum malum kimsecikler yoktu.

Odaya adımımı attığım anda hava değişti. Sanki kapının ardından, dışarıdaki dünya soyutlandı ve içeriye yalnızca ağır bir sessizlik sızdı. Duvarları kaplayan koyu ahşap, ışığı yutar gibi duruyor; mekânı olması gerekenden daha dar, daha tehditkâr gösteriyordu.

Ortada duran siyah, devasa masa ilk bakışta bile birinin gücünü ilan ediyordu. Üzerinde neredeyse hiçbir şey yoktu; sadece bir tane kırmızı dosya susturulmuş bir telefon ve gözüme ilişince içimi titreten metal bir çakmak. Düzenliydi, fazla düzenli; bu kadar düzen, kontrolün hastalık boyutunda bir alışkanlık olduğunu fısıldıyordu.

Yumuşak fakat loş sarı ışık, lambalardan süzülerek odayı solgun bir altın tonuna boyuyor; gölgeleri diplerde saklanan bir tehdit gibi derinleştiriyordu.

Raflarda kitaplar vardı ama içgüdüm bana onların bilgi için değil, görüntü için durduğunu söyledi. Asıl değerli olanların, gözün görmediği çekmecelerde saklandığından emindim.

Pencerenin önünden şehrin gece ışıkları görünüyordu; ama buradan bakınca o parlaklık bir manzara değil, bir hakimiyet alanı gibiydi. Bu odanın sahibinin, o ışıkları elinde tuttuğunu, onları söndürme gücüne sahip olduğunu düşündüm.

İçeri girdiğimde hissettiğim ilk şey korku değildi; daha tehlikelisi: saygıydı. Ve o saygının içinde, insanı sindiren bir teslimiyet vardı. O masa, o oda, o hava… hepsi tek bir cümleyi fısıldıyordu: Burada güç konuşur; geri kalanı susar.

İlahi bakış

Alazın kendisini odada izlediğini bilmiyordu Sude. Alaz bilgisayar başında Sude'nin neyi düşündüğünü bulmaya çalışıyordu ama bir şeyler ters gidiyordu sanki Sude o odanın sırrını çözmeye çalışıyor gibiydi. Etrafı dikkatlice incelemesi merakına yenik düştüğünü gösteriyordu. Acaba Sude neden bu şirketi tercih etmişti maaşı için mi yoksa kaderinin orda olacağını biliyor muydu. Peki ya biz Sude'yi daha tam tanıyamadıysak. Sude'nin geçmişindeki yaşadıklarından sonra kaldırabilecek mi?

Alaz Alp

Odam karanlığı sever; tıpkı ben gibi. Duvarları kaplayan koyu ahşap paneller, sigara dumanının yıllardır içinde biriktiği ağır bir koku taşır. Masam geniş, siyah cilalı; üzerinde gereksiz hiçbir şey durmaz, sadece dosyalar, susturulmuş telefonlar ve parmaklarımın dokunduğunda soğukluğunu hissettiğim çelik bir çakmak. Arkamda duran raflarda kitaplardan çok gizli anlaşmalar, kalın zarflar ve kimsenin ulaşamayacağını bildiğim kayıtlar saklıdır.

Loş sarı ışık, tavanın kenarındaki metal lambalardan süzülür; yüzümü olduğundan daha sert, gözlerimi daha tehlikeli gösterir. Pencereden geceyi görürüm, şehrin ışıkları alttan bana boyun eğer; sokaklar, para ve kanın aynı hızla aktığını hatırlatır.

Bu odada konuşulan her kelime hesaplıdır, her nefes borçtur. Buraya giren herkes bilir: masanın arkasında oturan adam, sadece bir patron değil; kararlarıyla kaderi çizilen insanların sessiz celladıdır.

Bilgisayarımın başında Sude'yi izliyordum. bir şeyleri anlamaya çalışıyordu. Şimdi ise masamın üstündeki çerçevelenmiş fotoğrafa kaydı gözleri. Belki o fotoğrafı gördükten sonra bir şeyleri hatırlar yada vicdan azabı çeker. Onu oracıkta öldürmek istiyordum. Her şey onun yüzündendi yine çıktı karşıma benden en değerlimi almışken şimdi yeniden karşıma çıkması. Ama ben Alaz Alp Demirkan'sam sana acı çektirmeden diğer tarafa yollamam.

Sude

Gözüm bir fotoğrafa kaydı. Ne yoksa o onun neyi oluyor lan. Çiğdem lise yıllarımda çok yakın bir arkadaşımdı ama maalesef akran zorbalığından dolayı hayatını kaybetmişti. Çiğdem öldüğü gün abisi gelip benim suçum olduğumu söylemişti. Bana Çiğdemi spor salonuna çağır demişlerdi bende gidip çiğdeme söylemiştim nerden bilebilirdim onun oradan cansız bedeninin çıkacağını. Aşırı derecede gözlerim doldu.

8 yıl önce

Çiğdem ile okula girmeye kara verdik yoksa geç kalırdık valla. " Kız Çiğdem acaba bu okul çıkışı Avm turlayalım mı." acaba Çiğdem bugün doğum günüm olduğunu hatırlıyor mu bugün 16. yaşıma girdim. "Olur aslında hem turlarız biraz." dedi. Okula girdikten sonra bir tane kız beni kantinde birilerinin çağırdığını söyledi .

Bende Çiğdeme sınıfa geçmesini birazdan geleceğimi söyledim o da tamam dedi . Kantine indiğimde karşıma koşarak bir kız geldi " Çiğdemi spor salonuna çağırıyorlar ama basketbol türübününe çıksın" dedi bende sınıfa gittim " Çiğdem seni teneffüste spor salonuna çağırıyorlar ama basketbol türübününe çıksın dediler gidecek misin bence gitme" dedim. "Gidem ya en fazla ne olabilirki" dedi ben ise tamam dedim ve derse döndüm ders baya hızlı geçmişti.

Çiğdem de hemen spor salonuna gitti valla ne yalan söyleyeyim çok merak ettim. Acaba gitsem mi gidem bence ya. Ben de koşarak spor salonuna gittim ay çok nefes nefese kaldım lan. Aha Çiğdem lan karşında 3 tane kız var bu kızlar Çiğdemin kavgalı olduğu kızlar değil mi ? En son aralarını düzeltmişlerdi ne oldu acaba yine.

10 dakika boyunca konuştuktan sonra kızlar çiğdeme bağırmaya başladılar. Acaba gidip kızların ağızlarına sıçsam mı? Benden günah gitti gidiyorum valla. Kızlar hala beni görmemişlerdi tam yaklaşmışken Çiğdemi ittirdiklerini fark ettim.

Koşuyordum. Ayaklarım sanki zemine değil, boşluğa basıyordu; her adımım gecikmiş bir pişmanlığın ağırlığıyla yankılanıyordu. “Çiğdem! DUR!” diye bağırdım ama sesim, metal duvarlarda boğulmuş bir yalvarış gibi dağıldı. O an döndü, göz göze geldik; gözlerinde öyle büyük bir kırılma vardı ki, ben değil, dünya düşüyordu sanki.

Elimi uzattım, o da uzattı. Aramızda sadece bir adım vardı, belki daha az. Ama adımın değeri artık hesaplanamazdı; çünkü tam uzanırken, parmak uçlarımız birbirine değmeden, onun bedeni kaydı.

Çiğdem, o an, sanki zaman kopmuş gibi, sessizce aşağıya doğru süzüldü. Ben çığlık attım, öyle yüksek, öyle çaresiz ki, sesim boğazımda bir bıçak gibi patladı. Rüzgâr saçlarını savurdu, yüzü bana dönüktü, korkmuyordu. Bu daha da kötüydü.

Koştum. Bilmiyorum nasıl indim o merdivenlerden, bacaklarımı hissetmiyordum, kalbim kaburgalarımı kıracak kadar hızlı vuruyordu. Her basamağı inişim, her nefesim, “Keşke… keşke…” diye titretiyordu içimi. Dünyanın tüm ışıkları sönmüştü sanki; sadece onun düştüğü yere odaklanmıştım.

Aşağı indiğimde, zaman durmuştu.

Çiğdem yerde değildi… saplanmıştı.

Zemin karanlıktı ama o kadar çok kan vardı ki, siyahın üzerine yırtıcı bir kırmızı gökkuşağı gibi yayılmıştı.

Sivri bir metal direk, bedeninin hemen altından çıkıyor; etrafına yayılmış sıcak kan, saniyeler içinde soğuyan bir hayatın izini taşıyordu.

Dizlerimin üzerine çöktüm, ellerim titreyerek yüzüne uzandı. “Çiğdem… Çiğdem nolur gitme…” dedim. Sesim paramparça, nefesim yarım. “Daha bugün doğum günümü kutlayacaktık… Pasta almıştım… hani sen ‘mumlar üflemek çocukça ama yine de hoşuma gidiyor’ demiştin…”

Yutkundum, boğazımda bir yumru değil, koskoca bir çığlık vardı. “Nolur gitme… nolur…”

Parmaklarım saçlarına değdiğinde, o sıcaklığı aradım. Ama sıcaklık, bir insanın içinden en son giden şey bile değilmiş meğer; ilk terk eden oymuş.

Bedenim titrerken yüzünü tuttum, şakağındaki küçük beni hatırlatan beneklilere baktım. “Ben sana yetişemedim… ben yine geç kaldım… her şeye geç kaldığım gibi.” Gözlerimden yaşlar akıyor, dudaklarıma tuz tadı çarpıyordu. “Sen hep ‘koşma, düşersin’ derdin ya… bak, bu kez ben düştüm. Sen değil.”

Bir rüzgâr esti, saçlarını hafifçe oynattı. Bir an, bir anlığına gözlerini açacak sandım. O kadar aptalca bir umuttu ki bu, midemi bulandırdı.

Başımı göğsüne yasladım, dağılır gibi. “Doğum günümü kutlamana gerek yok… sadece kal…” dedim. “Sessiz ol, kızgın ol, konuşma… ama gitme…”

Ama dünya adil değil. Kimse geri gelmiyor. Zaman geri sarılmıyor. Koştuğum yol beni ona yetiştirmedi, sadece kaybıma taşıdı.

Bir siren sesi duyuldu uzaktan, hayat denen o acımasız şey yine gelip bizi ayırmaya hazırlanıyordu. Ben, kan içindeki o ürkütücü sahnenin ortasında, küçük bir çocuğun ağlaması gibi ağladım; dizlerimin üstünde, başım onun göğsünde, nefesimin içinde saklanan kırık bir cümleyle:

“Çiğdem, nolur gitme…”

Ama gitti.

Ve ben, o gün öğrendim:

Bazı doğum günleri, bir insanın yeniden doğduğu değil, içimizde bir şeyin öldüğü günmüş.

Bölüm sonu

1 yorum