İçeriğe geç

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 4 · 10 dk okuma

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 4

VEDA

Ben bu hayata niçin gelmiştim peki? Sadece okuyup çalışıp evlenip çocuk yapıp ölmek mi? Çocukluğumdan beri sürekli bir görev. Ders çalış. Bana bir tek bunu derlerdi. Tabi ki bu hayatta güzel şeylerden yaşadım ama bana koyan tek şey sürekli bir görev verilip bunu yap şunu yap. Ben sadece bi kerede olsa ben gibi olmak isterdim. Mesela istediğim tarz kıyafetler giymek istediğim tarz saç kesimi, tabi ki ailem benim bunları yaşamamı izin vermedi.

Ayıplar dediler o nasıl tarz öyle sen Müslümansın böyle şeyler giyme. Allahtan babam canım babam o olmasa o evde bana değer veren yoktur. Onsuz bir hayat düşünmek bile bana göre korkutucu. Belki sen abartıyorsun diyeceksiniz ama benim arkamda dağ gibi duran bir tek babamdı benim fikirlerime düşüncelerime saygı duyan bir tek babamdı .

Herkesin hayatına imrenerek bakardım. Anneleri onlara nasıl sevdiklerini izlerdim uzaktan. Bu bana çok koyardı. Anne sevgisizliğini çok iyi bilirdim. Tabi hayatıma giren Çiğdem ile o bana aynı anne şefkati ile yaklaşırdı. O bana her öyle davrandığında içim ısınırdı.

8 Sene önce

Bu ara herkes bana güçlü olmamı söylüyor, ama ben güçlü olmaktan yoruldum.

Güçlü olmak, içindekileri saklamak demekse, ben buna hiç uygun değilim.

Babam evde, ama yok gibi.

Akciğerleri iflas etmiş bir adamın nefes alıp vermesi, bir evin duvarlarına çarpan en ağır sessizlikmiş.

Ben her sabah okula giderken, “acaba döndüğümde hâlâ burada mı” diye düşünüyorum.

Bu düşünce, omuzlarıma bir kaya gibi oturuyor.

Gülmek ayıp, nefes almak günah gibi.

İşte bu yüzden okul tuvaletine sığındım o gün.

Kapıyı kilitleyip ağlamamak için dudaklarımı ısırdım.

Ama gözyaşı insanın iradesine bakmıyor, akacağı yolu buluyor.

Kapı açıldı.

Ayak seslerini tanıdım.

Kaçmak istedim ama bulunmak da istedim.

Çiğdem içeri girdi.

Bana hiçbir şey sormadan başımı göğsüne çekti.

Sanki ben, orada ağlamak için doğmuşum gibi.

“Ben yapamıyorum Çiğdem.” dedim.

“Babam ölüyor. Evde nefes kalmadı. Ben de tükeniyorum.”

Saçımı okşadı.

Biz aynı yaşta olmamıza rağmen, o bana bir annenin sahip olmadığı şefkati verdi.

“Korkma.” dedi.

“Ben seni tutarım.”

Bu kelime… kalbime gömüldü.

“Tutmak.”

Hayatta kalmak değil, düşmemek için bir el.

O an ağladım.

Sessiz değil, boğularak.

İlk defa ağlamak yasak değilmiş gibi.

O gün okuldan birlikte çıktık.

Sahile yürüdük.

Hava soğuktu ama konuşmamak daha soğuk hissettirdi.

Ben birden konuştum:

“Babam benimle konuşmuyor. Sanki gitmeye hazırlanıyor ama vedalaşmaya bile lüzum görmüyor.”

Sesim titredi.

Bir çocuk gibi.

“Ben çocuk olmak istiyorum.” dedim.

“Hiçbir şeyin ağırlığını bilmeyen bir çocuk.”

Çiğdem yanımda durdu, sustu önce.

Sonra yumuşak bir sesle:

“Bazen çocuk kalmana izin vermezler. Hayat seni zorla büyütür. Ama bu senin suçun değil.”

Ben dalgalara baktım.

Kurşun gibi gri.

“Babandan korkma.” dedi.

“Konuş. O da korkuyor. Sen susunca daha çok yalnız kalıyor.”

Bu söz beni paramparça etti.

Ben kaçtıkça, babamın yalnızlığını büyüttüğümü hiç düşünmemiştim.

Sonra bana döndü.

Gözleri doluydu, ama ağlamadı.

Benim için güçlü kaldı.

“Sude, sen gidince baban kime bakacak?”

“Senin nefesin, onun nefesine sebep.”

O an içimde bir şey koptu.

İlk defa “dayanmalıyım” diye hissettim, “mecburum” değil.

Gün batarken, o yavaşça cebinden bir küçük mendil çıkarıp gözlerimi sildi.

Parmakları titriyordu.

“Sana yük demem.” dedi.

“Sen benim olansın. Ben tutarım.”

Hiç kimsenin söylemediği bir sevgi.

Bir annenin öğretmediği bir dil.

O akşam eve döndüm.

Babam sedirde, titrek bir nefesle uyuyordu.

Sessizce elini tuttum.

Yıllardır ilk defa.

Gözlerini araladı.

Yorgun bir gülümseme:

“Geldin mi?”

“Geldim.” dedim.

Bunu bile söylemekten utanırken.

“Üzgünüm.” dedi kısık bir sesle.

“Konuşacak gücüm olmuyor.”

Ben ağladım.

Sessiz, sıcak, uzun.

“Ben buradayım baba.” dedim.

“Gitme.”

O parmaklarımı sıktı, çok hafif:

“Sen gidince… ben daha çok kayboluyorum.”

O an anladım.

Ben kaçıyordum.

O kayboluyordu.

Ertesi gün okula gittim.

Çiğdem beni görünce kollarını açmadı.

Sadece yaklaşmadan sordu:

“Konuşabildin mi?”

“Evet.” dedim.

“Güzel.” dedi.

Ve sustu.

O, beni iyileştirmeye çalışmadı.

Yaramı kapatmaya çalışmadı.

Sadece yanımda yürüdü.

Bazen sevgi tam olarak budur:

Hayatı düzeltmek değil…

Yıkılana tutunacak yer vermek.

Babam hâlâ hasta.

Ben hâlâ korkuyorum.

Dünya hâlâ ağır.

Ama artık saklanmıyorum.

Çünkü bir gece tuvalette,

bir kadın, benimle aynı yaşta olan bir kadın,

bir anne gibi sarılıp şöyle dedi:

“Düşersen ben seni tutarım.”

Ve o günden beri inanıyorum:

Sevgi bazen büyümüş bir yetişkin olmak değildir.

Bazen, aynı yaşta biri için

anne olmayı seçmektir.

Ve o, beni hayatta tutmayı seçti.

8 Sene önce

Babam hâlâ hasta.

Ben hâlâ korkuyorum.

Dünya hâlâ ağır.

Ama artık kaçmıyorum.

Kaçmanın kimseyi kurtarmadığını öğrendim.

Özellikle ölümü.

O gece hastaneden aradılar.

Telefonun titreşimi bile kalbime bir şey sapladı.

“Durumu kötüleşti, gelin.” dediler.

Cümle kısa, etkisi ölümcül.

Beni beklemiyordu ölüm.

O, çoktan babamın kapısını çalmıştı.

Hastaneye koşarken, sadece bir şey düşündüm:

Keşke son konuşmamız daha uzun olsaydı.

Keşke onu daha fazla duysaydım.

Keşke o nefesi bu kadar çabuk terk etmeseydi.

Odasına girdiğimde hiçbir şey dramatik değildi.

Ne gözyaşı seli, ne film sahnesi.

Sadece sessizlik.

Tıbbi cihazların rahatsız eden bir ıslığı.

Ve babamın nefesinin, yavaşça, isteksizce kayboluşu.

Elini tuttum.

Bu kez o sıkmadı.

Ben tuttukça soğuyordu.

“Ben buradayım baba.” dedim.

Bu kez cevap yoktu.

O gece öğrendim ki:

İnsan bazen sevdiğini hayatta tutamaz.

Sadece ölürken yanında durur.

Sabaha karşı eve döndüm.

Ayakkabılarım çamur, ellerim buz, içim mezar gibiydi.

Okula gitmedim.

Kimse aramadı.

Kimsenin haberi bile olmadı.

Sadece Çiğdem kapıya geldi.

Acele etmeden, telaş etmeden.

Sanki hayatı boyunca ölümlere uyanmış biri gibi.

“Gitti.” dedim.

Sesim titremedi.

Belki donmuştu.

Çiğdem bir şey demedi.

Sarılmadı.

Teselli etmeye kalkmadı.

Sadece gözlerime baktı ve fısıldadı:

“Bu dünyada her şey herkesin başına gelmez. Ama bu, senin payına düştü. Şimdi ne yapacaksın?”

İlk defa ağlamadım.

Çünkü bazı acılar gözyaşı istemiyor.

Vücuda ağır geliyor.

Boğaza düğümlenip kalıyor.

O gece bir şey anladım:

Ben artık çocuk değilim.

Güçlü olmak zorunda da değilim.

Ama hayat, benden güç çalacak.

Ve ben, her seferinde biraz daha eksileceğim.

İnsan bazen anne rolüne girer;

başkasını tutmak için değil,

kendisi yıkılmasın diye tutunacak bir şey bulamadığından.

Ve Çiğdem, beni hayatta tutmayı seçti.

Ama hayat, benim içimden bir parçayı götürdü.

Bazı kayıplar insanı büyütmüyor.

Sadece kemiklerine kadar kırıyor.

Benim kırıklarım hâlâ içimde.

Ve kimse, onları yerine koyamayacak.

Cenaze sabahı

Cenaze sabahı hava gri değildi, simsiyah gibiydi.

Güneş doğmuştu ama hiç ışık yoktu.

Sanki dünya da benimle yas tutuyordu.

Ev, insan doluydu.

Akrabalar, komşular, tanımadığım yüzler…

Hepsi “Başın sağ olsun” derken yüzlerinde tuhaf bir rahatlık vardı.

Sanki bu cümleyi söyleyip vicdanlarını yıkıyorlardı.

Bense her kelimede biraz daha boğuluyordum.

Cenaze aracı kapının önüne geldiğinde kalbim yerinden söküldü.

Siyah torbanın içindeki adam, benim babamdı.

Bana hayat veren adam.

Ve ben, onu toprağa teslim etmek için bekleyen bir yabancıydım.

Tabutun kapağı açıldığında ayaklarım çözüldü.

Yüzüne baktım.

Gözleri kapalı, teni soluk, yüzü huzurlu.

O kadar huzurlu ki, bu huzur bana ihanet gibi geldi.

Ben parçalanırken o niye bu kadar dingindi?

“Baba kalk.” dedim fısıltıyla.

Sesim titredi.

“Ne olur kalk, ölme böyle…”

Çiğdem omzumda duruyordu.

Sessiz, dimdik, soğuk.

Ama varlığı bile beni ayakta tutuyordu.

Mezarlığa yürürken ayaklarım yere değmiyordu.

İnsanlar dua okuyordu.

Ben hiçbir şey duymaz olmuştum.

Tabut mezara indirildiğinde içimde bir şey koptu.

Sanki kalbimi de tabutla beraber, karanlığa indiriyorlardı.

“Hayır!” diye bağırdım.

Elleriyle beni tutmaya çalışanlardan kurtuldum.

Çamura diz çöktüm.

Ellerim titreyerek tabuta uzandı.

“Baba! Bırakmayın onu!

Daha hazır değilim, ne olur!

Almayın onu benden!”

Sesim çatladı, boğazım yandı.

İnsanlar bakıyordu ama kimse dokunmuyordu.

Çünkü bu çığlık, ne teselli, ne mantık kabul ederdi.

Toprak ilk kez düştüğünde, o sesle yıkıldım.

Tok, ağır, acımasız bir ses.

Sanki toprağın ağırlığı babamın değil, benim üstüme geliyordu.

“Sude, dur.” dediler.

Biri kolumdan çekti.

Direndim.

Gitmek istemedim.

Onu orada, karanlıkta tek başına bırakmak istemedim.

“Gitme baba!” diye bağırdım.

“Daha nefesin kokuyor evin duvarlarında…

Gitme!”

Çığlığım mezarlığın sessizliğini parçaladı.

Sesim paramparça oldu.

Dizlerim çamura gömüldü.

Gözyaşlarım toprakla karıştı.

İçimden bir şey koptu.

Geri gelmeyecek bir şey.

Çiğdem sonunda yanıma çöktü.

Sarılmadı.

Elimi tutmadı.

Sadece fısıldadı:

“Bırak Sude. Toprak onu almıyor…

Sen veriyorsun.”

Bu cümle içime hançer gibi saplandı.

Ben toprağa değil, babama teslim oluyordum.

Ne kadar bağırırsam bağırayım,

ne kadar direnirsem direneyim,

ölüm geri saymadı.

Son toprak atıldığında her şey bitti sandım.

Ama bitmedi.

Asıl o anda başladı.

Cenazeden çıkarken insanlar normal konuşmalarına geri döndü.

Hayatlarına, gündelik dertlerine, sıradanlıklarına.

Benim dünyam mezarda kalırken, onlarınki kaldığı yerden devam etti.

Çiğdem yanımda yürürken sordu:

“Elinde kalan ne?”

Uzun süre konuşamadım.

Sonunda sadece şunu söyleyebildim:

“Bir sesi.

Bir kokusu.

Ve asla geri dönmeyecek bir adamın, içimde kalan bütün yarım sözcükleri.”

O an anladım:

Bazı kayıplar insanı değil, insanlığını gömer.

Ben babamı değil, kendimi toprağa verdim.

Cenaze gecesi

Gece eve döndüğümde her şey yerli yerindeydi.

Koltuğun üstündeki battaniye, babamın sevdiği bardak, televizyon kumandası…

Sanki biri kapıyı açıp “Şaka yaptım, geldim.” diyecek gibi.

Ama ev, babamdan çok daha sessizdi.

Bu sessizlik insanı boğuyordu.

Hani mezarlıkta bağırıyordum ya…

İşte şimdi, tek söz söylemeye gücüm yoktu.

Ayakkabılarımı çıkarmadan salona oturdum.

Oturmak değil, çöküp kalmak gibi.

Sırtım kambur, gözlerim boş.

Telefon sürekli titredi.

Mesajlar: “Başın sağ olsun.”

Bu cümle kadar içi boş bir şey görmedim.

Kimse başkasının acısının başını sağ yapamaz.

Benim başım çoktan kopmuştu.

Saatler geçti.

Hiç konuşmadım.

Hiç ağlamadım.

Sanki cenazede bütün gözyaşlarımı gömmüştüm.

Evin içi kokuyordu.

O koku…

Hastalık, ter, ilaç, ölüm ve babamdı.

Her molekülüne işlemişti.

Bazen ölmek, bir anda olup bitmiyor.

Eşyalar, sesler, anılar…

ölümden sonra da insanın üstüne çöküyor.

Salonun ortasında duran sandalye boştu.

Orada otururdu.

Geceleri hafif horlardı.

Şimdi sadece sessizlik vardı.

Ve bu sessizlik, ölmekten daha kötüydü.

Çekmeceyi açtım.

İçinde onun sigara paketi.

Elimi uzattım, aldım.

Kokladım.

Burnum değil, içim yandı.

Paketi masaya bıraktım, çok sert.

Sanki masayı değil, hayatıma çarpmışım gibi.

“O kadar yarım bıraktın ki…” dedim fısıltıyla.

“Ben ne yapacağım şimdi?”

Bu cümle o kadar gerçekti ki ses çıkarmaya bile korktum.

Çünkü ev, duvarlarıyla üstüme çökebilirdi.

Ev, artık benim için bir ev değil, mezarlıktı.

Saat üçe doğru bir sıcaklık bekledim.

Bir anlam, bir işaret, bir ses.

Hatta rüyada bile görmedim.

Bu kadar acıdan sonra insan bir mucize bekliyor.

Ama mucizeler, yas tutan evlere uğramıyor.

Işığı kapatmadım.

Uyumadım.

Yatağa gitmedim.

Koltuğa kıvrıldım.

Karnıma ellerimi sardım.

Kendi kendimi tutmaya çalışır gibi.

Sonunda sessizce söyleyebildim:

“Baba… beni niye bıraktın?”

Cevap yoktu.

Tek duyduğum, boğazımdan kopan kısık, nefessiz bir iniltiydi.

O an şunu fark ettim:

Cenaze, ölümün sonu değil.

Yalnızlığın başlangıcıydı.

Ve ben, o geceden itibaren,

her güne bir eksikle uyanmaya mahkûmdum.

Babam toprağa gömüldü,

ben ise kendi içime.

Herkes gitmişti.

Babamın odasının kapısı aralıktı.

Işık kapalıydı.

Yatağının üstü hâlâ kırışık.

Yastığının kokusu hâlâ aynı.

Bense o yatağın yanında oturmuş, sessizce nefes almaya çalışıyordum.

Saat kaç bilmiyordum.

Kendimi ne kadar süredir orada tuttuğumu da.

Sadece, içimde bir boşluk vardı.

Soğuk, geniş, karanlık bir boşluk.

O sırada kapı zili çaldı.

Kalkacak hâlim yoktu.

Ama biri ısrarla çalıyordu.

Kapıyı açtığımda Çiğdem’i gördüm.

Saçları dağınıktı, gözleri şişti, montunun fermuarı bile kapanmamıştı.

Hiçbir şey demeden içeri girdi.

Hemen sarılmadı.

Hemen konuşmadı.

Sadece yavaşça yanıma çöktü, yere.

“Burada mı oturuyorsun?” diye fısıldadı.

Başımı salladım.

Sonra bana baktı, o bakış…

Sanki benimle birlikte boğuluyordu.

“Keşke…” dedim.

Sesim kısıldı.

“Keşke daha fazla zamanım olsaydı.”

Çiğdem, gözlerimin içine bakarak, elimi tuttu.

“O seni seviyordu, Sude.” dedi.

“Ne kadar zamanın olduğuna bakmadı.”

O an ağlamaya başladım.

Sessiz, ama içimde yırtılan bir şeylerin sesiyle.

Çiğdem kollarını bana doladı.

Ben ona sarıldım, sırtına tutunarak.

O ise saçlarımı okşadı.

Tuhaf bir şekilde…

Yaşıtım olmasına rağmen, annem gibi…

Sahip çıkan, kollayan, sabreden…

“Ben çok üşüyorum.” dedim hıçkırarak.

Sanki üşüdüğüm şey hava değil, hayatın kendisiydi.

“Biliyorum.” dedi.

Montunu çıkardı, omzuma koydu.

“Isınacak, tamam mı?”

Tam o sırada kapı tekrar çaldı.

Çiğdem yüzünü buruşturdu.

“Ben baktım.” dedim.

O ise elimi bıraktı.

“Hayır, ben bakarım.”

Kapıyı açtı.

Karşıda abisi duruyordu.

Yüzünde yorgunluk vardı.

Endişeyle içeri baktı.

“Hadi, geç oldu.” dedi Çiğdem’e.

“Annem meraktan öldü.”

Çiğdem başını iki yana salladı.

“Biraz daha kalayım.”

Abisi sertleşti.

“Daha fazla değil. Bugün değil.”

Bakışları kısa bir an bana kaydı.

Sanki ben parçalara ayrılmış bir heykelmişim gibi.

“Başın sağ olsun.” dedi sadece.

Kuru, ama saygılı.

Çiğdem, bana dönüp sarıldı.

Uzun, sıkı, titreyen bir sarılış.

“Yarın gelirim.” dedi.

“Ne istersen yaparım.”

“Gitme.” diye fısıldadım.

Gözleri doldu.

Ama cesaretle gülümsedi.

“Ben gitsem bile, sen yalnız kalmazsın.”

O an öyle büyük, öyle ağır bir yalan gibi geldi ki bu.

Ama yutmaya çalıştım.

Çünkü başka çarem yoktu.

Abisi, Çiğdem’in kolunu nazikçe tuttu.

“Kapanıyorlar.” dedi alçak bir sesle.

Beraber çıktılar.

Kapı kapanınca, ev tekrar sessizliğin mezarlığına döndü.

Ben koridorda ayakta kaldım.

Mont hâlâ omzumdaydı.

Ve o an fark ettim:

Isınmıyordum.

Hiçbir şey ısınmıyordu.

Her şey, babamla birlikte toprağın altına gömülmüş gibiydi.

Ve ben, evin içinde tek başıma, çıplak bir acıyla baş başaydım.

Bölüm sonu

1 yorum