(ALAZ’IN AĞZINDAN)
Sude’nin bulunduğu depoya geri döndüğümde içeriden hiçbir ses gelmiyordu. Kapıyı ittim. Boşluk… ağır ve soğuk bir boşluk.
Kalbim bir an durdu.
“Sude?”
Sesim duvarlara çarpıp geri dönen bir öfkeye dönüştü.
Cevap yoktu.
Gözlerim doğrudan ortadaki paslı sandalyeye kaydı. İpi kesilmişti. Sonra zemindeki ince toz çizgisini gördüm… biri tünel gibi bir boşluğa sürüklenmiş gibi.
Hayır.
Hayır, hayır.
“SUDE!”
Sesim boğazımı yakan bir öfke olarak çıktı.
Bir anda içerideki her eşyaya tekme attım. Sandalye devrildi, bir zincir yere çarptı. İçimde bir şey kopuyordu… sanki yıllardır tutmaya çalıştığım o karanlık yüzey, şimdi tamamen çatlıyordu.
Onu buradan kendi ayaklarıyla çıkmış hâlde bulamayacağımı biliyordum.
Biri ona dokunmuştu.
Biri onu korkutmuştu.
Ve bunu benim yüzümden yapmıştı.
Nefesim kesiliyordu. Ellerim titriyordu. Gözlerim kararıyordu.
Sude’ye bir şey olursa…
Sude’yi kaybetme ihtimali, hayatımda ilk kez beni korkutuyordu. Gerçek anlamda korkutuyordu.
Dışarı fırladım. Depoyu çevreleyen bütün alanı taradım. Zemindeki ayak izlerine, kırık dallara, ezilmiş çimenlere dikkat ettim. Bir iz bulmak için gerekirse toprağı avuç avuç kaldırırdım.
Köşedeki çitin yanında kırık bir ızgara gördüm.
Havalandırmadan çıkmıştı.
O an nefesim geri geldi. Hem gurur hem de dehşet hissettim.
Küçük cadı… kaçmayı başarmıştı.
Ama nereye?
Çitin üzerinden atladım. Dizlerimdeki acıyı bile hissetmedim. Çimenlerin üzerinde yarım bir ayak izi vardı. Devamı toprakta belirmişti. Hafif, telaşlı, yarım koşu izleri.
Onu tanırdım. Nefesini bile tanırdım. Adımlarının hızını bile tanırdım.
“Sude…” diye fısıldadım, sanki sesim rüzgara karışıp ona ulaşabilirmiş gibi.
Koştum.
Damarlarımda dolaşan tek şey hiddetti. Karanlıkta ilerledikçe içimdeki öfke daha büyüyordu. Biri onu korkutmuştu. Ona yaklaşmıştı. Onu benden ayırmıştı.
O sırada uzaktan bir ses duydum.
Tiz, kısa, kesilmiş bir nefes.
Sude’nin nefesi.
Onu binlerce kişinin içinde bile ayırt ederdim.
Sesin geldiği yöne doğru koştum. Ağaçların arasından geçerken dallar yüzümü çizdi ama durmadım. Çalıların arasından geçerken bir kumaş parçası buldum. Sude’nin elbisesinden kopmuştu.
Çok yakındaydım.
İlerde, karanlık bir patikanın sonunda onu gördüm. Dizleri çökmüş halde, nefes nefeseydi. Saçları dağılmıştı, yüzünde toprağın izleri vardı, elleri kesikti. Ama ayaktaydı… hala mücadele ediyordu.
Ve tam arkasında—iki maskeli adam karanlıktan çıkıyordu.
Sude nefesini tuttu.
Ben tutmadım.
Onlara doğru yürüdüm. Sessiz. Ölüm sessizliği gibi.
“Bırakın,” dedim.
Söz değil, tehdit.
Aynı anda ikisi de bana döndü. Maskelerin ardındaki gözler bile irkildi. Çünkü benim öfkem… benim karanlığım… bu gece tamamen dışarı taşmıştı.
Biri Sude’ye doğru hamle yaptı.
O an koştuğumu hatırlamıyorum.
Sadece adamı yere nasıl yapıştırdığımı hatırlıyorum. Yumruğumun maskeye çarparken çıkan tok sesini, adamın nefesinin kesilmesini, diğerinin geri çekilirken duyduğum hırlamasını.
Diğer adam kaçmaya çalıştı ama yakalamaya kalkmadım.
Sude’nin sesi… sesinden başka hiçbir şey umurumda değildi.
Arkama döndüm.
Sude tam önümdeydi.
Gözleri dolu, nefesi kesik kesikti.
“Sude,” dedim.
Sesim titredi. Öfkeden değil… korkudan.
Onun için duyduğum korkudan.
Yanına çöktüm. Elleri hala titriyordu. Omuzlarına dokunmak için uzandım ama son anda durdum. “İzin ver,” dedim. “Ne kadar kötü olduğunu görmem lazım.”
Gözleri doldu. Başını iki kez salladı.
Ellerimi yanaklarına koyduğumda sıcaklığını değil, titremesini hissettim.
Kollarını kaldırdım—bileği kızarmıştı.
Dirseği çizilmişti.
Dizleri yaralıydı.
Ve o an içimde bir şey koptu.
“Sana dokundular,” diye fısıldadım.
Karanlık sesim tekrar ortaya çıktı.
“Sana yine dokunmaya kalkışan herkesi—”
Sude, titreyen parmaklarıyla bileğimi tuttu.
“Alaz… lütfen.”
Nefesim orada durdu.
Gözlerim ona kilitlendi.
O bana baktığında… bir anlığına bütün dünya sustu.
O an onu kollarıma aldım.
Başını omzuma yasladı.
Nefesi boynuma değdiğinde… deliliğimin yerini tek bir şey aldı:
Onu kaybetme korkusu.
Yavaşça, ama sıkıca sarıldım.
“Seni buldum,” dedim.
Bu üç kelime ömrümde ilk kez bir dua gibi çıktı ağzımdan.
Onu tutarken tüm evren küçüldü.
Geriye sadece Sude kaldı.
Ve ben.
SUDE’NİN AĞZINDAN
Ayaklarım hâlâ titreiyordu. Alaz beni kollarının arasına aldığında, vücudundaki gerilimi bütün sertliğiyle hissediyordum. Sanki göğsünün altında bastırdığı bir fırtına vardı; her nefesi bir öfke, her adımı bir panik kırıntısıydı.
“Yürütebilirim,” demek istedim.
Ama sesim çıkmadı.
Çıkmak istemedi.
Çünkü o an, beni taşıyışındaki çaresizlik… beni kaybetme korkusunun hâlâ damarlarında yankılandığını fısıldıyordu.
Arabaya kadar neredeyse hiç konuşmadık. Yalnızca nefeslerimiz vardı; Alaz’ın kısa, kesik, tedirgin nefesleri ve benim içimde kalmış korkunun titrettiği nefeslerim.
Kapıyı açtı.
“Binme,” değil, “saklanma,” değil…
Sanki “seni geri alıyorum” der gibi bir hareketti.
Beni kolumdan tutup içeri oturttu. Parmakları soğuktu. Öfkeden değil… korkudan. O sıcak, güçlü ellerin böyle buz kesmiş olmasına ilk kez şahit oluyordum.
Kendisi direksiyona oturduğunda elleri hâlâ titriyordu.
Direksiyonun derisini neredeyse parçaladı.
Motor çalıştığında, sessizlik boğucu bir karanlık gibi kabinin içine yayıldı.
Ben sonunda fısıldadım:
“İyiyim… Alaz.”
Başını bana çevirdi.
O gözleri gördüğümde içim titredi.
O gözlerde ben yoktum.
Yalnızca kaybetme korkusunun yarattığı delice bir karanlık vardı.
“Sude,” dedi. Adımı sanki ilk kez doğru söyledi.
“Bir daha… asla…”
Devamını getiremedi.
Boğazı kilitlendi.
Araba harekete geçtiğinde hızlanışı bile hiddetliydi ama direksiyonu nasıl sımsıkı tuttuğunu gördükçe susmam gerektiğini anladım. Bu, öfke değildi. Bu, panik değildi. Bu… felaketin eşiğinden dönmüş bir adamın elleriydi.
Konağa varana kadar bir kez bile gözlerini yoldan ayırmadı.
Ama yüzüne yansıyan duygu…
Benim yüzümden kırılan bir adamın acısıydı.
Konağın kapısına geldiğimizde fren yaptı—keskin ama kontrolsüz bir nefesle.
Sonra bana döndü.
Kapıyı açmadı.
Hemen çıkmadı.
Sadece… bana baktı.
Karanlık bakışlarının içinde ilk kez çıplak bir duygu gördüm. Öfkesiz, kibarsız, maskesiz. Sanki kabuğunu çatlatmıştı.
Yutkundu.
Nefesi göğsünde takıldı.
Sesini çıkarmadan birkaç saniye beni izledi; yüzümdeki çizikleri, titreyen parmaklarımı, boynumdaki toz lekesini…
Ve birden eli yanağıma uzandı.
Parmak uçları ateş gibi değdi tenime.
Sanki nefesini ilk kez orada alıyordu.
“Seni…”
Bir an durdu. Gözleri öyle derindi ki kelimeleri bile gömüldü.
“Seni böyle… bir daha görürsem…”
Cümle havada asılı kaldı. Çünkü söylemek istediği şey öyle ağırdı ki kendi yükünü taşıyamadı.
Devam etmesini bekledim.
Ben bile nefesimi tutmuştum.
Ama Alaz, cümlenin sonunu söyleyemedi.
Çünkü saklamaya çalıştığı şey… kelime değildi.
Duyguydu.
Ve maske düştüğünde o duygu gözlerinin en karanlık yerinde görünür hâle geldi.
Beni incitmekten korkan bir adamın duygusuydu.
Beni kaybetmekten korkan bir adamın.
Beni… sevdiğini söylemeye yaklaşan bir adamın.
Ama söyleyemedi.
Yalnızca başını öne eğdi.
Alnını benim alnıma yasladı.
O an… her şey sustu.
Motorun sesi, dışarıdaki hava, hatta nefesim bile.
Sadece kalbinin hızlı, düzensiz, panik dolu vuruşlarını duydum.
Sanki göğsüme yaslanıyordu kalbi.
“Neden bu kadar korktun?” dedim neredeyse fısıltıyla.
Gözleri yavaşça kapandı.
Sanki soruyu söylemem bile ona ağır bir acı vermişti.
Çok kısık bir sesle, nefesinin arasında:
“Çünkü, Sude…”
Yutkundu.
Sanki kelimenin kendisi onu parçalıyor gibiydi.
“Sana bir şey olsaydı… ben…”
Devamını yine getiremedi.
Ama bu kez gerek yoktu.
Çünkü Alaz’ın söyleyemediği şeyi gözleri çoktan bağırıyordu.
O an kapıyı açtı.
Beni yavaşça dışarı çıkardı.
Konağın mermer taşlarına ayak bastığımda bile elimi bırakmadı.
Parmakları benimkilerle kenetlenmişti.
Sanki bırakırsa beni tekrar kaybedecekmiş gibi.
Ve o an anladım:
Bu adam beni kaybetmekten değil,
kaybetme ihtimalinin kendisinden bile deliye dönüyordu.
Söylemedi ama…
Hissediliyordu.
Sanki aşkını itiraf etmenin kıyısında duruyordu.
Ama uçurumdan atlamaya hazır değildi.
Henüz.
Ama o gece…
Bana yaklaşımı, nefesini yüzümde hissettirerek konuşması,
titreyen parmaklarıyla saçımı düzeltmesi…
Söylemediği her şeyden daha çok şey söylüyordu.
Alaz beni bulduktan sonra her şey çok hızlı gerçekleşti. Sokaktan eve adım attığımız anda kapı arkamızdan kapandı ve sessizlik bir gök gürültüsü gibi üzerimize çöktü. Alaz’ın nefesi hâlâ düzensizdi. Sanki az önce tüm şehri koşarak aramış ve sonunda nefesi kesilmiş halde beni eline geçirmiş gibiydi.
Hiçbir şey söylemedi. Zaten söylemesine de gerek yoktu; gözlerinin içi bağırıyordu. O bakışlarda, ben kaçtıkça peşimden deli gibi sürüklenen, öfkesiyle endişesi karışmış bir hâl vardı. Gözlerimin içine dikildiğinde boğazım düğüm düğüm oldu. Ne özür dileyebildim, ne de açıklama yapabildim. O an, konuşmak bizim için gereksiz bir ayrıntıydı.
Alaz kolumdan tuttu. Ne canımı yakacak kadar sertti, ne de beni bırakacak kadar hafif. Sadece… bırakmak istemediğini hissedecek kadar kararlıydı.
“Yukarı çıkıyoruz.” dedi, sesi boğuk, sakin ama dipten gelen bir öfke dalgasıyla titreşiyordu.
Merdivenleri çıkarken arkamdan yürümüyor, beni yanında tutuyordu. Parmakları bileğin etrafımdaydı; kaçmamı imkânsız kılacak kadar net, ama beni kırmayacak kadar kontrollü. O an fark ettim: Kaçışım onun içinde bir şeyleri zorlamış, sıkmış, yaralamıştı. Ve ben ne kadar saklamaya çalışsam da gözlerinden okunuyordu.
Odama girdiğimiz anda Alaz kapıyı kapattı.
Sonra uzun bir sessizlik oldu.
Bu sessizlik garipti…
Sanki odanın içine görünmez bir sıcaklık dolmuş, nefeslerimiz birbirine karışmıştı.
Alaz karşıma geçti. Kaşları çatık değildi artık. Hiddet yerini… daha tehlikeli bir şeye bırakmıştı: sessiz, yoğun bir yakınlık.
“Bir daha böyle kaybolmayacaksın.” dedi.
Cümlesinin tonunda tehdit yoktu. Aksine, kaybetme korkusunun ağırlığı vardı.
Ben cevap vermeyince gözlerimi aradı; bir kelime dökülmeden ne hissettiğimi anlamaya çalışır gibi.
Ben yatağın kenarına oturdum, yorgunluğumdan mı, pes etmişliğimden mi bilmiyorum. Alaz birkaç saniye bana baktı, sonra hiç beklemediğim bir şekilde yanımda durdu. Avuç içi hafifçe omzuma değdi; o dokunuşla tüm vücudumda bir akım dolaştı sanki.
“Uyu bari.” dedi, fısıltıya yakın bir sesle. “En azından güvende olduğuna emin olayım.”
O an, içimde kopan fırtınayı susturacak hiçbir şey yoktu. Kafamı yastığa koydum. Tam gözlerimi kapatacakken Alaz’ın tereddütle yatağın kenarına iliştiğini fark ettim.
Sonra sanki o tereddüt bir anda kırıldı. Yanıma uzandı. Mesafe vardı, ama aynı zamanda yoktu. Yatağın yayları bile bu anın ağırlığını hissedip hafifçe inledi.
Aramızdaki hava… ağır değildi; aksine insanı saran, güven veren bir sıcaklıktı. Onun varlığı beni korkutmuyor, aksine ilk defa hiçbir yere kaçmak istemiyordum.
Alaz sessizce nefes aldı.
Ve o nefes, başucumda yumuşak ve gerçek bir güven gibi durdu.
“Sude.” dedi, gözleri tavanda, sesi boğuk ve yorgun. “Seni bulamayınca deliriyorum. Bunu bil.”
Boğazımda bir şey düğümlendi. Kelime çıkaramadım.
O ise konuşmadı daha fazla.
Sadece elini yavaşça, tereddütle battaniyenin üzerine doğru uzattı. Parmakları benim parmaklarımın yakınına geldi, ama dokunmak için izin ister gibi mesafede kaldı. Hafif, sessiz bir bekleyiş…
Ben parmaklarımı onun parmaklarına doğru götürdüğümde nefesi belli belirsiz titredi.
Dokunuşumuz çok hafifti, ama sanki saatlerdir susturulmuş bir gerilimin en saf çözülüşüydü.
Bir süre öylece yattık.
Karanlık odanın içinde sadece nefeslerimiz vardı.
O nefesler bile birbirine karışacak kadar yakın.
Kimse konuşmadı.
Zaten konuşulacak hiçbir şey yoktu.
Bu sessizlik bile… bize aitti.
Ve uykuya dalmadan hemen önce, Alaz’ın bana yaklaşmadan önce duraksayışını, sonra çok hafifçe başını yastığıma yaklaştırmasını hissettim.
Sanki beni kaybetmeyeceğini kendine kanıtlamak için oradaydı.
Ve ben ilk defa… bunun garip bir şekilde iyi geldiğini fark ettim.
SABAH
Sabah, odama alışılmadık bir sessizlikle girdi. Güneş perdenin arasından sızarak duvara ince, altın çizgiler çiziyordu. O çizgiler ağır ağır yer değiştirirken ben uyanıktım; gözlerimi uzun süredir açmıştım, ama hareket etmeye cesaret edemeden yatakta kıpırdamadan duruyordum.
Çünkü yanımda… Alaz vardı.
Gece boyunca hiç uzaklaşmamıştı.
Uyuşuk bir nefes, düzenli bir ritim, bir insanın varlığını tüm odanın içine yayabilen o tuhaf sıcaklık… Hepsi benim yanı başımdaydı.
Başımı hafifçe yana çevirdim.
Alaz hâlâ uyuyordu.
Saçları alnına düşmüş, yüzünün sert hatları uyku halinde bile belirgin ama bir şekilde yumuşak görünür olmuştu. Normalde içinde sürekli dolaşan o öfke kıvılcımı — beni bulamayınca gözlerine yerleşen o karanlık gerginlik — tamamen yok olmuştu. Yerine, sanki gecenin tüm ağırlığını üzerinden dökmüş, en savunmasız hâlini bana bırakmış gibiydi.
Onu böyle görmeyi hiç beklememiştim.
Yüzüne daha dikkatli baktığımda içimde garip bir şey kıpırdadı.
Bu, korku değildi.
Kaçmak istemek değildi.
Aksine… uzun zamandır hissetmediğim bir durgunluk, bir sükûnet, hatta belki biraz da güvenle karışık bir şeydi.
Elim battaniyenin üzerinde hareketsiz duruyordu. Onun parmakları, hâlâ neredeyse dokunacak kadar yakında, gece bıraktığımız yerdeydi. Parmaklarımız arasındaki o dar mesafe bile nefesimi sıklaştırıyordu.
Bir süre yalnızca Alaz’ı izledim.
Göz kapaklarının altında hafifçe hareket eden çizgileri, nefes verişindeki o belli belirsiz titremeyi… Sanki hâlâ sabahın ilk ışığının gelmediği bir rüyada çırpınıyormuş gibi.
Sonra aniden, derin bir nefes aldı.
Göğsü yavaşça kalktı, sonra indi.
Ve hafifçe kaşlarını çattı. Uyandı mı uyanacak mı derken, göz kapakları ağır ağır aralandı.
O an kalbimin göğsümdeki yerini unutmuş gibi hissettim.
Gözleri açıldığında ilk baktığı şey tavandı. Ama sadece bir saniyeliğine. Sonra… sanki bir şey onu kendine çağırıyormuş gibi başını bana çevirdi.
Ve bakışlarımız buluştu.
O karanlık kahverengi gözlerin uyanır uyanmaz ilk gördüğü ben oldum.
Bunu anlamak içimde kelimesiz bir yerleri sızlattı.
Alaz şaşırmadı.
Yerinden sıçramadı.
Sadece birkaç saniye boyunca bana baktı. Uykunun tortusu sesine karışmadan, hiçbir kelime söylemeden.
Sanki gece boyunca beni izlemişti ve sabah da gözlerini açtığında hâlâ aynı yerde olduğumu görünce zihni bunu doğal kabul etmişti.
Sonra dudaklarının kenarı çok hafif — neredeyse fark edilmeyecek kadar — gevşedi.
Bir rahatlama mıydı?
Bir onaylama mı?
Bir “buradasın” deyişi mi?
Ayırt edemedim.
Ama hissettim.
Elini battaniyenin üzerinden çekmedi.
Tam tersine, parmaklarını bir milim kıpırdattı.
O kadar küçük bir hareketti ki belki başka biri fark etmezdi.
Ama ben ettim.
Çünkü o hareket, kelimesiz bir teşekkür gibiydi.
Ya da kelimesiz bir “kaçmadın” cümlesi.
Ben yutkundum. Boğazım bir anda kuruydu.
Uyandığını bildiğim halde konuşamadım. İçimdeki bütün kelimeler sanki geceden kalma bir pusun içinde kaybolmuştu.
Alaz gözlerini kapamadı.
Tam tersine, bakışlarını üzerimde sabitledi.
Sanki söylemek istediklerini seçmeye çalışıyormuş gibi.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Ve o sessizlik… beni hiç rahatsız etmedi.
Aksine, sabah ışığı gibi içime işledi.