İçeriğe geç

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 13 · 13 dk okuma

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 13

KAÇIŞ

Toplantı odasına girdiğimizde hava normalde olduğundan bile daha ağırdı. Masanın etrafında oturan herkesin yüzü gerilmiş, sesler kısılmıştı. Dün geceden kalan korku hâlâ iliklerimdeydi, çünkü köstebeğin bıraktığı o yeni işaret… hâlâ gözümün önündeydi. Duvara spreyle çizilmiş o küçük işaret… Sadece bir uyarı değil, resmen benim için imzalanmış bir ölüm bildirisi gibiydi.

Alaz masanın başındaki yerine geçti. Gözleri karanlık, çenesindeki kaslar belli belirsiz atıyordu. Fırtına öncesi sessizlik gibi bir hâli vardı; odadaki herkes bunu hissediyordu.

Ben ise kapının yanında duruyordum. Sanki biri nefesimi çekersem yerle bir olacağımı bilerek sessizce bekliyordum.

“Bu işaret rastgele değil.” dedi Alaz, sesi düşük ama keskin. “Biri içeriden yer bildiriyor. Bizi değil…” Bir an durdu, bakışları bir anlığına bana kaydı. “…Sude’yi hedef gösteriyor.”

O an odadaki atmosfer değişti. İnsanların bakışları istemsizce bana döndü. Yabancı bir korku içimde yükseldi; hedef alınmak başka bir şeydi, bunu herkesin bilmesi bambaşka.

Alaz, bakışların bana dönmesine hiç tahammül edemedi. Parmaklarını masaya sertçe vurdu.

“Herkes gözünü işine çevirsin.” dedi titreyen bir otoriteyle. “Sude’ye bakanı, tek laf edenı, tek imada bulunanı… karşısında beni bulur.”

Bir koruma yutkundu, diğerleri hiç kıpırdamadan gözlerini kaçırtı. Alaz’ın öfkesi artık sadece öfke değil; kontrol edilemeyen, içten içe patlayan bir korumacılık hâline dönüşüyordu.

Sonra toplantının ortasında o işaretin yanına bırakılan küçük bir kâğıt parçası masaya getirildi. Üzerinde sadece kısa, titrek bir cümle vardı:

“İlk adım atıldı.”

Kanım çekildi. Dizlerim titredi. Kelimenin tam anlamıyla nefesim sıkıştı.

Alaz kâğıdı görünce sandalyesini öyle bir itti ki metal sesi toplantı odasında çınladı. Gözlerindeki öfke bir anlığına kör bir şeye dönüştü. Hızla ayağa kalktı.

“Artık kimse gevşemeyecek!” diye gürledi. “Her hareket takip edilecek. Her odanın, her koridorun kontrolü iki katına çıkarılacak. Hiçbiriniz tek adım atmayacaksınız!”

Kimse karşı çıkamadı. Hatta nefesler bile kesildi.

Ben ise tüm bu gerginliğin merkezinde, elimde olmadan titreyen ellerimle ayakta duruyordum. Alaz beni fark etti. Duyguları yüzünden akıyordu ama sadece bir saniyeliğine.

Bir saniyeliğine… onun da korktuğunu gördüm.

Ama o korku öfkeye karışınca bir karar hâline geldi.

Toplantıyı aniden bitirdi ve tek kelime etmeden kolumdan tuttu. Dokunuşu sertti ama içinde derin bir çaresizlik vardı. Beni koridordan hızla geçirip konaktaki daha iç kısımlardan birine, neredeyse kimsenin kullanmadığı küçük bir odaya götürdü.

Kapıyı kapattı. Anahtarı çevirdi.

“Burada kalacaksın.” dedi. “Ben gelene kadar çıkmak yok. Kimseyle konuşmak yok. Ben izin vermeden hiçbir yere gitmek yok.”

“Neden?” diyebildim sadece, sesim ince bir nefes gibi çıktı.

Alaz bana döndü. Gözleri öfkeyle yanıyordu ama o öfkenin altında… açık bir korku vardı. Korkunun adı bendim.

“Çünkü seni kaybetmeyi göze almıyorum.” dedi fısıltıyla. “Bir kez daha değil. Bir daha asla.”

O an anladım.

Bu artık sadece bir köstebeğin oyunu değildi.

Bu artık Alaz’ın savaş alanıydı.

Ve ben… bu savaşın merkezindeydim.

Toplantı bittikten sonra konakta garip bir sessizlik vardı. Alaz adamlarıyla depodaki ipucu üzerine hararetle konuşurken beni yukarı göndermişti. “Biraz dinlen.” demişti ama koridorlara yayılan havada dinlenilecek hiçbir şey yoktu. Sanki duvarlar bile tetikte bekliyordu.

Odamın kapısını kapatır kapatmaz ışıklar titredi. Önce hafif bir kararma oldu… sonra bir anda her şey tamamen söndü. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken göğsümün sıkıştığını hissettim.

Konakta elektriklerin rastgele gitmeyeceğini biliyordum.

Bu bir arıza değildi.

Bu bilerek yapılmış bir sessizlikti.

Koridordan bir ses geldi.

Derin… yavaş… özenle bastırılmış ayak sesleri.

Kimin ayak sesi olduğunu bilmiyordum.

Ama bana ait olmadığını çok iyi biliyordum.

Elimi duvara koyup nefesimi tuttum. Adımlar yaklaştıkça kalbimin çarpışı o kadar hızlandı ki sanki biri göğsümden dışarı çıkarmak için çekiyordu.

Bir fısıltı…

Tam kapının önünde.

Elimi kapının tokmağına götürdüm, ama dokunamadım bile.

Tokmak kendiliğinden hafifçe oynadı.

Birinin beni duyup duymadığını anlamak ister gibi yavaşça sallandı.

O kadar sessizdi ki, o metalin titreyişi bile kulaklarımda çığlık gibi yankılandı.

Sonra…

Kapıya bir gölge düştü.

Biri gerçekten kapımın önündeydi.

Ayağımı geriye doğru çektim, nefes alamıyordum.

Parmaklarım titriyordu.

Gölge kapının altından hareket etti.

Biri eğilmiş… beni dinliyordu.

Tam o an—

Karanlık koridor ansızın bir çatırtıyla aydınlandı.

Şimşek gibi bir ses…

Ve ardından Alaz’ın öfkeli, neredeyse hayvansı nefesi.

“Kapıdan çekil.”

O ton…

Daha önce hiç duymadığım bir tondaydı.

Kırıktı, tehlikeliydi, delice korumacıydı.

Kapının önündeki gölge kaçmak için hareket etti ama Alaz çoktan yetişmişti. Metal bir şey duvara çarptı, biri nefessiz kaldı, sonra sert bir sürüklenme sesi…

Kapım açıldı.

Alaz kapının eşiğinde duruyordu; yüzü nefes nefeseydi, kaşları öfkeyle sıkılmıştı. Bir elinde silah, diğerinde yerdeki adamın yakası vardı.

“Seni mi izliyordu?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltıydı ama kontrolsüz bir öfkeyle titriyordu.

Yutkundum. “Evet… kapımdaydı.”

Alaz’ın gözleri bir an kapandı. Sanki kendini tutmak için çabalıyordu.

Sonra elini bilekten kavrayıp beni kendine çekti.

“Bu sefer saklanmayacağız, Sude.”

Sesi karanlık, derin ve kesindi.

“Kim seni hedef aldıysa… onu kendi ellerimle bitireceğim.”

O an, aramızdaki mesafe yok olmuş gibiydi.

Kalbim hâlâ çarparken onun nefesini yüzümde hissediyordum.

Ölümün gölgesinden kurtulmuş olmamızın verdiği bir sarsıntıyla… ikimiz de titriyorduk.

O anın ağırlığı bizi birbirine doğru çekti.

Kelimeler yoktu.

Sadece o yoğunluk… o kaybetme korkusu… o anlık yakınlık.

Ama bu an uzun sürmedi.

Çünkü ikinci felaket hemen ardından geldi.

Alaz adamı sürükleyerek aşağı indirdiğinde ben de arkasından gittim.

Konağa indiğimizde ortalık karışmıştı.

Bir çalışan kaybolmuştu.

Adamlardan biri titreyerek anlatıyordu:

“Bir anda yok oldu Alaz Bey… aradık, bulamadık.”

Alaz’ın yüzü karardı.

Damarları çenesinde belirginleşti.

Öyle bir sessizlik çöktü ki herkes nefesini tuttu.

“Kimse… hiç kimse… benim evimde iz bırakmadan kaybolamaz.”

Sesi kısık ve buz gibiydi.

Sonra birden kontrolünü kaybetti.

Masayı öyle bir yumrukladı ki ahşap çatladı.

Herkes irkildi.

Ben bile geri adım attım.

Alaz başını kaldırdı, gözleri karanlıktı.

Bana döndüğünde nefesi kesilmiş gibiydi—sanki kendini tutmakta zorlanıyordu.

Çünkü öfkeden deliriyordu.

Ama bir yandan da bana zarar vermekten ölümüne korkuyordu.

“Yaklaşma.” dedi, sesi titriyordu.

“Sana… sana zarar verecek kadar öfkeliyim. Gitme buradan ama… yaklaşma.”

Onun böyle parçalanmış hâlini ilk kez görüyordum.

Evde bağırışlar, panik, adamların korku dolu bakışları…

Her şey birbirine karışmıştı.

Biri yanlışlıkla bana doğru söylenince Alaz o adama öyle bir hamle yaptı ki iki kişi zor tuttular.

“Sude’ye bakarken iki kere düşüneceksin.” diye kükredi.

Ben nefesimi tuttum.

Alaz’ın tehlikeli yanını ilk kez bu kadar çıplak gördüm.

Ama aynı anda…

Nedense ondan uzaklaşamadım.

O karanlık tarafının bile beni korumak üzerine kurulu olduğunu hissettim.

Kaosun ortasında göz göze geldiğimizde içimde tek bir cümle yankılandı:

O ne olursa olsun beni bırakmayacak.

Ve ben… neden bırakamadığımı bilmiyorum.

Alaz bir adım attı, gözleri karanlıktı.

“Sude… kimse sana dokunamaz. Ben… izin vermem.”

O an aramızda hem duygusal hem kırılgan hem de delice bir yakınlık oluştu.

Gözlerim doldu.

Onun yüzü titredi—sanki daha fazlasını söylemek istedi ama kendine hâkim olamadı.

Ev karışmıştı.

Alaz darmadağınıktı.

Ben titriyordum.

Ama… birbirimize çekiliyorduk.

Alaz’ın az önceki öfkesinin yankısı hâlâ koridorlarda duruyordu. Adamları bir köşede fısıldaşırken Alaz başını eğmiş, derin derin nefes alıyordu. Onun o kontrolsüz hâlinden sonra gözlerindeki kızgınlığın yerine yoğun bir endişe yerleşmişti.

Sonra birden bana döndü.

“Sude… gel.”

Sesi hâlâ gergindi ama bu kez beni korkutmuyordu.

Aksine… o tonun altında saklanan kırılganlığı hissedebiliyordum.

Kolumdan nazikçe tuttu; o kadar sıkıntılı görünüyordu ki onun beni incitmeyeceğini içgüdüsel olarak biliyordum. Yavaş ama kararlı adımlarla beni merdivenlere doğru yönlendirdi. Koridordaki lambalar titriyor, boşluğa karışan elektrik kokusu sinirlerimi daha da geriyordu.

Odamın kapısını açtı.

İçeri girdikten sonra kapıyı arkamızdan kapattı; sesi fazla güçlü çıktı ve irkildim.

Alaz hemen fark etti.

“Tamam… burada güvendesin.”

Bu kelimeler nedense beni olduğum yere çiviledi.

Elini uzattı. “Kolunu ver.”

Başta anlamadım. Sonra toplantı sonrası kargaşada birkaç defa bir yerlere çarptığımı hatırladım. Adrenalin yüzünden fark etmediğim sızı, yavaş yavaş koluma yayılıyordu.

Alaz kolumu avuçlarının arasına aldı.

Parmakları sıcaktı.

Ama dokunuşu… şaşırtıcı derecede yumuşaktı.

Elindeki lambayı yakıp koluma baktığında yüzündeki ifade bir anda değişti.

Kaşları çatıldı, nefesi sıklaştı.

“Seni böyle mi gönderdiler toplantıya?”

Sesi kısık ve öfkeye bulanmıştı.

Bir şey diyemedim.

Çünkü ilk kez onun beni bu kadar dikkatle… neredeyse incitmekten korkar gibi incelediğini görüyordum.

Alaz başını hafif yana eğip kolumdaki kızarıklıkları, çürükleri incelerken dudakları sıkıldı.

“Bir daha böyle bir şey olmayacak.” dedi.

Bu, bir sözden çok… bir yemin gibiydi.

Dolaptan küçük bir ilk yardım çantası aldı.

Işık odanın loşluğuna sert bir tezat oluştururken Alaz sessizce pamukları, bandajları hazırlıyordu. Elindeki her hareket özenliydi; o karanlık adam gitmiş, yerine garip bir sakinlik çökmüştü.

Koluma dokunduğunda hafifçe nefesimi çektim.

Alaz hemen başını kaldırdı.

“Acıttım mı?”

“Hayır… sadece—çok dikkat ediyorsun.”

Bir an durdu.

Gözleri karanlık ama içten bir parıltıyla doluydu.

“Dikkat etmem gerekiyor.” diye fısıldadı.

“Çünkü seni kaybetmek istemiyorum.”

O cümle odanın havasını değiştirdi.

Böyle bir itiraf beklemiyordum.

Göğsümün ortasına ağır bir sıcaklık oturdu.

Alaz bandajı koluma sararken parmakları titriyordu.

Sadece öfkeden değil… korkudan da.

Bunları hissettiğimi biliyordu çünkü göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırmadı.

Sanki bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.

Sonra birden kapı altından bir zarf kaydı.

İkimiz de irkildik.

Alaz bir anda ayağa kalkıp kapıya yöneldi ama dışarı baktığında kimse yoktu.

Zarf yerde duruyordu.

Alaz alıp bana bakmadan açtı. İçinden küçük, siyah bir not düştü.

“Seni buldum, Sude.”

Gözlerim karardı.

Dizlerimin boşaldığını hissettim.

Alaz yüzüne yayılan donuk öfkeyle notu yumruk yaptı.

“Bu konakta biri var.” dedi dişlerinin arasından.

“Biri seni izliyor. Ve ben bunu geç fark ettim.”

Gözleri bana döndüğünde…

İlk kez onda panik gördüm.

“Artık yanımdan bir saniye bile uzaklaşmayacaksın.”

Sesi bu kez emir gibi değil, yalvarış gibiydi.

Sonra yanıma gelip bandajladığı kolumun üzerinden elini koydu.

Avuç içi sıcaktı.

O sıcaklık içime hep bastırmak zorunda kaldığım bir gerçek gibi yayıldı:

İkimiz de birbirimize sandığımızdan çok daha fazla bağlanıyorduk.

Bunu o da anladı.

Nefesimiz aynı ritimde yükselirken bakışlarımız birbirinden kopamadı.

“Bundan sonra,” dedi Alaz, sesi bu kez daha yumuşak, daha derindi,

“birlikte hareket edeceğiz.”

Kapının altından gelen not hâlâ yerdeydi.

Konak karanlıktı.

Dışarıda biri bizi izliyordu.

Ama Alaz’ın eli kolumdayken… ilk kez korkunun yanında başka bir şey daha vardı.

Güven.

Ve saklayamadığım bir yakınlık.

Alaz’ın beni odama kadar götürmesinden sonra uzun süre kendime gelemedim. Her adımda kolumun altından kavrayan o sıkı tutuşu hâlâ içimde bir yankı gibi titreşiyordu. Odama girdiğimizde ışığı açmadı; loşlukta yüzü daha da sert görünüyordu, sanki karanlık onu olduğundan daha tehlikeli birine dönüştürüyordu.

“Canın acıyor mu?” diye sordu.

Sesinde alıştığım o soğuk tını yoktu; yerine kontrol edemediği bir kaygı yerleşmişti.

“Elim… biraz sızlıyor,” dedim.

Elimi avuçlarının arasına alıp dikkatle inceledi. Yüzü o kadar yakındı ki nefesinin sıcaklığı yanağıma dokunuyordu. Böyle anlarda aramızdaki bağ, istemeden, durmadan, tehlikeli bir biçimde derinleşiyordu.

Tam o an… odanın kapısının altından biri bir zarf itti. Alaz ışığı bir anda açtı ve kapıyı hızla açıp dışarı baktı ama kimse yoktu. Zarfın üzerinde sadece siyah bir çizgi vardı: köstebeğin bıraktığı ikinci işaret.

Zarfı titreyen ellerle açtım. İçinden küçük bir kağıt çıktı:

“Bir kişi daha eksildi. Ama bu kez iz bıraktı.”

Alaz kağıdı elimden aldı, kaşları çatıldı.

“Kaçırılan çalışanla ilgili yeni bir bilgi bu… ama bilerek bırakılmış. Bu bizi tuzağa çekmeye çalışıyor,” dedi.

O an içimi açıklayamadığım bir ürperti kapladı. Sanki biri bizi izliyordu.

Ve o gece… izleniyor olma hissi gerçeğe dönüştü.

Odadan yalnız çıktığım saniye, koridorun sonundaki pencere karardı. Ardından bir kol boynumu sardı. Nefesim kesildi. Bir maske… nefes nefese metalik bir yüz… göz hizama gelen boş siyah delikler.

“Ses çıkarma,” dedi erkek bir ses.

Sesi kalın, ama titrek. Sanki kendinden bile emin değil.

Beni geri çekti, koridora bakan kapı yavaşça kapandı. İtirene kadar uğraştım ama kasları sertti, hareketleri hızlı. Bir an bile durmadı. Binanın arka kapısından dışarı çıktı. Gece soğuktu; nefesim buhar olup havada dağılıyordu.

Karanlık sokakta ilerlerken konuşmadı. Sadece kolumdan tuttu, beni adım adım gölgelerin içine çekti. En sonunda eski bir depoya vardık. Kapı gıcırdayarak açıldı ve beni içeri itti.

Depo, pas kokuyordu. Tavandan sarkan zincirlerin sesi duvara çarpıp yankılanıyordu. Yalnızca bir lambanın soluk ışığı vardı ve o ışık maskenin metal yüzeyinde titreşiyordu.

“Benden ne istiyorsun?” diye bağırdım.

Sesim duvarlarda yankılandı.

Maskeli adam başını yana çevirdi.

“Keşke anlamasan,” dedi.

Sesi tuhaf biçimde kırılgandı.

“Kaçırılan çalışan… ona ne yaptın?” dedim.

Omuzları gerildi.

“Onu korumaya çalıştım,” dedi.

Bir an durdu, derin bir nefes aldı.

“Seni de.”

Şaşkınlıkla geri adım attım.

“Saçmalıyorsun. Beni koruyorsan neden kaçırdın?”

Birkaç saniye durdu, sonra maskesine dokunup başını öne eğdi.

“Aslında…”

Sesi daha da kısıldı.

“Başta her şey Alaz yüzündendi. Ona zarar vermek, onu zayıflatmak için uğraşıyordum. Sana yaklaşmamın nedeni de onun dengesini bozmak içindi.”

Sırtımdan soğuk bir titreme geçti.

“Sonra?” diye sordum, neredeyse fısıltıyla.

Başını kaldırdı.

“Sonra seni izledim.”

Nefesi hızlandı.

“Bir insanın… böyle olması mümkün mü diye düşündüm. Korkmuyorsun, düşmüyorsun, kırılmıyorsun… Her şeye rağmen ayakta kalıyorsun.”

Birkaç adım bana doğru yaklaştı.

“Ve ben… ben artık neyi onun için yaptığımı, neyi kendim için yaptığımı ayırt edemiyorum.”

Kalbim hızlandı.

Bir adım daha attı.

“Sude… seni incitmek istemedim. Seni seçmem gerekiyordu.”

“Seçmek mi?” dedim.

“Ne için?”

“Ya seni koruyacaktım… ya da seni onunla birlikte yok edecektim.”

Sesi titredi.

“Ve ben bunu yapamadım.”

Sözleri havada ağır bir sis gibi kaldı.

Depodaki gölgeler üzerime üzerime geliyordu.

Bir anda anladım:

Bu adam sadece bir köstebek değildi… kırılmış, dağılmış, tehlikeli biriydi.

Ve beni buraya getirme nedeni… tamamen saplantılı bir sahiplenmeydi.

“Alaz seni tanımıyor bile,” dedi.

“Seni gerçekten gören tek kişi benim.”

Tam o anda, depoya dışarıdan bir metal sesi çarptı.

Maskeli adam irkildi, başını kapıya çevirdi.

Ben de nefesimi tuttum.

Bir şey… birileri… yaklaşmış olabilirdi.

Depoya çöken sessizlik, nefesimin bile duvarlara çarpıp geri döndüğü ağır bir karanlığa dönüşmüştü. Maskeli adam kapıya doğru dönmüş, en ufak sesi bile yutacakmış gibi kasılmıştı. O anda dışarıdan ayak sesleri yaklaştı. Metal kapının tokmağı hızlıca iki kez vuruldu.

“Gelmeli­sin,” dedi kapının ardındaki yabancı bir ses.

Bu ses… diğerine göre daha tok, daha buğulu, daha sakindi. Bir adamdı ama kesinlikle maskeli olanın yardımcısıydı. Tonunda itiraz kaldırmayan bir sertlik vardı.

Maskeli adam sinirle dişlerini sıktı.

“Şimdi olmaz,” dedi.

“Şimdi,” diye tekrarladı kapıdaki adam.

Bu kez sesi daha alçaktı ama bu alçaklık tehdit gibi üzerime çöktü.

Maskeli adam bir an bana döndü. Gözlerinin maskenin karanlığında nasıl parladığını göremiyordum ama üzerimde ağırlığını hissettim, sanki nefesimi bile ona göre ayarlamam gerekiyormuş gibi.

“Bir yere kıpırdama,” dedi.

Sesi, beni susturan bir bıçak gibi keskin ve kontrolcüydü.

Kapıyı açtı. İçeri giren adam da maskeliydi; yüzü tamamen siyah kumaşla kaplıydı. İkisi geniş omuzlarıyla kapıyı dolduruyor, depo daha da daralıyordu. Maskeli yardımcının bakışı üzerimden hızla kaydı ama duraksadı… sanki beni süzüyor, değerlendiriyordu. İçimdeki bir sezgi, bu adamın asıl beyni olabileceğini söyledi, ama yüzünü görmüyordum. Hiçbir şey tanıdık değildi.

“Gel,” dedi yardımcı, maskeli adama.

İtiraf eder gibi değil, emreder gibiydi.

İlk maskeli adamsa tereddüt etti.

“Sude—"

“Onu sonra düşünürsün,” diye kesti diğeri.

“Şimdi konuşmamız gerek.”

Kalbim kaburgalarıma çarparken ikisi de dışarı çıktılar. Kapı açık kaldı; lambanın ışığı depodan dışarı döküldü. Ayak sesleri uzaklaştıkça, o karanlık depo yavaşça nefes almaya başladı.

Ben de öyle.

İşte o an… o küçücük an… içimde bir şey kıpırdadı. Korkudan daha güçlü bir şey: kaçma içgüdüsü.

Etrafı gözlerimle taradım. Depo neredeyse tamamen boştu. Duvar diplerinde yarı kırık paletler, paslanmış zincirler ve köşede bir merdiven. Ama asıl önemli olan… arka taraftaki küçük havalandırma kapısıydı. Neredeyse fark edilmeyecek kadar yüksekte ama açıktı.

Sessizce ilerledim. Ayaklarım betonda sürtünmesin diye parmak uçlarıma bastım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki dışarıda duyulacak sandım. Havalandırma kapağının önünde durdum. Açık bırakmışlardı. Büyük bir hata. Benim için tek çıkış buydu.

Elleri­mi ızgaraya atıp yukarı çekildim. Metal soğuktu, avuçlarımı yakacak kadar soğuk. Parmaklarım titredi ama geri dönemeyeceğimi biliyordum. Dizlerimi duvara bastırıp kendimi yukarı doğru ittirdim. Kapının çerçevesi omzuma girdi, keskin kenarları tenimi acıttı ama bu acı… özgürlüğün habercisiydi.

Nefesimi tuttum. Dışarıdan iki adamın konuşmaları hâlâ duyuluyordu, ama kelimeler seçilemiyordu. İyi ki öyleydi; bir an bile duraksasam yakalanırdım.

Kendimi havalandırma boşluğunun içine attım. İçerisi karanlıktı, metal duvarlar soğuktu, dizlerim sürterek ilerliyordu. Daracık bir tüneldi; nefesim yankılanıyor, kalbim ağzımdan çıkacak gibi atıyordu.

Birden dışarıdan bir ses yükseldi.

“Sude?”

Maskeli adamın sesi.

Kalbim durdu.

“Burada değil,” dedi diğer adam.

Sesi tehlikeli bir dinginlikle çıkıyordu.

“Bıraktığın yerde yok.”

Ayak sesleri hızlandı.

Bir şey yere devrildi.

Kapı çarparak açıldı.

Ben tünelin içinde, dizlerimin üzerinde ilerlemeye devam ettim.

Elimden düşen bir ter damlası metal yüzeye vurduğunda çıkan ses bile beni ürküttü.

Bir anda arkamdan gelen haykırışı duydum:

"Sude! Çık oradan! Duyuyorum seni!"

Tünelin sonu karanlık bir dış duvara açılıyordu. Ellerimle ızgarayı zorladım. Pas tutmuştu ama gevşekti. Bir, iki, üç… sonunda metal yerinden oynadı. Dışarıdan soğuk hava yüzüme vurdu.

Kendimi dışarı attığım anda ayak bileğim incindi ama durmadım. Sokağın arkasında bir çit vardı. Onu aştım. Ellerim parçalandı ama hissetmedim. Yalnızca koşuyordum. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama maskeli adamların sesleri arkamdan yankılanıyordu.

“Sude! Dur—”

Durmadım.

Koştum.

Ve ilk defa… gerçekten kaçtım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.