İçeriğe geç

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 12 · 12 dk okuma

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 12

YAKINLAŞMA

Kahvaltının ardından evi toparlarken aramızdaki o sıcak hava hâlâ kaybolmamıştı. Alaz mutfağın girişinde durup beni izledi bir süre. Sanki bir şey söylemek istiyor ama nasıl diyeceğini bilemiyordu. Sonunda, ellerini ceplerine sokup hafifçe başını yana eğdi.

“Dışarı çıkalım mı?” dedi.

Sesi ne emir gibi, ne de çekingen. İkisinin arasında bir yerde.

“Biraz hava alırız. Hem… iyi gelir.”

O an içimde istemsiz bir heyecan yayıldı.

“Olur,” dedim, normalmiş gibi davranmaya çalışarak.

Ama normal değildi. Çünkü dün gece birbirimizin en yaralı halini görmüştük. Şimdi birlikte dışarı çıkmak… farklı hissettiriyordu.

Hazırlanıp kapıdan çıktığımızda güneş tam yükseliyordu. Sokak serin ama ışıklıydı; kaldırımlarda yeni açılan dükkânların taze kahve kokusu yayılıyordu. Yan yana yürürken kollarımız birbirine hafifçe çarpıyordu. Kasıtlı mı değil mi bilmiyordum… ama geçtikçe çarpma süresi uzuyordu.

Tam bir köşeyi dönerken omzum onun koluna sürtündü.

Refleksle geri çekilecekken, Alaz durdu ve elini omzuma koydu.

“Sude…” dedi alçak bir sesle.

Elinin sıcaklığı o kadar belirgindi ki, o an nefesim hafifçe titredi.

“Bir şey yok,” dedim fısıltıyla.

“Var,” dedi. “Bu ilk yakın temas değil.”

Sanki bunu söyleyince havadaki oksijen azaldı.

Gözlerimize bir saniye fazla baktık.

Sonra o gerilimi bozmak ister gibi gülümsedi.

“Hadi,” dedi. “Kafe bulalım.”

Biraz yürüdükten sonra sahile yakın küçük, şirin bir kafeye girdik. İçerisi kahverengi tonlarla döşenmiş, hafif jazz çalan, loş ama sıcak bir yerdi. Deniz kokusu camlardan içeri süzülüyordu.

Bir köşe masasına oturduk. Ben menüye dalmış görünürken Alaz’ın bakışlarının üzerimde dolandığını hissediyordum. Sanki akşamdan kalan o kırılgan yakınlık hâlâ aramızda dolaşıyordu.

Sipariş verdikten kısa bir süre sonra kafenin kapısı açıldı ve üç kişilik bir grup içeri girdi. Gürültülü, fazla özgüvenli tipler. Biri, özellikle, gözlerini direkt bana dikti. Masalarına geçerken bakışlarını çekmeyen o arsız tavır sinirimi bozdu.

Ben görmezden geldim.

Ama o, görmezden gelmedi.

Bir süre sonra yanımdan geçerken beni baştan aşağı süzdü.

“Güzelmiş,” diye fısıldadı kendi arkadaşlarına ama sesini duyacak kadar yakındım.

Alaz’ın sandalyesi anında gıcırdadı.

Onun vücudu bir anda sertleşti, çene çizgisi gerildi. Avuçları masada yumruk haline gelmişti. Ben daha “Boş ver,” demeye kalmadan, adam masamıza doğru bir kez daha yaklaştı.

“Merhaba,” dedi, yüzünde aptal bir sırıtışla. “Seni daha önce—”

Cümlesi tamamlanamadı.

Alaz öyle hızlı hareket etti ki sandalyesi geriye doğru sertçe sürtündü.

Adamın önüme yaklaşmasını engelleyen bir adımla araya girdi.

“Sude rahatsız oldu,” dedi.

Sesi buz gibiydi.

“Uzak dur.”

Adam kahkaha attı.

“Ne var ki? Sohbet ediyorduk.”

“Hayır,” dedi Alaz. “Sen ona bakıyordun. Ona laf attın. Şimdi de yaklaşmaya çalışıyorsun.”

Bir adım daha yakınlaştı.

“Tekrar yaklaşmayacaksın.”

Adam umursamaz bir tavırla omuz silkti.

“Abartma kardeş.”

Alaz’ın gözlerinde o an bambaşka bir ışık vardı. Gece anlatırken bile görmediğim kadar keskin, sahiplenici, delici bir öfke. Sanki bir an bile tereddüt etse yumruğa dönüşecek bir gerilim taşıyordu.

“Ben abartmam,” dedi. “Sude’ye biri yanında olmamayı isteyeceği şekilde davranırsa… hiç abartmam.”

Adam bakışlarını birkaç saniye Alaz’a dikti.

Sonra küçümseyen bir homurtuyla arkadaşlarının yanına döndü.

Kafenin içindeki hava donmuş gibiydi.

Alaz yavaşça masaya döndü ama hâlâ öfkenin sıcaklığı teninden yayılıyordu.

“Sude,” dedi, sesi hâlâ sert. “Sana böyle bakmalarından nefret ediyorum.”

Başımı eğdim, gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

“Fark ettim,” dedim.

“Ciddiyim,” dedi, bakışları gözlerime kilitlenirken. “Seni rahatsız eden bir şey olursa… söyle. Çünkü ben—”

Cümleyi tamamlamadı.

Ama tamamlamasına gerek yoktu.

O an ben söylemeden hissettim:

Kıskançlığı bir öfke değil, tamamen koruma içgüdüsüydü.

Ve bunu bilmek, garip şekilde… içimi ısıttı.

“Ben iyiyim,” dedim yumuşak bir sesle.

Sonra elimi uzatıp parmaklarımı masanın kenarına koydum.

O da kendi parmaklarını yavaşça benimkine yaklaştırdı, tam dokunmasa da o mesafe bile nefesimi tutturdu.

Kafenin jazz müziği hafifçe yükselirken, Alaz gözlerini bana kaldırdı.

“Sude… seni korumak isterken bile kendimi kaybetmekten korkuyorum.”

O an çok basit bir gerçek içimde yer etti:

Sabahki sıcaklık, geceki acı, şimdi gördüğüm korumacı öfke…

Hepsi aynı kişiye aitti.

Ve hepsi beni kendine biraz daha çekiyordu.

Kafeden çıktığımızda hava griye dönmeye başlamış, rüzgâr denizden tuzlu bir serinlik taşımıştı. Alaz hiçbir şey söylemeden elini cebine soktu, ben de yanına paralel adımlarla yürümeye başladım. Fakat sahile iner inmez fark ettim ki, adımlarımız arasındaki mesafe kendiliğinden azalmıştı. Sanki kafenin içinde yaşananlardan sonra aramızdaki çizgi daralmış, nefeslerimiz aynı ritme yaklaşmıştı.

Sahilin taş döşeli yoluna çıktığımızda denizin dalgaları beton duvara hafifçe vuruyor, rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyordu. Birkaç kez gözümü kapatmak zorunda kaldım ama tam o an, Alaz parmaklarını şakağımdan kulağımın arkasına doğru kaydırarak saçlarımı düzeltti. Hareketi çok kısa, çok sade… ama içimde bıraktığı etki yoğun ve sarsıcıydı.

“Elin üşümüş,” dedi.

Halbuki elime hiç bakmamıştı; nasıl anlamıştı bilmiyorum.

Cevap veremedim.

Bunun yerine, yürümeye devam ederken bir dalga daha duvara vurdu ve üzerimize serin bir esinti geldi. Omuzlarım ürperince, Alaz durdu.

“Sude.”

Sesindeki ton netti.

“Biraz yaklaş.”

Zaten yakındık ama o an aramızdaki hava başka bir şeye dönüştü. Bir adım attım. Sonra bir adım daha. O kadar yakındık ki rüzgâr bile ikimizin arasından geçemeyecek kadar sıkışmıştı.

Parmak uçlarım onun koluna değerken, o da kendi avucunu bel hizama getirip duruşumu sabitledi. Teması dikkatliydi, ama kararlı.

Ve o mesafe, dudaklarımızın değil, nefeslerimizin yakınlığı… ilk ciddi temasın ta kendisiydi.

Gözlerimize bakıyorduk.

Bir şey söylemek istiyordu ama bulamıyordu.

Ben de.

Sonunda, sessizliği o bozdu.

“Biri sana baktığında… içimde bir şeyler kopuyor.”

Gözlerini kaçırmadı.

“Bugün kafedeki adam… sana öyle bakınca… delirdim. Çünkü seni kimsenin öyle görmesini istemiyorum.”

Yutkundum.

“Niye?” dedim.

Sorunun cevabını biliyordum. Ama ondan duymak başkaydı.

“Çünkü,” dedi, sesi rüzgârdan daha düşük, ama ondan daha keskin, “seni düşündüğümden daha fazla önemsiyorum.”

O an nefesim kesildi.

Biraz daha yaklaşsaydık çarpışacaktık.

Ama o, tam dokunmadan önce kendini geri çekti. Sanki kontrolünü kaybetmekten korkuyor gibiydi.

“Hadi,” dedi sert bir nefesle. “Eve dönelim.”

Akşam olduğunda gökyüzü nabız gibi yanıp sönen turunculara bürünmüştü. Eve döndük ama Alaz dış kapıdan girer girmez telefonuna bir bildirim geldi. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Gergin… keskin… tehlike kokan o yüz.

“Sude.”

Bakışı karanlık bir kapı gibi üzerime kapandı.

“Sevkiyatta yine sorun çıktı.”

Bu söz, gecenin kaderini belirlemişti.

“Ben de geliyorum,” dedim.

İtiraz edeceğini düşündüm, ama belki de gün boyu yaşananlardan sonra beni yanında tutmak istedi. Sadece başını salladı.

Arabaya bindiğimizde motorun düşük uğultusu bile gerilimi gizleyemiyordu. Şehir ışıkları yolda dans ederken ben camdan dışarı bakıyor, Alaz’ın direksiyonu sıkış şeklini fark ediyordum.

“Bu seferki sorun ne?” diye sordum.

“Kayıp malların izi bulundu,” dedi. “Ama bizi tuzağa çekmeye çalışıyor olabilirler.”

“Ve sen yine gidiyorsun.”

“Gideceğim,” dedi. “Ama bu kez… sen yanımda olacaksın diye daha dikkatliyim.”

Bu söz, tüm gerginliğin içinden geçen yumuşak bir çizgi gibiydi.

Konteynerlerin olduğu eski depoya yaklaştıkça hava da kararıyordu; sokak lambaları yarım yanıyor, depoların duvarları pas kokuyordu. Aracın farları beton zemin üzerinde uzun gölgeler bırakıyordu.

İçeri girdiğimizde karanlık neredeyse canlı bir şey gibiydi.

Köşelerde ağır makineler, paslı zincirler, yağ kokusu ve toz havada asılıydı. Alaz önden yürürken silahlı adamlar etrafa yayılmıştı. Birkaçının yüzü keskin gerginlik içindeydi.

“Efendim,” dedi adamlardan biri. “Kayıp konteynerlerden biri tekrar hareket etmiş görünüyor. Ama rota… rotada bir oynama var.”

“Kim bulaşmaya çalışıyor bize?” diye sordu Alaz.

Adam sıkıntıyla kafasını eğdi.

“İçeriden biri yardım etmiş olabilir.”

İçimden soğuk bir ürperti geçti.

Köstebeğin nefesi neredeyse ensemdeydi.

Alaz karanlıkta bir süre durdu, çenesini gerip nefes aldı.

Sonra bana döndü.

“Sude.”

“Evet?”

“Bu iş… göründüğünden daha tehlikeli olacak.”

Sesi ilk kez… endişeliydi.

Ve ben ilk kez… o endişenin sebebinin ben olduğumu bilerek titredim.

Depodaki karanlık, nefes alan bir gölge gibi üzerimize çökmüşken herkesin hareketlerinde garip bir gerginlik vardı. Ayak sesleri yankılanıyor, metal sürtünmelerinin tok sesi duvarlardan geri dönüyordu. Alaz adamlarıyla konuşurken ben de etrafı süzüyordum; bu depoların her detayının içinde bir hikâye saklıymış gibi hissediyordum.

Sonra… bir şey dikkatimi çekti.

Konteynerlerden birinin kilidi diğerlerinden farklıydı. Yeni takılmıştı. Çevresindeki metal yüzeyde hafif parmak izleri vardı, diğer konteynerlere göre daha temizdi sanki. Ama asıl rahatsız eden şey, kilidin altında neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir çizik olmasıydı. Bir iz… bir işaret… biri bir şey bırakmış gibiydi.

Hemen Alaz’a baktım ama o başka bir konteynerin etrafında adamlarını topluyordu.

Bir adım daha yaklaştım.

Çiziğe parmağımı götürdüm. Ucu, bir bıçağın metale değdiğinde bıraktığı keskin hat gibiydi. Üzerinde yağ ve toz yoktu. Çok yeniydi.

Tam o anda arkamdaki karanlıkta ince bir tıkırtı duydum.

Nefesim boğazıma takıldı.

Döndüğümde gölge gibi bir siluet konteynerlerin arasına kayıyordu. Çok hızlı… çok sessiz…

“Hey!” diye seslendim. Sadece refleks.

Ve işte o saniye her şey koptu.

Bir silah sesi…

Metal kaplarda yankılanan sert bir patlama…

Aynı anda omzumun hemen yanından bir sıcaklık geçti. Yanımdaki konteynerin yüzeyi kıvılcım saçtı.

Biri beni vurmuştu.

Birkaç saniye gecikmeyle kolumun altı yanmaya başladı.

Acıyı hissettiğimde nefesim kesildi.

Kanımın sıcaklığını hissettim.

Ama en çok… Alaz’ın yüzündeki ifadeyi.

“Sude!”

Sesi öyle bir yankılandı ki, sanki depodaki her gölge onun öfkesinden ürktü.

Bir anda yanıma geldi, beni kolumdan çekip konteynerin arkasına itti. Hareketi sertti, ama o sertliğin içinde çıplak bir panik vardı.

“İyi misin?”

Sesi… çatlamıştı.

“Sanırım,” dedim ama sesim titriyordu. Acı omzumdan koluma doğru yayılıyordu.

Alaz’ın bakışları, yarama kaydı. Bir saniyeliğine göz bebekleri küçüldü; bunu görmemle, onun nefesinin hızlanması bir oldu.

Sonra…

Her şey değişti.

O an, o depoda, karanlığın içinde Alaz’ın yüzü bir koruma içgüdüsüyle kaplandı. Öfkesi, korkusu, belki de yıllardır kimse için hissetmediği bir şey… bir anda ortaya çıktı.

“Beni vurmak istediler sanma,” dedi. “Onlar seni hedef aldı.”

Bu söz… mideme yumruk gibi oturdu.

“Niye… niye beni hedef alsınlar?” dedim.

Omzuma dokundu. Teması sert değil, titrek bir öfkeyle kontrol edilen bir hassaslıktı.

“Çünkü benim yanımdasın.”

Sesinde bir lanet, bir ağırlık, bir suçluluk vardı.

Ama açıklama yapacak vakit yoktu. Silah sesleri yeniden patladı. Adamları pozisyon aldı, bağırışlar depoda yankılandı.

Alaz yüzünü bana döndü, keskin bir kararlılıkla.

“Sude. Bir daha yanımdan bir adım bile ayrılmayacaksın. Seni kimse hedef alamaz.”

Sesindeki ton… emirdi. Karanlıkta yankılanan bir hüküm.

“Bu bir rica değil,” diye ekledi.

Bu kez sesi daha düşük, daha tehlikeliydi.

“Bu benim kararım.”

Sertti.

Kesindi.

Ve ilk kez… tamamen benim için öfkeliydi.

Kolumu tutup beni ayağa kaldırdı ve göğsünün tam önünde tuttu; arkamı kendi vücuduna yasladı, sanki mermi önce ona değsin istiyordu. Bir an bile beni bırakmadı. Karanlığın içinde ilerlerken, adamlarına emirler yağdırıyordu ama eli benim belimde sabitti, nefesi omzumun kenarında titriyordu.

O an anladım ki:

Bu, Alaz’ın beni korumak için verdiği ilk gerçek karar değildi.

Bu… onun için bir dönüm noktasıydı.

Benim içinse…

Karanlığın tam ortasında, kolumdan sızan kanla bir gerçeği ilk kez hissettim:

Onun öfkesi… benim üzerime değdiğinde bile acıtmıyordu.

Aksine, bir duvar gibi etrafımı sarıyordu.

Ve kimse söylemese bile anlıyordum:

Artık hedefte ben vardım.

Ve Alaz Alp… bu gerçeği kabul etmeye değil, savaşmaya hazırdı.

Depodan çıkarken herkes koşturuyor, bağırışlar çınlıyordu ama benim dikkatim sadece Alaz’ın etrafı tarayan keskin bakışlarında takılı kalmıştı. Kolumdaki acı nabız gibi atıyordu; metal kokusu, kan kokusuna karışmış, havayı ağırlaştırmıştı. Alaz bir anlığına bile yanımdan ayrılmadı. Eli belimde, beni kendine gölge gibi yaslayarak yürütüyordu.

Tam çıkış kapısına gelmiştik ki…

Bir şey dikkatimi çekti.

Kapının kenarında, yerden birkaç santim yukarıda küçük bir işaret vardı. Bir çizik değil… bir X. İnce, bıçakla kazınmış. Depodaki konteynerdeki iz gibi… ama bu daha bilerek bırakılmış gibiydi.

Dizlerimin bağı çözülüyor gibiydi ama gözlerimi ondan ayıramadım.

Alaz da fark etti.

Dondu.

Yüzünde öyle bir şey belirdi ki… öfke değil, şaşkınlık değil…

Tanıma.

Sanki o işaret birinin imzasıydı.

Ve o biri… aralarındaydı.

“Alaz…” dedim kısılarak, “bu ne?”

Bir saniyelik bir sessizlik oldu.

Bana dönmedi.

Sadece o işarete baktı.

“Bu…” dedi, nefesi kesik çıkarak, “bu içeriden biri.”

İçeriden.

O kelime mideme buz gibi oturdu. Depodaki saldırı… mermi… hedef alınmam…

Demek ki bu bir tesadüf değildi.

“Biri bizi takip ediyor.”

Alaz’ın sesi düşük ve uğultulu bir karanlık gibiydi.

“Ve bu, benim adamlarımdan biri.”

Dudakları kasıldı.

Çenesindeki damar belirginleşti.

O kadar öfkeliydi ki, elimdeki acıyı bir anlığına unuttum.

Tam o anda kolumdan yükselen yanma hissiyle bacaklarım titredi.

Alaz hemen bana döndü, yüzünde panik ve öfkenin karıştığı o keskin ifade.

“Tamam. Yeter.” dedi.

Bu ton, tartışılmayan bir buyruktu.

“Konakta ilgileneceğim. Şimdi.”

Elini kolumun altına yerleştirip beni arabaya doğru çekti. Kendim yürüyebiliyorum dememe fırsat bile vermedi. Ön kapıyı açtı, beni içeri oturttu. Kapıyı kapatırken bile yüzündeki öfke sönmedi.

“Bu işaret…” diye mırıldandım.

“Onu ben çözeceğim.” dedi. “Sen değil.”

Ve o an biliyordum:

Bu, sadece bir saldırı değildi.

Bu, bir mesajdı.

Konağa varış

Araba konaktan içeri girdiğinde Alaz neredeyse kapıdan fırladı. Ben çıkmadan koluma dokundu, hafifçe omzumu kavradı.

“Sakin. Şimdi sadece bana güven.”

Sesi yumuşaktı ama altında bir fırtına vardı.

Beni merdivenlerden hızla geçirip üst kattaki geniş bir odaya götürdü. Kapıyı kapatıp kilitledi.

Odayı ilk kez görüyordum: koyu ceviz mobilyalar, ağır perdeler, duvarlarda loş sarı ışıklar… her şey korumacı bir sığınak gibi görünüyordu. Orta masanın üzerinde küçük bir metal kutu, içinde steril malzemeler.

“Buraya otur.”

Beni yatağın kenarına oturttu.

Sonra ceketini çıkardı. Parmakları titriyordu.

Sadece bir an.

Sonra kontrolünü geri topladı.

Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvadığında, damarları belirginleşti. Ellerindeki sertliğin içine sıkışmış bir hassasiyet vardı. Karşımda ilk kez bu kadar savunmasız görünüyordu, ama aynı zamanda çelik gibi.

Yaramın olduğu tarafı yavaşça açmak için elini uzattığında nefesim hızlandı.

“Sude… izin ver.” dedi.

Fısıltı gibi.

Elimi hafifçe kenara çekince, üstümdeki kumaşı dikkatlice sıyırdı. Dokunuşu sıcak, nefesi yakın, hareketleri titizdi.

Kanayan bölgeyi görünce yüzü gerildi.

Kaşının kenarında bir kas seğirdi.

Gözbebekleri büyüdü.

“Seni böyle görmeye dayanamıyorum.”

Sesi çatlamıştı.

Çok az.

Ama duydum.

Pamukla kanı temizlemeye başladığında acı yükseldi, nefesim kesildi. Direndim ama yüz ifademden anlamış olmalı ki, bir an başını kaldırıp gözlerime baktı.

“Biraz acıyacak.”

Sesi alçak ama kontrolü kaybetmiş bir sıcaklıktaydı.

“Dayanırsın değil mi?”

“Dayanırım.” dedim.

Ama buna dayanmak değildi mesele…

Ona bu kadar yakın olmak, nefesimin onun göğsüne değecek kadar yakın…

Bu, mermiden bile daha felaketti.

Antiseptiği döktüğünde acıyla gözlerimi kıstım. O an elini omzumun altına koydu, beni hafifçe kendine doğru çekti.

“Sakin ol.” dedi.

Düşük, titrek bir fısıltıyla.

Kulağımın kenarında.

O kadar yakındı ki, bir an dünyada sadece o nefes vardı.

Bandajı sararken parmakları tenimde çok uzun kaldı. Sadece tıbbi bir dokunuş değildi bu…

Başka bir şey.

İkimizin de adını koyamadığı bir çizgi.

Ama oradaydı.

Son düğümü attığında elini kolumdan çekmedi.

Bir süre bakakaldı.

Gözlerinde hem öfke… hem korku… hem de saklamaya çalıştığı bir çekim vardı.

“Bir daha seni böyle göremem.” dedi.

Sesi kırılmıştı.

“Bir daha…”

Dudakları yarım bir cümlede takılı kaldı.

Ben de ona baktım…

Ve ilk kez…

Onun güçlü görünme çabasının ardındaki yalnızlığı, öfkenin ardındaki kırılganlığı, kaybettiklerinin gölgesini hissettim.

“Yanında olacağım,” dedim fısıltıyla.

“Gitmem.”

Alaz gözlerini kapattı.

Sanki bu söz, sırtındaki yükü bir anlığına hafifletmişti.

Sonra başını hafifçe eğdi, alnını benim alınma çok yakın bir noktaya getirdi.

Nefesleri birbirine karıştı.

Birbirimize değmeden…

ama ayrılmaya da cesaret edemeden…

öylece kaldık.

Bu, sesizce verilen bir söz gibiydi.

Kendi dilimizde bir anlaşma.

Ve o an anladım:

Köstebeğin izi bizi daha karanlık bir yere sürükleyecekti.

Ama Alaz’ın beni bıraktığı hiçbir ihtimal kalmamıştı.

Artık bu savaşta tek değildim.

Ve o da tek değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.