Konakta günlerin nasıl geçtiğini bazen ben bile anlamıyordum; her köşe ayrı bir sır saklıyor gibiydi. Fakat tek bir şey sabitti: Alaz’ın ne zaman ne yapacağını asla bilemiyordum.
O sabah tartışmamızdan sonra koridorda kulağıma çalınan o konuşma hâlâ aklımdaydı. Adamlarından biri, “Dünkü liman meselesi hâlâ temiz değil. Kadın yüzünden o çocuğu kaybettik,” diye fısıldamıştı. “Kadın” dedikleri bendim muhtemelen.
Bu beni sinirlendirse de, adımlarını duyduğum an buz kesmiştim. Alaz’ın sesi sertti.
“Kimse Sude hakkında konuşmayacak. Duymayayım.”
Sert ama bir o kadar kıskanç. Bu yüzden daha koridordan ayrılmadan beni fark ettiğinde, bakışları bir an karardı.
“Ne işin var burada?” dedi. Sanki suçüstü yakalanmışım gibi.
“Yürüyorum,” dedim omuz silkip. “Nefes almam da yasak mı?”
Yanıma doğru hızlı adımlarla geldi, yüzüme fazla yaklaşarak.
“İstersen onu da yasaklayayım.”
O an gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Biraz abarttığını fark ediyorsun, değil mi?”
Ettiğim laf, onu daha da sinirlendirmedi; tam tersine, yüzünde hafif bir kıpırdanma oldu. Bir çizgi hâlinde beliren o belli belirsiz gülüş bile insanın içini ok gibi delip geçiyordu.
“Sen anlamıyorsun,” dedi. “Tehlike büyüyor. Ve…”
Gözleri yüzümden kayıp aşağı inerken nefesimi tuttum.
“…beni delirtiyorsun.”
Bu cümlenin ardından yaşanan sessizlik, tartışmamızdan daha tehlikeliydi.
Birden adımlarını sert bir kararla yere vurur gibi dönüp yürüdü.
“Hazırlan,” dedi. “Akşama aşağıda yemek yiyeceğiz.”
“Beraber mi?” diye sordum.
“Evet. Ve…” Durdu, bana tekrar baktı. “Konaktan dışarı çıkmak yok.”
O an gözlerimi kısıp ona baktım.
“Ne? Niye?”
“Sana söylüyorum işte. Yasak.”
Sanki bu tek kelimeyi özellikle seçmiş gibiydi.
Ben ise istemsizce kahkaha attım.
“Ciddi misin? Bu çocukça bir şey.”
“Çocukça değil. Gerekli.”
“Tabii. Çünkü kıskandın.”
Bir anlık sessizlik…
Sonra o keskin bakış.
“Seninle tartışmayacağım. Hazırlan.”
Ben hâlâ sinirle gülerek içeri dönerken onun arkamdan fısıldar gibi söylediği tek kelimeyi duydum:
“Sadece güvenemiyorum… insanlara.”
Kendine güvenemediğini söylemedi ama o boşluğu ben doldurdum.
Akşam olduğunda salon neredeyse başka bir dünya gibiydi. Yüksek tavanlarda sarı ışıkların süzüldüğü avizeler, koyu ahşap masanın üzerinde dans eden gölgeler… Konak ağırdı, görkemliydi, sanki nefes aldıkça duvarlar bile fısıldıyordu.
Basit ama şık bir elbise giymiştim; hareket ettikçe omuzlarımdan süzülen kumaş yere açılıyordu. Birkaç dakika sonra Alaz salona girdi. Siyah gömleği, bileklerine kadar kıvrılmış kolları ve o meşhur sinirli duruşuyla tamamen bu konağın karanlık ruhunu temsil ediyordu.
Masaya oturduğum anda bakışlarını üzerimde hissettim.
“Yasak hoşuna gitmedi,” dedi.
“Tabii ki hoşuma gitmedi.”
“Uymak zorundasın.”
“Zorunda değilim.”
“Benimle yaşadığın sürece öylesin.”
Bu cümle o kadar otoriter çıkmıştı ki, bir an nefesimi tuttum.
Sonra karşılık verdim:
“Seninle yaşamak benim tercihim değildi.”
Bu kez o sustu. Ama gözleri… gözleri adeta masanın üzerinden bana uzanıyordu.
Yemek boyunca laflar kısa, bakışlar uzun sürdü. Aramızdaki gerilim ise masanın üzerinde görünmez bir ip gibi gerilmişti. Zaman zaman parmaklarını masaya ritmik şekilde vuruyor, sonra durup beni izliyordu. Sanki içindeki bir yön beni uzaklaştırmak istiyor, diğeri ise tam tersine daha da yaklaştırıyordu.
Yemek sonunda ayağa kalktı.
“Yasak konusunda kararlıyım,” dedi.
“Ben de karşı çıkmakta kararlıyım.”
“Göreceğiz.”
Beni merdivenlerden yukarı çıkarken izlediğini biliyordum. Attığım her adımda bakışlarının sırtımı delip geçtiğini hissediyordum. Hem kızgın hem sahiplenici hem de tamamen kontrolsüz bir enerji vardı adamda.
Bu tuhaf akşamın sonunda, kendimi ilk kez gerçekten şunu düşünürken buldum:
Alaz Alp tehlikeydi…
Ama en tehlikelisi, ona alışmaya başlamamdı.
Merdivenlerden odama çıkıp kapıyı kapattığımda hâlâ Alaz’ın o saçma yasağı yüzünden sinirliydim. Üzerimden elbisemi çıkarmaya hazırlanıyordum ki kapı açıldı. Alaz içeri girdi. Yüzündeki ifade, tartışmaya gelmediğini hemen belli ediyordu.
Konuşmak istedi ama o sert sesinin içinde kırık bir şey vardı.
“Konuşmamız gerekiyor,” dedi.
“Yine bir yasak mı?” dedim yorgun bir alayla.
Başını iki yana salladı ve kapıyı kapattı. Odanın ortasında durdu, ellerini saçlarından geçirdi ve yüzünü avuçladı. Sanki içindeki bütün duvarlar çatlamıştı.
“Sude,” dedi, nefesi titreyerek, “bugün seni korumaya çalışırken bile… başka bir şey düşündüm.”
“Ne?” dedim yaklaşarak.
Gözlerini kaldırdı. O güçlü, soğukkanlı adamın gözlerinde derin bir acı dolaşıyordu.
“Çiğdem’i.”
O an oda buz gibi oldu. Çiğdem, onun en zayıf noktasıydı. Adını bile anmaktan kaçınırdı. Bu yüzden şimdi söylemesi… sert bir duvarın çöküşü gibiydi.
“Bazen seni gördüğümde… onun gülüşünü hatırlıyorum,” dedi. “O da böyle gözlerinin kenarını hafif kısarak gülerdi. Sen yapınca… sanki o geri dönmüş gibi oluyor.”
Gözlerim yanmaya başladı.
“Çiğdem benim her şeyimdi,” dedi titreyen bir sesle. “İyi olan tarafımdı. Hâlâ nefes alan, hâlâ doğruyu görebilen yanımdı.”
Dudakları titredi.
“Onu koruyamadım.”
Bu kelimeyi söylerken sesi tamamen çöktü.
Ama bu kez… saldırı, çatışma ya da bir hata yüzünden değil;
Asıl acı buydu:
“Çiğdem… onların yüzünden öldü,” dedi. “O çocuklar… o zorbalar… onu ittiler. Sırf eğlenmek için. Sırf canları istedi diye. O düşüş… o an… Sude, ben yetişemedim.”
Yutkundu. Çenesindeki kas titredi.
“O benim küçük kız kardeşimdi. Ve ben… ben oradaydım. Ama tutamadım. Yaklayamadım. Onu düşerken gördüm… ama elim ona yetişmedi.”
Bu cümlenin ağırlığı onun bedenini eğdi.
O güçlü adamın dizlerinin bağı çözüldü sanki. Nefesi boğuklaştı.
Gözlerinden yaş süzüldü—sessiz, ağır, yıllardır sıkışmış bir acı gibi.
Alaz Alp ağladı.
Bu manzarayı görmek… içimi delip geçti.
Elimi uzatıp yanağına dokundum.
“Senin suçun değildi,” dedim fısıltıyla. “Kimse… böyle bir şeyi öngöremezdi.”
Başını eğdi.
“Ben taşıyorum,” dedi. “O anı, o suçu, o eksikliği.”
Gözleri kapandı. Bir damla daha aktı.
“Onu çok özlüyorum. Her gün. Her nefeste. Onsuz yaşamak… ciğerimin yarısını sökmek gibi.”
Benim de gözlerim doldu. Dayanamadım.
Ona sarıldım.
O da bana.
İki acının birbirine yaslandığı bir an oldu.
Acı, yalnızlık, pişmanlık… ikisi arasında görünmez bir bağ gibi dolaştı.
O koca adamın kalbi, benim omzumda titrerken ilk kez içindeki yaralı çocuğu hissettim.
Ve birbirimize tek kelime etmeden söyledik:
“Yalnız değilsin.”
– Ertesi Sabah
Gece boyunca doğru dürüst uyuyamadım. Odanın sessizliği, Alaz’ın gece söylediği her kelimeyi tekrar tekrar zihnime getiriyordu. Çiğdem’in düşüşünü anlatırken titreyen sesi, gözlerinden süzülen yaşlar…
O an, Alaz Alp dediğim o sert, dokunulmaz adamın içinde sakladığı yarayı ilk kez görmüştüm.
Ve o yara… bana dokunmuştu.
İstediğimden daha derinden.
Sabah olduğunda odanın içine hafif bir ışık süzülmüş, duvarlardaki gölgeler yumuşamıştı. Ama benim içimde gece kalan ağırlık hâlâ tam yerindeydi.
Kalktım, pencereye yürüdüm. Konağın arka bahçesine bakan geniş camın ardından soğuk sabah havasını içime çektim. Toprak kokuyordu. Serinlik, yüzüme çarpıp beni kendime getirirken, aklım hâlâ onun kollarının titremesinde, omzuma düşen nefesinde, nefesinin sıcaklığında takılı kalmıştı.
Bir adamın böyle kırıldığını görmek…
Onu büsbütün farklı birine dönüştürüyordu.
Ben de farklı hissediyordum.
Empatiydi bu, belki de daha tehlikeli bir şey.
İçimde bir yer, ona yaklaşmak istiyordu. Yalnızlığını paylaşmak… acısını taşımak… belki de iyileştirmek.
Ama başka bir yer… kaçmam gerektiğini fısıldıyordu.
Çünkü o duygusal yakınlık, sadece tehlikeli değil… geri dönüşü olmayan bir yol gibiydi.
Konağın koridorlarında hafif ayak sesleri yankılandı. İçimde nedensiz bir dalgalanma oldu—sanki onun yürüyüşünü çoktan ezberlemiş gibi.
Kapımın önünde durduğunu hissettim.
Aradaki birkaç santimetre, kalbimin atışını hızlandırdı.
Kapıyı açıp açmayacağını, konuşup konuşmayacağını bilmiyordum.
Sonra, tok bir parmak dokunuşu…
Kapıya hafifçe vurdu.
Tüm bedenim irkildi.
Sanki dün gece sarılan kişi ben değilmişim gibi değil…
Sanki hâlâ onun kokusu üzerimdeymiş gibi.
Kapıyı açtığımda, Alaz karşımda duruyordu.
Gözleri uykusuzdu, ama sertliğini geri toplamıştı.
Yine o koyu bakış, yine o ağır duruş…
Ama derinlerde bir yer… hâlâ kırık görünüyordu.
Sanki gece anlattıklarından sonra duvarlarını hızla örmeye çalışmış ama başarılı olamamıştı.
“Sabah,” dedi kısık bir sesle.
“Nasılsın?” dedim istemsizce.
Gözlerini hemen kaçırdı—bu bile bir savunma.
“İyiyim.”
Yalan.
Ama sustum.
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Ama o sessizlik, birbirimize sarılırken hissettiğimiz yakınlığı saklamıyordu; aksine daha belirgin hale getiriyordu.
Gözleri, yüzümü taradı.
Yorgunluğu, endişesi, dün geceki açıklığın izleri… hepsi bir anlığına dalga gibi ortaya çıktı.
“Dün gece için…” dedi.
Cümlesinin devamı boğazına takıldı.
Bir adım bana yaklaştı.
Çok değil—ama kalbimin hızını değiştirecek kadar.
“Anlattıklarım arasında…”
Bir yutkunma.
“Bir tek senin bilmeni istediğim şeyler vardı.”
Bu söz, içimde beklenmedik bir sıcaklık yarattı.
Özel kılınmışlık hissi.
Tehlikeli ama yumuşak bir bağ.
Başımı eğdim.
“Ben… seni dinlediğim için pişman değilim,” dedim. “O acıyı tek başına taşıman daha kötü.”
Alaz derin bir nefes aldı.
Ellerini iki yanına bıraktı, sanki bütün ağırlığı taşıyacak yer kalmamış gibi.
“Sude…” dedi, adımı öyle bir tonla söylemişti ki…
Ne emir vardı içinde, ne sertlik.
Sadece çıplak bir gerçeklik.
Yakınlık.
Bağlılık.
Teslimiyetin başlangıcı.
Gözlerini yeniden bana çevirdiğinde, bakışlarında dün geceden kalma bir iz daha vardı—utanılacak bir zayıflık değil, saklanamayacak bir bağlılık.
“Dün gece sen olmasaydın—”
Cümleyi tamamlamadı.
Ama ne demek istediğini anladım.
O an ona bir adım yaklaşmak, elimle yanağına dokunmak istedim.
Ama yapmadım.
Çünkü aramızda yeni oluşan bu kırılgan bağa dokunmak bile onu bozacak gibiydi.
Yine de…
Mesafe yoktu artık.
Sadece nefeslerimiz arasında duran o ince çizgi.
Ve ilk kez şunu fark ettim:
Onu korurken güçlenen adam değil…
Acısını paylaşırken bana yaklaşan adam tehlikeliydi.
Ve ben…
İstediğimden daha fazla çekiliyordum ona.
Dün gece yaşanan her şeyin ağırlığı hâlâ içimde hafifçe dalgalanıyordu, ama sabahın ışığı o karanlık duyguyu kırıp yerine garip bir huzur bırakmıştı. Alaz’ın odada sessizce doğrulup saçlarını karıştırmasına bile gülmemek için kendimi zor tuttum. Normalde sabahları somurtur diye düşünürdüm, ama bugün… bilmiyorum, yüzünde başka bir yumuşaklık vardı.
“Birlikte kahvaltı edelim mi?” dedi aniden.
Sanki bunu söylemesi dünyanın en büyük teklifiydi ve ben de en saçma şekilde heyecanlandım.
“Edelim,” dedim, sanki her sabah böyle yapıyormuşuz gibi doğal davranmaya çalışarak.
Mutfakta hazırlıkları yaparken aramızdaki hava tamamen değişmişti. Dün gece ağlamaktan kızarmış gözlerimizi saklamaya bile çalışmıyorduk. İkimiz de farkındaydık: bir şey kırılmıştı aramızda, ama aynı zamanda başka bir şey kurulmuştu. Daha sessiz, daha gerçek bir bağ.
Masayı hazırlarken elimdeki reçel kavanozunu düşürüyordum az kalsın.
Alaz dudak kenarıyla gülüp başını iki yana salladı.
“Sabahları sende motor geç çalışma sorunu var galiba.”
“Ben gayet iyiyim,” dedim, omuzumu hafifçe iterek. “Sen alışık değilsin sadece.”
“Tabii tabii… kesin öyledir.”
Gülüşü… o hafif kısık, göğsünün derininden gelen gülüş… dün geceki gözyaşlarına rağmen yüzünde bir sıcaklık bırakmıştı. Onu böyle görmek içimde tuhaf bir hafiflik yaratıyordu.
Sofraya oturduk. Yumurtadan ekmeğe, çaydan peynir tabağına kadar her şey sıcacık ve sade görünüyordu ama bana göre bu masa dünyanın en zengin sofrasıydı. Çünkü atmosferde, ikimizin arasında, bir sabah güneşi gibi yayılan o yumuşak yakınlık vardı.
Çayımı karıştırırken Alaz’ın sessizce beni süzdüğünü fark ettim.
“Ne oldu?” dedim, kaşlarımı kaldırarak.
“Hiç… sadece,” dedi, bakışlarını kaçırıp sahte bir ciddiyetle ekmeğine uzanırken, “sen böyle sessiz olunca insan merak ediyor.”
“Ben sessiz değilim. Sen fazla bakıyorsun.”
“Belki de bakacak şey vardır.”
O an kalbimin ritmi saçma bir şekilde yükseldi. Kahvaltıda bu tür sözlerin yeri yoktu normalde ama… Alaz da normal değildi zaten. Dünkü acının ardından bugün böyle hafif şakalar yapmak, birbirimizi böyle yoklamak… iyi geliyordu.
O kendince konuyu kapatıyormuş gibi yapıp çayından bir yudum aldı.
“Bu arada dünkü gibi ağlamaya başlama diye konuşmuyorum fazla,” dedi alttan alttan.
Göz kırptı.
Kaşığımı fırlatmadım… ama çok istedim.
“Bence sen başlarsın ağlamaya,” dedim.
“Ben mi?”
“Evet sen. Soğan doğrarken bile kesin duygulanıyorsundur.”
Alaz kahkaha attı, öyle gür ve içten ki bir an durdum, sadece onu izledim. Dün geceki acılı yüzünden eser yoktu, ama o acının bıraktığı iz… işte onu biliyordum artık. O yüzden gülüşünü izlemek içimde farklı bir sıcaklık bıraktı.
Kahvaltı boyunca bazen sustuk, bazen şakalaştık, bazen de sadece birbirimize baktık sanki kelimeler yetmiyormuş gibi. Ama sessizlik bile garip şekilde samimiydi.
Masadan kalkarken, elim çay bardağını almak için uzanınca onun eliyle çarpıştı.
Bir anlık duraksama.
Göz göze geliş.
Geri çekilmedi.
Ben de çekilmedim.
O an sabah güneşi alnımıza vurdu ve içimde, geceden kalan tüm kırılganlıkla karışan bir umut hissettim. Aramızda yeni bir sıcaklık vardı, hafif ama gerçek. Sanki aynı masada oturmak bile bizi birbirimize biraz daha yakınlaştırıyordu.
Ve garip olan neydi biliyor musun?
Bu yakınlık beni korkutmuyordu artık.
Belki ilk kez… sabah ışığı kadar doğal geliyordu.