İçeriğe geç

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 10 · 10 dk okuma

VAROLUŞUN ÇİZGİSİ

Bölüm 10

İLK SABAH

Salonun büyük kapıları açıldığında herkesin bakışı aynı anda bize çevrildi.

Elimde titreyen nefesimi bastırmak için parmaklarımı birbirine kenetledim. Alaz yanımda yürürken adımlarının kararlılığı, benim içimdeki fırtınayı daha da büyütüyordu. Kalabalık sessizce iki yana çekildi; sanki yol, onun için açılıyor, ben sadece yanında akıyordum.

Elini belimin tam yanına koydu.

Sert olmayan ama kaçamayacağımı hissettiren bir dokunuştu.

Tüm salonun bakışları üzerimdeydi.

Ama ben sadece onun dokunuşunu hissediyordum.

Nişan masasının önüne geldiğimizde Alaz eğildi, kulağıma doğru neredeyse nefesimi kesecek bir yakınlıkta fısıldadı:

“Rahat ol. Kimse sana yaklaşamaz.”

Bu sözde koruma kadar, ben fark etmek istemesem de, bir sahiplenme vardı.

O an gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama o çenemin altından hafifçe dokunup yüzümü kendine çevirdi.

Sanki “Kaçma.” diyordu.

Tören başladığında içerideki hava giderek ağırlaştı.

Mafya bağlantılarının çoğu buradaydı; takım elbiseli, yüzleri sert, bakışları keskin adamlar… Aralarında fısıldaşmalar dönüyordu. Bazıları beni açıkça süzüyordu.

Bu bakışlar mideme bir düğüm gibi oturdu.

Alaz bunu fark etti.

Elimi tutup yavaşça sıktı.

Sanki “Benim yanımdayken düşünme bile.” der gibiydi.

Kalabalığın içindeki gerilim giderek yükseliyor, herkesin yüzünde farklı bir hesap vardı. Nişan yüzükleri getirildiğinde bir anlık sessizlik oldu. Tüm salon gözlerini bize dikmişti.

Alaz yüzüğü parmağıma takarken, başımı hafifçe kaldırdım.

Gözleri karanlık, ciddiydi. Herkesi, her şeyi unutturan türden bir kararlılık taşıyordu.

Parmağıma dokunan eli sıcak ve güçlüydü.

Ama parmaklarımı kavrayışındaki o hafif sıkılık…

Ya sahiplenmeydi ya da uyarı.

Salonun baskısı beni boğmaya başladığında, hafifçe yana eğilip alçak bir sesle konuştum:

“Burada nefes almak bile zor.”

Alaz, sanki bu sözümü çoktan bekliyormuş gibi bana doğru daha da yaklaştı.

O kadar yaklaştı ki, parfümünün keskin, odunsu kokusu nefesime karıştı.

“Ben yanındayken değilsin.” dedi.

Sesi…

Tehlike ve güveni aynı anda taşıyan bir çelişki gibiydi.

Kalabalık dağılıp tebrikler gelmeye başladığında bir anlığına yalnız kaldık.

O an, Alaz belimin arkasına elini koydu, beni kendine doğru çekti. Gereğinden fazla. Gereğinden yakın.

“Bu gece boyunca gözünü üzerinden ayırmayacağım.” dedi.

Başını hafifçe eğdi, dudakları şakaklarıma tehlikeli bir yakınlıktaydı.

Ama öpmeyecek kadar da kontrollü.

“Çünkü seni izleyen çok kişi var, Sude.”

Gözleri salonun uzak bir köşesine doğru kaydı.

Bakışlarında tehdit sezdim.

Sonra tekrar bana döndü.

“Ve ben hiçbirine güvenmiyorum.”

Kalbim hızla atıyordu; neden olduğunu bilmiyordum.

Korkudan mı…

Yoksa onun bana bu kadar yakın duruşundan mı…

Bilmiyordum.

Ama bildiğim bir şey vardı:

O an salondaki tek gerçek şey, Alaz’ın üzerime düşen gölgesiydi.

Nişan akşamı

Nişan töreni bittiğinde kalabalığın uğultusu hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. İnsanların bakışları üzerimden çekildikçe sanki nefes almayı yeniden hatırladım. Salonun büyük camlarından içeri gece karanlığı süzülüyordu; hava serinlemiş, bahçedeki ışıklar konak duvarlarına sarı lekeler gibi düşmüştü.

Tam masadan uzaklaşmıştım ki, kolum hafifçe geriye çekildi.

Alaz.

“Bir dakika.” dedi alçak bir sesle. “Daha bitmedi.”

Beni kalabalığın arasından çıkarıp yan kapıdan koridora götürdü. Koridorda kimse yoktu; karanlık, ağır, sessiz.

Ayak seslerimiz taş zeminde yankılanırken, nişanın gösterişli gürültüsünden sonra bu sessizlik bir anda tehditkâr gelmeye başladı.

“Bu gece etrafta normalden fazla yabancı vardı.”

Alaz’ın sesi karanlıkta yankılandı.

“Yabancı mı?” diye sordum, durmadan yürürken.

“Evet.” dedi. “Benim listemde olmayan yüzler gördüm.”

Soğuk bir ürperti omurgamdan yukarı tırmandı.

Nişan gecesi bile tehlike sızmıştı demek.

Koridorun sonunda geniş bir pencere vardı. Alaz beni tam orada durdurdu. Parmakları bileğimi hafifçe sardı; sert değil ama kararlı bir dokunuştu.

“Bu gece tetikte kal.” dedi.

Gözleri karanlıkta daha da koyulaşmıştı.

O an bir gölge hareket etti.

Bahçenin uzak bir köşesinde, ışığın tam ulaşmadığı yerde.

Refleksle nefesim kesildi.

“Bir şey… biri var orada.”

Alaz bir an bile gecikmeden pozisyon aldı; vücudu benim önümde bir duvar gibi. Gözleri karanlığa daraldı.

“Gördüm.” diye mırıldandı.

Bir saniyelik sessizlik…

Sonra gölge hızla uzaklaştı. Bahçe duvarına doğru.

Alaz arkasına bile bakmadan konuştu:

“Koruma ekibi bakacak.”

Elini omzuma koydu.

“Seni buradan çıkarıyorum.”

Birlikte merdivenlerden yukarı çıktık. Koridorlar boştu, sessizdi.

Yolun her metresi, konaktaki yalnızlığımı daha belirgin hissettirdi.

Sonunda büyük bir kapının önünde durdu.

Kapıyı açtığında içerisi loş ışıklarla aydınlanan geniş bir odaydı.

Burası… benim yeni odam.

Alaz içeri girmem için kenara çekildi ama bakışları üzerimden hiç ayrılmadı.

Odaya adım attığım anda yüksek tavan, koyu ahşap mobilyalar, ipek perdeler, ağır bir sessizlik beni karşıladı.

“Burası senin.” dedi. “Artık.”

“Artık…”

Kelime içimde bir süre yankılanıp yerini bulamadı.

“Bu kadar… gerçek olmasına hazır değilim sanırım.”

Alaz kapıyı kapatmadı. Tam tersine, bir adım attı bana doğru.

Aramızdaki mesafe bir anda küçüldü.

Gölgeler yüzüne düşüyor, gözlerini daha sert gösteriyordu.

“Hazır olmak zorunda değilsin.” dedi.

“Nefes al… sadece burada olduğunu bil.”

Yaklaştı. Çok yaklaştı.

O kadar ki nefesleri­miz birbirine değiyordu ama dokunmuyordu.

Bir çizgi… ama geçmeyen.

Dudakları yanaklarımın çok yakınından geçti, beni ürperten bir sıcaklık bırakarak.

“Seni buraya boşuna getirmedim.”

Sesi karanlık ve alçaktı.

Ben geri çekilmek istedim ama sırtım duvara yaslandı.

O ise bir adım daha yaklaştı.

“Bugün seni izleyen gözleri gördüm.” dedi.

“Ve sen artık benim korumam altındasın.”

Koruması…

Ama bu kelimenin içinde çok daha fazlası gizliydi.

Ellerinden biri duvarın yanına yerleştirdi, beni tamamen kapatır gibi.

Ama bana dokunmuyor.

Dokunmaması bile dokunuyormuş gibi hissettiriyordu.

“Benden uzak dur demeyeceksin, değil mi?” diye sordu fısıldayarak.

Cevap veremedim.

Çünkü sesim çıkmadı.

Bir anda, boğazından alçak bir gülüş çıktı.

Sanki tepkimi fazlasıyla yeterli bulmuş gibi.

Sonra geri çekildi.

Sert, kontrollü bir şekilde.

“Dinlen.” dedi.

Ama kapıdan çıkmadan önce bir kez daha bana döndü.

Bakışı karanlıktı; içinde hem sahiplenme hem de söylemediği başka bir duygu vardı.

“Bu gece yalnız değilsin, Sude.”

Bir an sustu.

“Hiç olmayacaksın.”

Kapı kapandığında nefesim nihayet çözüldü.

Odanın ağır sessizliği içimde dalga dalga büyüyor, nişanın kalabalığı bile bu yalnızlığın yanında daha kolay görünüyordu.

Ama en çok şunu hissediyordum:

O an kapının ardında kalan bakışı hâlâ üzerimdeydi.

Ve tehlikeden mi, çekimden mi, yoksa ikisinin tuhaf birleşiminden mi olduğunu bilmiyordum… ama kaçamıyordum.

Yarın

Sabah odamın perdelerinden sızan ışık göz kapaklarımı zorlayarak beni uyandırdığında, ilk hissettiğim şey hâlâ göğsümde sıkışmış bir gerginlikti. Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştım. Kapıdaki gölge, Alaz’ın yakınlığı, tehdit… hepsi üst üste gelip zihnimi tırmalamıştı.

Duvar saatine baktığımda henüz çok erken olduğunu fark ettim. Sessiz, geniş, biraz da fazla büyük olan oda içime çöküyordu. Tam yataktan kalkmaya niyetlenmiştim ki kapı hafifçe vuruldu.

Bir kere.

Sonra tekrar.

Bu ritmi tanıyordum.

Kapıyı açtığımda, Alaz karşımda duruyordu. Siyah bir tişört, soğuk bir bakış, yorgun ama hâlâ o sinir bozucu kendinden emin hali.

“Erken kalkmışsın.” dedi.

“Uyuyamadım.” dedim kısa bir sesle.

Gözleri yüzümü şöyle bir taradı, sanki geceyi nasıl geçirdiğimi okumaya çalışır gibi.

Sonra aniden, çok saçma bir şekilde kaşlarını çattı.

“Neden çaydanlığı ocakta bırakmışsın?”

Bir an durdum.

“Ne?”

“Mutfağa indim.” dedi. “Çaydanlık ocakta, suyu içinde. Ateş kapalıydı ama… neden orada bıraktın?”

Bir saniye… İnanamadım.

“Alaz… dün gece ölüm tehdidi vardı. Bir gölge evin bahçesine kadar gelmişti. Nişan gecesiydi. Bir sürü yabancı vardı. Ve sen… çaydanlık mı diyorsun şu an?”

“Evet.” dedi son derece ciddi bir tonla. “Burada yaşıyorsan bazı kurallar var. Çaydanlık ocakta bırakılmaz.”

“Bu senin için tartışma konusu mu gerçekten?” diye sordum, sesim yükselirken.

“Biri bizi izliyor olabilir, ben ölüm tehlikesindeyim, sen hâlâ mutfak düzeninden bahsediyorsun!”

“Evet, çünkü düzensizlik tehlike getirir.”

Bakışlarını daralttı.

“Küçük hatalar büyük sonuçlar doğurur.”

“Bu bir çaydanlık!” diye patladım.

“Burası normal bir ev değil.” dedi, sakin ama sinir bozucu bir sertlikle.

“Benim evimde en küçük ayrıntı bile kontrol altında olmalı.”

“Senin evin mi?” dedim. “Benim odamın kapısını bile çalmadan giriyorsun, koruma bahanesiyle sürekli kontrol ediyorsun. Daha bir gün oldu, bir gün! Ve sen çaydanlık yüzünden tartışma çıkarıyorsun!”

“Çünkü neler yapabileceğini bilmiyorum.” dedi.

“Dünkü olayda kendini ortaya attın, kurşun yedin, sonra gelip çaydanlığı—”

“Alaz!” diye bağırdım istemsizce. “Kurşun yedim, evet. Biraz tolerans hak etmiyor muyum?”

Bakışlarımız birbirine çarptı.

Bir an oda buz gibi oldu.

İkimiz de sinirden nefes almayı unutmuş gibiydik.

Sonra Alaz, bir adım ileri atıp sesini alçalttı:

“Ben seni korumaya çalışıyorum.”

“Bunu çaydanlıkla mı yapıyorsun?”

“Evet!” diye patladı bu kez o.

“Çünkü sen çok dikkatsizsin!”

“Ateşi kapattım!”

“Bırakmayacaksın!”

“İnanılmazsın.”

“Ben de bunu sana söyleyecektim.”

Bir saniyeliğine ikimiz de sustuk.

Gerginlik o kadar yoğunlaştı ki, dokunsam kırılacak gibiydi.

Tam o sırada, o derin nefeslerinden birini aldı.

Sanki kendini zorla sakinleştirmeye çalışır gibi.

“Bitti mi?” dedim buz gibi bir sesle.

“Hayır.” dedi.

“Senin bu konakta hayatta kalman için düzen şart.”

“Ve ben senin kurallarını ezberleyene kadar mı tartışacağız?”

“Evet. Çünkü yaşaman gerekiyor.”

Bu cümle…

Ses tonundaki o parça…

Sertliğin altına gömülmüş gizli bir endişe vardı.

Ama sinirli olduğum için bunu kabul etmek istemedim.

Bakışlarımı ondan çekip kapıyı yarıya kadar çektim.

“Ben çaydanlık yüzünden tartışmayacağım.” dedim.

“Sadece biraz nefes almak istiyorum.”

Kapıyı tamamen kapatmaya yeltenirken Alaz’ın sesi arkadan geldi.

“Sude.”

Durmak zorunda kaldım.

Ama arkamı dönmedim.

“Bu evde küçük şeyler hayat kurtarır.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Sen farkında olmasan bile.”

Sonra ayak sesleri uzaklaştı.

Kapımın önündeki sessizlik geri geldi.

Ama içimdeki fırtına hâlâ dinmiyordu.

Kapı Alaz’ın ardından kapandığında, odanın içi gerilimle çınlayacak kadar sessizdi. Bir süre öylece durdum; sinirim hâlâ geçmemişti. “Çaydanlık.” dedim kendi kendime. “Gerçekten çaydanlık.”

Ama oturup sinirlenmek yerine biraz nefes almak için koridora çıkmaya karar verdim. Sessiz adımlarla merdivenlere yöneldim. Konak sabahın bu saatinde garip bir şekilde daha ürperticiydi; duvarlardaki tablolar gölgeli, koridor uzun ve soğuktu.

Tam merdivenlerin başına geldiğimde, aşağıdan kısık bir konuşma duydum.

İki ses.

Biri derinden gelen tok bir erkek sesiydi.

Diğeri… Alaz’ın.

Kalbim istemsizce hızlandı.

Korku değil… merak.

Ve itiraf etmeliyim, biraz da şüphe.

Adımlarımı yavaşlatıp merdivenin gövdesine yaslandım, gölgede kaldım. Sesler daha net geldi.

“—O kızı bu eve getirmen büyük hata.” dedi diğer adam.

“Sude bu işlerin içinde olmamalı.”

Alaz’ın sesi soğuktu.

O kadar soğuktu ki, dudaklarımda bir ürperti bıraktı.

“Onun burada olmasına ben karar verdim.”

“Biliyorum. Ama dün geceki gölge… O adam boşuna gelmedi. Bir mesajdı bu. Ve kız—”

“Sude benim sorunum.” dedi Alaz, diğerini keserek.

Bu ton… tanıdığım sertliği değil, başka bir şeyi saklıyordu.

Korumacı.

Sahiplenen.

Tehlikeli bir karışım.

“Benim yanımdayken kimse ona dokunamaz.”

O an nefesimi tuttum.

Bu laf… beni savunmak için miydi, yoksa beni bir eşya gibi sahiplenme içgüdüsü mü?

Çözemedim.

Diğer adam mırıldandı.

“Bu kadar hızlı bağlanman doğru değil.”

Alaz’ın sesi keskinleşti.

“Ben bağlanmam.”

Sanki bir şeyi kendine ispat etmeye çalışıyordu.

Ama söylediği sözün hemen arkasındaki suskunluk…

O suskunluk, inkârın içindeki itiraf gibiydi.

O sırada ayağımın altındaki tahta hafifçe gıcırdadı.

Ses küçük olsa da Alaz’ın başını kaldırıp yukarı baktığını hissettim.

Refleksle gölgede kaldım ama çok geçti.

“Sude.” dedi sertçe.

Sanki beni görmemiş ama sezmiş gibiydi.

“Orada olduğunu biliyorum.”

Yutkundum, merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim.

Adımlarımı duyunca konuşan adam hemen sustu.

Aşağı indiğimde Alaz’ın bakışları beni baştan aşağı süzdü.

“Sabah sabah neden koridorda dolaşıyorsun?” dedi, kaşlarını hafif çatmış.

Bu soru öylesine değildi; sesinde kıskanç bir keskinlik vardı.

“Düşünmek istedim.” dedim. “Evde boğuluyorum.”

“Birilerinin konuşmalarını dinleyerek mi düşünüyorsun?”

Sesi soğuktu ama altındaki kıskançlık neredeyse elle tutulurdu.

Çenemi kaldırdım.

“Siz zaten yüksek sesle konuşuyordunuz.”

Diğer adam kıpırdadı, belli ki ortamdan uzaklaşmak istiyordu.

“Ben daha sonra gelirim.” dedi.

Bize bir bakış atıp yanımızdan geçti.

Alaz’ın gözleri onun bana bakışından hoşlanmamış gibi kısa bir an karardı.

Adam uzaklaştıktan sonra Alaz yüzünü bana döndü.

Bakışları zemine göre fazla yoğun, nefesi fazla ağırdı.

“Sen… gerçekten sınırlarımı zorluyorsun.”

“Kulak misafiri olmak suç değil.” dedim.

“Eğer hayatım tehlikedeyse bilmeye hakkım var.”

Bu cümle onu durdurdu.

Gözlerimle gözleri kesişti.

Aramızda bir anlık bir sessizlik yayıldı.

Sonra derin bir nefes aldı.

“Sude.” dedi.

Bu kez sesi yumuşaktı.

O kadar yumuşak ki, ona alışık olmadığım için ürperdim.

“Bu sabah… çaydanlık için bağırdığımda… ben—”

“Sinirliydin.” dedim sertçe. “Bunu anladım.”

“Hayır.” dedi bir adım bana yaklaşarak.

“Ben… özür dilerim.”

Gözlerinin içindeki ciddiyet beni şaşırttı.

Alaz’ın özür dilediğini duymak… bu evde duyulacak en son şeydi sanki.

“Elin yaralıydı.” dedi kısık bir sesle.

“Sana bağırmamam gerekiyordu.”

Bu kadarının bile ağzından çıkması bir mucizeydi.

“Ben seni korumaya çalışırken… bazen haddimi aşıyorum.”

Kaşları hafif çatıldı.

“Seni kimse incitemesin diye uğraşırken… seni incitecek şeyleri ben söylüyorum.”

Bu cümle… içime dokundu.

Bir an konuşamadım.

Sonra Alaz, bakışlarını yüzümden çekmedi.

Bir adım daha attı.

Aramızdaki mesafe tehlikeli bir yakınlığa indi.

“Sude…”

Sesi daha alçalıyordu.

“Beni böyle sinirlendiren başka kimse yok.”

“Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi?” diye fısıldadım istemsizce.

“İkisi de.” dedi.

Gözlerinde… kıskançlık, merak, öfke, çekim… hepsi birbirine karışmıştı.

Ve o an, ilk büyük tartışmamızın ardından…

Aramızdaki o elektrik daha da net hissedildi.

Sanki bir kıvılcım dokunsa tutuşacak bir gerilim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.