Depodan çıktıklarında hava keskin ve soğuktu.
Gece, üzerlerine çökmüş bir ağırlık gibi hissediliyordu; neon ışıkları sokakları aydınlatamıyor, şehrin karanlığı sanki kasıtlı bir şekilde daha da koyulaşıyordu.
Alaz kapıyı sertçe çekti.
“Sakın arkana bakma,” dedi.
Sude bir şey sormadı.
Arabaya bindiklerinde içerideki sessizlik, dışarıdaki soğuktan bile daha buz kesiciydi. Motor çalıştı, araba yola çıktı. Işıklar geride kayıp giderken ikisi de konuşmadı; ama düşünceleri bağırıyordu.
Köstebeğin mesajı hâlâ ikisinin de zihnindeydi.
Özellikle son cümle.
Birini kaybetmek üzere olduğunu hâlâ anlamadın mı?
Sude gözlerini yolun akışına dikti.
Alaz’ın direksiyonu tutan elleri gergindi. Parmak kemikleri sertleşmiş, çenesi sıkılmıştı. Sanki içinde bir fırtına kopuyor, ama yüzüne yalnızca ince bir gölge düşüyordu.
Evin kapıları açıldığında konak sessizdi.
Koridorlar loş ışıklarla uzuyor, mermer zemin ayak seslerini yankılatıyordu.
Alaz hiçbir şey söylemeden merdivenlere yöneldi.
Sude duraksadı.
O sırada Alaz geri dönüp ona baktı.
“Yukarı çık,” dedi.
Tonu emir gibi değildi; daha çok geri dönüşü olmayan bir kararın ağırlığı vardı.
Sude, merdivenleri çıkarken evin sessizliği iyice üzerlerine çöktü.
Koridorun sonunda Alaz’ın odası duruyordu.
Kapıyı açtı, içeri girdi. Oda… şaşırtıcı şekilde sadeydi. Bir duvar boyunca kitaplık, geniş bir yatak, köşede siyah bir koltuk.
Her şey düzenli, temiz, kontrollüydü; tıpkı Alaz gibi.
Bir dakika geçmeden kapı yeniden açıldı.
Alaz içeri girdiğinde yüzü ciddiydi ama bu defa öfkeden değil; karar vermiş bir adamın yüz ifadesi vardı.
Aralarında birkaç adımlık bir mesafe durdu.
Yüzünü ona çevirdi.
“Sude,” dedi.
Sesinin tonunda hiçbir titreme yoktu.
“Bu iş böyle devam etmeyecek.”
Sude gözlerini kısmadan ona baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Alaz bir adım yaklaştı.
Odanın loş ışığı, yüzündeki keskin hatları daha da belirginleştirdi.
“Köstebek açık bir mesaj verdi.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Ve hedef sensin.”
Sude’nin kalbi hızlandı.
“Beni neden hedef alsınlar? Ben—”
“Çünkü benim yanımdasın,” diye kesti sözünü Alaz.
“Benimle çalışıyorsun. Benimle sahaya indin. Bu dünyaya adım attığın an… seni kullanabileceklerini düşündüler.”
Sude bir şey söylemek istedi ama Alaz yaklaşıp sessizliği bastırdı.
“Seni korumanın resmi bir yolu var,” dedi.
“Bu evde kalman ya da adamlarımı başına dikmem yeterli değil.”
Sude nefesini tuttu.
Alaz son adımı attı; artık aralarındaki mesafe nefes kadar bile değildi.
“Sude,” dedi.
“Kısa konuşacağım.”
Bir an durdu.
Gözleri Sude’nin gözlerinden hiç ayrılmadı.
“Evlenmemiz gerekiyor.”
Sude irkildi.
“Ne?”
“Bu şekilde,” dedi Alaz, “sen benim ailem sayılırsın. Resmî olarak. Bu da seni dokunulmaz yapar. Sana zarar vermeleri bana karşı direkt savaş ilanı demek. O riski kimse göze alamaz.”
Sude geri çekilmek istedi ama ayakları hareket etmiyordu.
“Alaz… bu çözüm değil. Bu—”
“Bu tek çözüm,” diye karşılık verdi Alaz.
Sesi yumuşak değildi.
Sesi… kaçınılmazdı.
“Seni bugün vurmak istediler, Sude.”
“Bir dahaki sefere daha ileri giderler. Ve ben ikinci şansı kimseye bırakmam.”
Sude yutkundu.
“Beni gerçekten korumak için… evlilik mi?”
“Evet.”
Alaz’ın gözleri hiç titremeden Sude’ye kilitlendi.
“Böyle olursa seni kimse dokunamaz.
Hiç kimse.”
Sessizlik uzadı.
Gerilim ağırdı.
Ama bir gerçek vardı:
Artık geri dönüş yoktu.
Alaz, Sude’nin elinin yanına uzandı.
Dokunmadı.
Ama birkaç santimlik mesafede durdu.
“Karar ver,” dedi.
“Ben seni koruyacağım.
Ama sen… benim yanımda kalmayı kabul edersen.”
Alaz’ın son kelimeleri hâlâ odanın içinde asılı duruyordu.
“Ben seni koruyacağım… ama sen benim yanımda kalmayı kabul edersen.”
Sonra hiçbir açıklama yapmadan kapıya döndü.
Adımları sertti, ama öfke değil; acele değil; kararın ağırlığı böyle yürütüyordu onu.
Kapı kolunu tuttu, bir an tereddüt ediyormuş gibi durdu…
Sude onun sırtına baktı, bir kelime söylemesini bekledi.
Bir teselli, bir açıklama, bir hafifletme… herhangi bir şey.
Ama Alaz hiçbir şey söylemedi.
Kapıyı açtı.
Loş koridorun ışığı içeri süzüldü.
Ve o ışığın arasından, ağır bir gölge gibi çıktı.
Kapı, yavaşça ama acımasızca kapandı.
Sude odanın ortasında tek başına kaldı.
Bir süre nefes bile alamadı.
Sanki Alaz çıkarken odanın oksijenini de beraberinde götürmüştü.
Dizlerinin bağı çözülmüş gibi yatağın kenarına oturdu, fakat oturmak bile yük oldu; sanki bedeninde taşlar taşıyordu.
“Evlilik…” diye fısıldadı kendi kendine.
Kelimenin kendisi bile boğazına bir düğüm gibi oturmuştu.
Bir koruma şekli.
Bir kalkan.
Bir anlaşma.
Bir zorunluluk.
Peki Sude’nin duyguları, düşünceleri, korkuları?
Onların bu dünyada bir karşılığı var mıydı?
Başını ellerinin arasına aldı.
Bu dünyaya sadece bir dosya getirmişti.
Bir dosya.
Kırmızı bir kapak.
Her şey onunla başlamıştı.
Ve şimdi karşısında hayatını değiştirecek bir karar duruyordu.
Kendine sordu:
“Ben neyin içine düştüm?”
Cevap yoktu.
Bu ev, sessizliğiyle ona sadece duvarlarını geri veriyordu.
Arkasını döndü; pencereden şehrin ışıkları görünüyordu.
Dışarıda hayat akmaya devam ediyordu.
Kimse bilmiyordu ki, bir evin içinde bir kadın tek başına oturmuş, hayatının bir anda elinden kaymasına izin veren bir kararı düşünüp duruyordu.
Kendi kendine fısıldadı:
“Evlilik… Bu gerçek mi? Mecbur muyum? Yoksa… başka bir yol mu var?”
Sonra Alaz’ın gözlerini düşündü.
O gözlerde yalan yoktu.
Yumuşaklık da yoktu, ama yalan hiç yoktu.
Onu korumak istiyordu.
Bu kesindi.
Ama bedeli… çok büyüktü.
Sude yavaşça ayağa kalktı, odada birkaç adım attı.
Büyük, düzenli, disiplinli oda… kimsesi olmayan bir krallık gibiydi.
Alaz’ın kendi hayatındaki yalnızlığı bile içine çarpıyordu şimdi.
“Ya kabul edersem?”
Bir fısıltı daha.
O an kalbindeki ağırlık arttı.
“Ya etmezsem?”
Bu soru çok daha ağırdı.
Köstebeğin mesajını düşündü.
Konteynerleri.
Vurulduğu anı.
Alaz’ın yüzünü.
Kaçırılmış şansı değil, kaybedilmiş bir canı hatırlatan gözlerini.
Birden içini bir ürperti kapladı.
Belki de seçenek sandığı şey bir seçenek değildi.
Belki de hayatta kalmanın bedeli buydu.
Yavaşça yatağın üzerine oturdu.
Çarşafın soğuk dokusu ona hiç ait olmayan bu evin gerçeğini yüzüne çarptı.
Alaz evden çıkmıştı…
Ama bıraktığı karar, onunla birlikte çıkmamıştı.
Kapının o tek kapanış sesi…
Sude’nin aklında bir ferman gibi yankılandı.
Ve odanın sessizliğinde, yalnızlığın en keskin hali çöktü üzerine.
Sabah
Sabah geldiğinde konak hâlâ sessizdi.
Geceden kalan gölgeler koridorlarda duruyor, hava sanki konuşulmamış sözleri bekliyordu.
Sude uykusuz bir gecenin ardından ağır adımlarla odadan çıktığında, kalbinin ritmi normal değildi; her adımında göğsüne vuran bir gerilim vardı.
Alaz’ın çalışma odasının kapısı aralıktı.
Sude birkaç saniye durdu, nefes aldı… ve içeri girdi.
Oda, geceki gibi düzenliydi; koyu ahşap, ağır bir masa, dosyalar, silahın gölgesi.
Ama en çok Alaz’ın duruşu dikkat çekiyordu: pencerenin önünde, gün ışığını kesen bir siluet gibi.
Sude’yi hissettiği an döndü.
Sude ilk kez kaçmadı.
Dik durdu.
Söylemesi gerekenleri zihninde toparladı ama sesini sabitlemek sandığından daha zordu.
“Alaz,” dedi.
Sesinde ince bir titreme vardı, ama geri adım yoktu.
“Dün gece söylediklerin… bütün gece aklımdaydı.”
Alaz’ın bakışları ciddiyetle onu süzdü, hiçbir şey söylemedi.
Hem bir açıklama bekliyordu… hem de açıklamayı duymaya hazır değildi.
Sude derin bir nefes aldı.
“Evet,” dedi. “Kabul ettim.”
Alaz’ın kaşları hafifçe gerildi, ama konuşmasına izin verdi.
“Ve neden kabul ettiğimi bilmeni istiyorum. Çünkü… senin düşünmeni istediğin sebep değil.”
Sude gözlerini kaçırmadı.
Cesaretini topladı.
“Bunu… senin için yapmıyorum.”
Alaz’ın yüzü çok hafif değişti; şaşkınlık gibi değil, daha çok bir kırılma anlaşılmazlığı gibi.
Ama Sude devam etti.
“Bunu… kendi canım için yapıyorum.”
Sesi sabitlenmişti, artık titreme yoktu.
“Korkuyorum, Alaz.
Bunu açıkça söyleyebilirim.
Dün gece vurulacağımı sandığım an… içimde bir şey koptu.”
Bir adım ona yaklaştı.
Alaz’ın gözleri onun gözlerine sabitlendi.
Sude geri çekilmedi.
“Ben bu dünyanın insanı değilim.
Bu karanlığı bilmiyorum.
Bu savaşın kurallarını bilmiyorum.
Ve… sen ne kadar güçlü olursan ol, beni her saniye koruyamayacağını biliyorum.”
Nefesi hafifçe kırıldı.
“Eğer… evlilik beni koruyacaksa, bunu kendi hayatım için kabul ediyorum.”
Ellerini sıkıca yumruk haline getirdi.
“Bu bir fedakârlık değil.”
“Bu bir aşk değil.”
“Bu bir hayranlık değil.”
Sesinin tonu sertleşti.
“Bu… tamamen hayatta kalma içgüdüsü.”
Odadaki sessizlik bir an ağırlaştı.
Alaz onu izliyordu; yüzünde çözülemeyen bir şey vardı, bir hesap, bir kabulleniş, hatta belki hafif bir hayal kırıklığı.
Sude devam etti:
“Ben… seni sevdiğim için evet demedim.”
“Bana dokunulmasın diye, hedef olmayayım diye… kendimi kurtarmak için evet dedim.”
Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.
“Ben kendimi korumak istiyorum, Alaz.”
“Bu kararı… sadece bunun için verdim.”
Sözler odanın içinde yankılandı.
Gerçek, sert ve geri alınamazdı.
Sonra Sude ilk kez bakışlarını kaçırdı.
Gözlerini yan tarafa çevirdi, içini çeken bir nefes aldı.
“Bu kadar.”
Alaz uzun bir süre konuşmadı.
Sude’nin açıklamasını sindiriyordu; her kelimeyi tek tek tartıyor, içinde bir yere yerleştiriyordu.
Sonunda, ağır ve derinden gelen bir sesle konuştu:
“Anladım.”
Ama sesinde alışıldık soğukluk yoktu.
Daha yoğun bir şey vardı… belki kırılan bir gurur, belki kabullenilmiş bir kader, belki hiç söylemeyeceği bir duygu.
Aralarında görünmeyen bir çizgi oluştu.
Hem mesafe hem bağ.
Hem anlaşma hem kopuş.
1 hafta sonra
Evlilik hazırlıklarına nasıl geçildiğini tam olarak hatırlamıyorum. Her şey, sanki üzerime çöken ağır bir sisin içinde ilerliyormuşum gibi… Adımlarım, sözlerim, tepkilerim bile bana ait değil de başkasının kontrolündeymiş gibiydi. Alaz’ın “evleneceğiz” deyişi kulaklarımda hâlâ çınlarken kendimi bir anda gelinlik provalarına çağrılırken, bir dosyanın içine kimlik bilgilerim yerleştirilirken, konaktaki kadınların bana “hanımım” diye hitap etmeye başlamasıyla karşı karşıya buldum.
Konak… İçeri adımımı attığım ilk anda bile ne kadar yabancı olduğumu hissettim. Duvarlar koyu ahşaptı, her şey ağır, soğuk ve kusursuz düzenliydi. Bu düzenin içinde benim nefesim bile eğreti duruyordu sanki. Bir odada çalışan üç kadın vardı; beni görür görmez toparlandılar, gülümsediler ama gülüşlerinde benim çözemediğim bir tedirginlik vardı. Sanki bana yaklaşmaya korkuyorlar, ama yaklaşmak zorundaymış gibi davranıyorlardı.
“Bundan sonra burası senin evin.” Alaz böyle söylemişti.
Ama ben koridorlarda yürürken her adımım yankılanıyor, sanki evin beni kabul etmediğini fısıldıyordu.
Odam… Geniş, derli toplu, ağır perdeli, pahalı dokulu halılarla kaplıydı. Ama bir tek bana ait değildi. Ne bir kokum, ne bir izim, ne de içimi ısıtan herhangi bir şey vardı. Kapıyı kapatır kapatmaz boğazımdaki düğüm büyüdü. Dışarıdan bakınca gösterişli bir odada yaşıyordum, ama içimdeki sıkışmışlık daha da derinleşmişti.
“Ben gerçekten neyin içine girdim?”
Bu soru bütün gece peşimi bırakmadı.
Evlilik hazırlıkları ilerledikçe daha da köşeye sıkıştığımı hissettim. Gelinliğe karar vermem, yüzük seçmem, fotoğraf çekimleri için saat belirlemem… Bunların hepsi normal bir çift için heyecanlı şeylerdi belki. Ama benim için sadece zorunluluk zincirinin yeni halkalarıydı.
Konaktaki yaşam ise bambaşka bir sınavdı.
Kuralları vardı.
Sessiz yürümem, belirli saatlerde aşağı inmem, masada kimse konuşmadan konuşmamam…
Sanki biri beni izliyordu sürekli. İçgüdülerim, burada yalnızca misafir olmadığımı, aynı zamanda tehlikenin göbeğinde olduğumu her saniye hatırlatıyordu.
Bazen koridordan geçerken arkamdan bir fısıltı duyuyordum.
Bazen merdiven dönerken bir çift gözün üzerimde olduğunu hissediyordum.
Ve bazen… kendimi olduğumdan daha güçlü göstermeye çalıştığımı fark ediyordum.
Her gece yatağa uzandığımda aklım aynı noktaya dönüyordu:
“Bu evliliğe kendi isteğimle girmedim. Ama bunu kabul ederek kendimi mi kurtardım, yoksa bambaşka bir tehlikenin içine mi sürüklendim?”
Konakta geçen her dakika, bana bir sınavın içinde olduğumu daha fazla hissettiriyordu.
Ve en kötüsü… Alaz’ın varlığı bile bana güven mi veriyor, yoksa daha mı çok korkutuyor… bunu bile ayırt edemiyordum.
Nişan günü
Nişan günü geldiğinde, sabahın erken saatlerinde uyandım. Perdelerden içeri süzülen solgun gün ışığı bile kalbimdeki ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Bugün… hayatımın yönünü geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirecek gündü.
Odamın kapısı çalındı. İçeri, konakta görevli iki kadın girdi. Elleri doluydu; kutular, askılar, kozmetik çantaları… Hepsi benim için hazırlanmıştı.
“Hazırlıklara başlayalım hanımım.”
Bu hitap bile hâlâ kulağıma yabancı geliyordu.
Askıya asılı elbiseye baktığım an, nefesim kısa bir an durdu.
Nişan elbisem…
İnce işlemeli, dökümlü, buz mavisi bir elbiseydi. Omuzlardan zarifçe süzülen tül kollar, hareket ettikçe ışığı yakalayan minik kristaller… Kumaşı hafifti ama duruşu güçlüydü. Bel kısmı ince bir gümüş kemerle toparlanmıştı. Alt kısmı ise sessizce yere dökülüyor, yürüdükçe ardımda su gibi bir iz bırakacakmış hissi veriyordu.
Saçlarımı yarım topladılar. Dalga dalga bıraktılar omuzlarıma. Aralarına gümüş minik tokalar yerleştirdiler; her biri ışık vurdukça parlıyordu.
Makyajım ise doğal ama çarpıcıydı. Gözlerimin kenarına hafif bir ışıltı, dudaklarıma soluk pembe bir ton… Yüzümdeki endişeyi gizlemeye yetmeyecek kadar zarif ama aynaya baktığımda beni olduğumdan daha olgun gösteren bir görüntüydü.
Takılar…
Bileğime ince bir gümüş bilezik, boynuma hafif bir zincir, kulaklarıma tek taş görünümlü küçük küpeler…
Sanki beni bu yaşama ait göstermek için ince ince seçilmiş her parça.
Hazırlığım bittiğinde aynanın karşısında uzun bir süre durdum.
O kız ben miydim?
Yabancı bir hikâyeye yanlışlıkla düşmüş biri gibi görünüyordum.
Koridora çıktığımda kalbim hızlandı. Merdivenlerden aşağı inerken ayak seslerim içimdeki telaşı bastıramadı. Salonun kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım. İçeri adım attığım an…
Alaz’ı gördüm.
Herhangi bir hazırlık kadar beklediğim bir görüntü değildi ama yine de gözlerimi kaçırmak istedim.
Alaz… siyah, vücuda oturan, özel dikim bir takım elbise giymişti. Kravatı koyu bir gri tonundaydı; sade ama keskin. Saçları her zamankinden daha özenliydi, hafifçe geriye taranmış. Sakalı tertemiz alınmış, yüz hatlarının keskinliği çok daha belirginleşmişti.
Ve bakışı…
Sert, dikkatli, kontrol eden ama tanımlamakta zorlandığım bir sıcaklık kırıntısı taşıyan o bakışı üzerime kilitlendi.
Bir an hareket edemediğimi fark ettim.
Sanki bulunduğu her ortamda zaten dikkat çeken biri değilmiş gibi, bugün daha da farklı duruyordu. Daha tehlikeli… daha güçlü… daha sahiplenici.
Bana doğru yavaşça yürüdü. Adımlarının kararlılığı salondaki sessizliği böldü.
Karşımda durduğunda bakışları baştan aşağı üzerimde gezindi. Açıkça. Saklamaya çalışmadan.
“Hazırsın.” dedi.
Sesi alçak ama buyurgandı.
Sonra, dudaklarının kenarında beliren çok hafif bir kıvrımla, “Fazlasıyla.”
Kalbim aniden hızlandı.
Elbisenin kristalleri bile o an göğsümdeki çarpıntı kadar parlamıyordu.
Bugün nişan günüydü.
Ve ben hâlâ neyin içine sürüklendiğimi tam olarak anlamıyordum.