A

laz uyandıktan sonra hiç konuşmadan yanımdan kalktı.
O an, içimde tarif edemeyeceğim bir sıkışma hissettim.
Belki onun bakışı, belki sabahın tuhaf ağırlığı… Bilmiyorum.
Ama bir anda, nefesimin boğazımda düğümlendiğini fark ettim.
Odaya yalnızlık tekrar çöktüğünde içimde yükselen tek bir istek vardı:
Çiğdem’e gitmek.
Gün ışığı tamamen odaya yayılmadan, sessizce hazırlanıp konaktan çıktım.
Bahçede ayaz gibi bir rüzgâr vardı, saç uçlarımı savuruyordu.
Arabaya binerken ellerimin titrediğini fark ettim; üşümekten değil…
Yaklaşan bir yüzleşmenin ağırlığından.
Mezarlığa vardığımda hafif bir sis toprağın üzerini gri bir örtü gibi kaplamıştı.
Islak toprak kokusu, çam dallarının gölgesi, taşların üzerinde süzülen gece nemi…
Hepsi çiğdemin yokluğunun sessiz bir yankısı gibiydi.
Mezar taşına yaklaşırken dizlerim istemsizce zayıfladı.
Sanki her adımda vücudumdan ayrı bir parça kopuyordu.
Çiğdem’in adını taşa kazınmış hâlde gördüğümde nefesim kesildi.
O anda tüm dünya sessizleşti.
Sadece rüzgârın, ağaçların arasından geçen ince bir sızı gibi sesi kalmıştı.
Yavaşça diz çöktüm.
Avuçlarım soğuk toprağa değdiğinde içimdeki fırtına boşalmaya başladı.
Başımı eğip fısıldar gibi konuştum:
"Çiğdem… geldim."
Sesim titredi.
"Keşke… keşke böyle gelmeseydim. Keşke sana burada konuşmak zorunda kalmasaydım, bak yüzüne, bak gözlerine demek isterdim. Ama… ama sen yoksun.”
Gözlerim istemsizce doldu; yaşlar sıcak sıcak yanaklarımdan aktı.
"Ne kadar çok şey oldu, biliyor musun? Sana anlatmam gereken o kadar fazla şey var ki… neresinden başlayacağımı bile bilmiyorum."
Boğazımdaki düğüm büyüdü.
"Abinle… Alaz’la evlendim."
Bu kelime mezarın başında bir günah itirafı gibi ağır düştü.
Sanki hava bile dondu.
“Evet, evlendim. Ama… çiğdem, inan bana… hiç planlı değildi. Böyle olsun istemedim. Zorunda kaldım. Biraz kendim için, biraz güvenliğim için, biraz… biraz da sanırım içimde bir yer ona çekiliyordu. Korkutuyor bu beni. Çünkü o… senin abin. Senin canın. Senin yarımın."
Toprağa dokundum, parmaklarım zemine gömüldü.
"Sen olsaydın, bana kızardın belki. Ya da gülüp ‘abla, dikkat et o manyağa’ derdin. Bilmiyorum. Ama şu an sen yoksun, ben de her şeyi kendi başıma çözmeye çalışıyorum."
Nefesim titredi.
“Çiğdem… ben neler yaşadığımı kime anlatayım?
Kaçırıldım, ölümün kıyısından döndüm.
Karanlık bir depoda, maskeli bir adamın nefesini yüzümde hissettim.
Korkudan ellerimi bile kıpırdatamadığım anlar oldu.”
Gözyaşlarım toprağa damlıyordu.
"Sonra Alaz geldi… beni buldu.
Gözlerinde ilk kez o kadar korku gördüm ki… sanki sen bir daha ölüyormuşsun gibi. Sanki beni kaybetmek… seni kaybetmek gibi."
Sırtımdan bir ürperti geçti.
"Bir şey söyleyeceğim ama… bilmiyorum doğru mu yanlış mı…
Alaz beni tutarken, kolumu bırakmazken, bana kızarken bile… içimde bir şey kırıldı.
Onun bu kadar… bağlanmış olması… beni hem korkuttu hem de… garip bir şekilde rahatlattı."
Gözlerimi kapadım.
“Bana kızma olur mu?
Çünkü senin yerin hep ayrı. Hep ayrı kalacak.
Ama onun içindeki acıyı gördükçe, senin yokluğunu gördükçe…
Ona kızamıyorum.”
Bir an sesimi kaybettim.
Sadece ağladım.
“Keşke burada olsaydın.
Keşke benim yanımda olsaydın.
Keşke beni bu kadar yapayalnız bırakmasaydın, Çiğdem…”
Rüzgâr hafifçe esti.
Sanki saçlarıma dokunan bir el gibi.
Başımı mezar taşına yasladım.
“Ben artık korkmuyorum, biliyor musun?
Çünkü yaşadıklarım beni değiştirdi…
Ve Alaz’ın bana baktığı o sabah… beni benden aldı.”
Yutkundum.
"Sen olmasaydın… onunla asla tanışamazdım.
Belki de seni korumaya çalıştığı kadar… beni de korumaya çalışıyordur.
Ama senin yokluğun… her şeyin ortasında bir boşluk gibi."
Son kez mezara dokundum.
"Ben buradayım Çiğdem.
Ama sensiz çok zor.
Çok…"
Sözlerim yutuldu.
Gerisi sadece hıçkırıklarımın sessiz, derin, kırık sesine kaldı.
ALAZ’IN AĞZINDAN
O sabah Sude, gün ışığı daha tam düşmemişken evden çıktı. Adımlarında bir kararlılık vardı… ama aynı zamanda, sanki nefesi bile taşırken zorlanan bir ağırlık. Gözlerinin altındaki morluklara, saçlarının kabarık ve dağılmış haline, yürürken dizlerinin titreyip yine de devam edişine baktım. Bir şey hissettim… kötü bir şey. Kalbimin içi, anlatılamayacak kadar sıkıştı.
Sessizce peşine takıldım.
O fark etmedi. Her zamanki gibi omuzları düşük, ama içinde fırtınalar kopuyor gibi yürüyordu. Yol boyunca bir kez bile arkaya dönmedi. Benim olduğum yöreye bakmadı. Sanki dünyayla bağını kesmiş birinin yürüyüşüydü bu.
Şehrin gürültüsünden çıkıp mezarlığa doğru kıvrılan o toprak yola girdiğinde, içime bir buz parçası saplandı.
Çiğdem…
Sude’nin gözlerindeki o kırılmışlığın sebebi, gölgesi hâlâ onun omuzlarında duran acı…
Ayak seslerimi hafifleterek, ağaçların arasından onu izlemeye devam ettim. Rüzgâr, dalların arasından geçerken ince bir fısıltı çıkarıyor, ama o… hiçbir şey duymuyordu. Sude yalnızca yürüyordu. Sanki dünyadaki bütün yollar, onu tek bir noktaya çıkarmak için birleşmişti.
Mezarlığa girerken başı öne düştü.
Toprak kokusu ağırdı. Çamların reçinesi rüzgârla hafifçe yayılıyor, sabahın soğuk sisi mezar taşlarının etrafında ince bir perde gibi geziniyordu. Sude, bu sisin içinden geçerken bana o kadar kırılgan göründü ki… dokunsam dağılıp toprağa karışacak sanıyordum.
Sonunda Çiğdem’in mezarının önünde durdu.
Ben, birkaç metre geride, iki çam ağacının arasına saklandım. Onu görebiliyor… hatta nefes alışını bile duyabiliyordum.
Sude dizlerinin üzerine çöktü.
Üzerindeki toz, çam iğneleri, toprağa bulaşan elleri… hepsi acının sessiz tanıkları gibiydi.
Sonra konuşmaya başladı.
Sesi, rüzgârı bile delen bir titremeyle, yavaşça…
O konuştukça içimde bir şeyler kırıldı.
Önce çatladı… sonra ses çıkararak çöktü.
Sude, Çiğdem’e her şeyi anlatıyordu.
O geceyi, yaşadığı travmayı, kaç kere ölmekle yaşamak arasında kaldığını…
Benimle evlendiği o anı… korkusunu… karanlığını… direnişini… nefesinin nasıl kesildiğini…
Bir ara sesi tamamen çatladı.
Çiğdem’in adını söylerken dudakları öyle bir titredi ki, sadece izlemek bile göğsümü parçaladı.
Toprağın üzerinde bıraktığı elinin altındaki çiçekler ezildi, o ezilen çiçeklerin sesi bile kulaklarımda yankılandı.
Her kelimesini duydum.
Her kelime içimde bıçak gibi açıldı.
“Seni koruyamadım,” dedi.
O an yüzümü başka yana çevirmek zorunda kaldım. Çünkü onun o fısıltısındaki suçluluk bile insanın dizlerini düşürebilecek kadar ağırdı.
Bir ara nefesi tamamen kesildi.
Başını mezar taşının üzerine yasladı.
Saçları kaydı, omuzlarından dökülüp toprağın üzerine serpildi.
Ben, olduğum yerden hareket edemedim. Sanki bir zincir sarılmıştı etrafıma…
Belki de hak ettiğim buydu: sessizce izlemek ve hiçbir şey yapamamak.
Sonra birden…
Sude ağlamaya başladı.
Sessiz değil…
İçinden kopan, bastırılmış, yılların yükünü taşıyan bir çığlık gibi.
O sesi duyduğum an göğsümün içinde bir şey durdu.
Kalbim… nefesim… tepemdeki rüzgâr bile durdu sanki.
O kızın omuzları sarsıldıkça, ben ormanın içindeki gölgeme saplandım.
Bir adım atamadım.
Koşamadım.
Dokunamadım.
Sude’nin acısı; çıplak, keskin ve kutsaldı.
Ve ben… o acıya yaklaşmaya bile cesaret edemedim.
Ama tüm söylediklerini dinledim.
Her kırığını, her korkusunu, her suçlamasını, her itirafını…
Ve içimden sadece tek bir cümle geçti:
“Keşke… keşke bu yükü tek başına taşımak zorunda kalmasaydın.”
Sude mezar taşını okşarken, rüzgâr saçlarını onun yüzüne itti.
Titreyen yüzü gökyüzüne çevrildi.
Ben o anda, onun dünyasının nasıl karardığını ve nasıl yeniden ayakta kaldığını ilk kez bu kadar net gördüm.
Ve yemin edercesine sessiz bir söz döküldü içimden:
Onu bir daha asla yalnız bırakmayacağım.
SUDE’NİN AĞZINDAN
Mezarın önünden kalktığımda dizlerimin altı hâlâ uyuşuktu. Sanki toprağa çökerken içimdeki bütün yükler kemiklerime kadar işlemiş, şimdi de her adımda beni geriye çekiyordu. Eve doğru yürürken, ormanın içindeki hava ağırdı; reçine ve nem kokusu boğazıma takıldı. Rüzgâr saçlarımı yüzüme çarpıyor, gözlerimde kurumuş yaşlarla birlikte yapışıp kalıyordu. Yürüdükçe içimdeki ağrılar sessizleşiyor gibi oluyordu, ama aslında sadece daha derine, daha karanlık bir yere çekiliyordu.
Evin kapısına geldiğimde nefesimin titrediğini fark ettim. Sanki içeri adım atınca her şey ortaya dökülecek, toprağa gömdüğüm sözler dudaklarımın kenarından sızacaktı.
Kapıyı açtığım anda Alaz’ı gördüm.
Salonun ortasında ayakta duruyordu. Aralık perdelerden içeri düşen solgun ışık, yüzünün bir yanını aydınlatıyor, diğer yarısını gölgeye gömüyordu. O gölge olan kısmı… sanki beni içinden takip eden gözlerine gizlenmişti.
Gözlerini üzerime çevirdiğinde nefesim isteksizce göğsümde sıkıştı.
“Sude,” dedi.
Sesi yumuşak ama altı derin bir gerilime dayanıyordu.
“Neredeydin?”
Bir an durdum.
Omuzlarım, mezarlık toprağının ağırlığını hâlâ taşıyordu sanki.
Ayakkabılarımın ucuna baktım.
Ellerim birbirine düğümlendi.
Yalan söyleyeceğimi o anda anladım… ve bundan nefret ettim.
“Hava almaya çıktım,” dedim.
Sesim… bana bile ait değildi.
Bir yabancının, çatlaya çatlaya kendini toparlamaya çalışan ince bir sesiydi.
Alaz bir adım bana doğru ilerledi.
O adımı duyduğum anda içimde bir ürperti yükseldi, çünkü ne kadar sessiz olsa da sözünden daha çok şey söylüyordu.
“Bu kadar erken mi?” diye sordu.
Basit bir soru.
Ama gözleri… gözleri benden çok daha derin bir şey soruyordu.
İçimde bir yer kasıldı.
Ağaçların arasından beni izlediğini bilmiyordum.
Bilmediğim için de, yalanım boğazımda diken gibi saplandı.
“Sadece… biraz kafamı dağıtmaya ihtiyaç duydum,” dedim.
Adımlarımdaki toprağı görmemesini diledim.
Gözlerimdeki kırmızının ışıkta parlamamasını.
Mezar taşına yaslanırken kopan tırnak kenarlarımın fark edilmemesini…
Ama Alaz durup yüzüme baktığında, içimden bir sıcaklık çekildi.
Sanki bütün gövdem boşaldı.
O bakış…
İçimi bir anda ortaya çıkaran, hiçbir yalanı saklayamayacağımı hissettiren bir ağırlıktı.
Göğsümdeki suçluluk kabardı, nefesim daraldı.
Elini uzatacak sandım.
Uzansa… belki kırılırdım.
Belki de olduğu yerde çöküp her şeyi anlatırdım.
Ama uzanmadı.
Sadece baktı.
Bakışı kelimelerden daha gürültülüydü.
Ben de gözlerimi kaçırıp ayakkabılarımın ucuna baktım.
Ayak parmaklarımın arasında biriken taş parçaları ezildi.
Titreyen parmak uçlarım yalanımın ağırlığından sızladı.
“Tamam,” dedi Alaz sonunda.
O kelime… bir onay değil, bir kabullenişti.
Ama içinde gizli bir şey vardı:
— Bana söylemediğin bir şey var, biliyorum.
Bunu söylemedi ama bakışı söyledi.
Yanından geçip odama doğru yürürken, kalbim kaburgalarımın arasından dışarı çıkacak gibi çarpıyordu.
Arkamı dönmedim.
Çünkü dönseydim… yüzündeki şüpheyi ve kırgınlığı görecektim.
Kapımı kapattığım anda sırtımı soğuk duvara yasladım.
Ağzımdan çıkan nefes kesik kesikti.
Yalanın tadı hâlâ dilimdeydi…
Ve Alaz’ın gözleri zihnimin arkasında bir yerde, sanki beni duvara çiviler gibi duruyordu.
O an anladım:
Gece…
Bu gece…
O soruların asıl geleceği andı.
GECE
Gece çöktüğünde odanın içi soğuyordu.
Perdelerin arasından içeri sadece ince bir ay ışığı sızıyordu; o ışık bile odanın duvarlarında bir gölge gibi, bana değmeden kayıp gidiyordu. Üzerimde kalın bir battaniye vardı ama üşüyordum. Sanki mezarın önünde dondurduğum o his… hâlâ bedenimin içinde kıpırdamadan duruyordu.
Kapının altından bir gölge geçti.
Gölgenin adımlarla birlikte ağırlaştığını duydum.
Kalbim, kaburgalarımdan kurtulmak ister gibi çarptı.
Sonra kapı yavaşça açıldı.
Alaz içeri girdi.
Gözleri karanlığa alışmıştı, beni yatağın kenarında sıkışmış hâlde hemen gördü.
Bir şey söylemeden kapıyı kapattı.
O “klik” sesi, içimdeki tüm kaçış yollarını mühürledi sanki.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Yatağın tam önünde durdu.
“Sude,” dedi.
Sesi gece kadar derin, ayaz kadar keskin geldi kulağıma.
“Bugün nereye gittin?”
Dilim damağıma yapıştı.
O kadar korkunç bir sessizlik oldu ki, kendi nefesimin sesine bile irkildim.
Yalan boğazımda hâlâ duruyordu.
Ama o yalan büyümüş, sertleşmiş, bana dönüp dikenlerini saplayan bir şeye dönüşmüştü.
“Ben… sadece biraz yürüdüm,” dedim.
Sesim… çatladı.
O çatlakla birlikte tüm duvarlarım da sarsıldı.
Alaz yüzümü seyrediyordu.
Bir heykeli inceler gibi değil…
Sanki içimde sakladığım her duyguyu tek tek yüzümden okuyordu.
“Sude,” dedi tekrar.
Bu kez daha alçak, daha içe işleyen bir tonla.
“Yalan söyleme bana.”
Nefesim bir anda kesildi.
Sanki o cümlenin ağırlığı göğsüme çöktü ve içimde tuttuğum bütün acılar kabarıp yüzeye çıkmak için birbirini itti.
“Ben… yalan söylemedim,” dedim ama sesi duyunca kendim bile inanmadım.
Alaz başını hafifçe yana eğdi; o bakış, yüreğimi parçalayan şeydi.
“Mezarlıktaydın,” dedi.
Sanki tüm gece boyunca içimde biriktirdiğim sessizliği bir anda parçaladı bu kelime.
“Çiğdem’in mezarında.”
Dünya bir anlığına döndü.
Gözlerim bulanıklaştı.
“Takip ettiğini bilmiyordum…” dedim fısıltıyla.
“Evet,” dedi.
“Ettim.”
Yüzüme iyice yaklaştı.
Aramızdaki mesafe… nefes alırken bile birbirimize değecek kadar küçülmüştü.
“Neden bana söylemedin?”
Bu soru…
Beni yıkan şey bu oldu.
Gözlerimin içinde tuttuğum yaşlar bir anda doldu.
Göz kapaklarım tutamadı.
Sanki içimde patlayan bir barajın bütün suları yanaklarımdan aşağı boşaldı.
“Çünkü…”
Sesim titredi, kırıldı, yok oldu.
“Çünkü hatırlamak istemiyordum.
Sürekli… sürekli birilerine zarar verdiğimi hissetmekten yoruldum.
Çiğdem’i… kaybettim.
Seni de kaybetmekten o kadar… o kadar korkuyorum ki…”
Sözlerim birer birer dökülürken, göğsümdeki ağırlık daha sert bastırıyordu.
Gözyaşlarım artık sessiz akmıyordu; boğazımdan çıkan hıçkırıklarla birlikte sarsılıyordum.
Alaz dondu.
Sanki nefesi bile kesildi.
Ben nefes alamıyordum.
Bir elimle dudaklarımı kapattım, çünkü içimden çıkan ses neredeyse çığlık gibiydi.
Nefesim düzensizdi, gözyaşlarım kontrolsüz akıyordu.
İçimde yıllardır susturduğum o acı sonunda dışarı çıkmıştı.
“Sude…” dedi Alaz, sesi ilk kez kırılarak.
Yatağın kenarına diz çöktü.
Ellerini kaldırdı ama bana dokunmadan önce durdu sanki “izin var mı?” diye gözlerimden cevap bekliyordu.
Dayanamadım.
Gözyaşlarımın arasından başımı eğip avuçlarımın içine saklamak istedim ama o izin vermedi.
Narin bir hareketle elimi tuttu.
“Seni kaybetmeyeceğim,” dedi.
Sesi kısık, hırçın, ama içinde korkunç bir kararlılık vardı.
“Ne olursa olsun.”
O kelimeler içimdeki tüm düğümlere çarpıp yankılandı.
Ve ben… artık tutamadım.
Hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Göğsüm dalgalar gibi yükselip alçalıyordu.
Sözlerim anlaşılmazdı, nefesim kesiliyordu.
Ama Alaz gitmedi.
Ellerim titrerken onları avuçlarının arasında tuttu.
Başımı eğip onun omzuna dayandığımda, içimde parçalanan her şeyin çıktığı bir boşluk oluştu.
Ve o boşluk… ilk kez birisi tarafından yumuşacık bir şekilde sarıldı.
Odada sadece ikimizin sesleri vardı.
Benim kırılan nefeslerim, onun sakin kalmaya çalışan ama titreyen soluğu…
Ve o an, içimde bir şey fısıldadı:
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Ağlamam yavaşladığında oda sessizleşti.
O sessizlik… insanın göğsünü acıtan türdendi; hiçbir şey söylemesen bile içindeki bütün sesleri duyabildiğin, en saklı hislerin çıplak kaldığı o türden…
Alaz hâlâ önümde diz çökmüş haldeydi.
Ellerimi avuçlarının arasında tutuyordu; parmaklarını çözmeye çalıştım ama izin vermedi.
Tersine, daha sıkı sardı.
Yanaklarım hâlâ ıslaktı, nefesim düzensizdi.
Ama o, sanki ilk kez beni kırılgan hâlimle izliyordu… sadece bakmıyor, içimi görüyordu.
“Sude,” dedi, sesi önce çekingen bir nefes gibi.
“Beni böyle…”
Devam edemedi.
Başını hafifçe eğdi.
Zorlandığını görebiliyordum.
Alaz’ın güçlü, hiç geri adım atmayan bir adam olduğunu biliyordum ama şu an burnunun ucundan geçen o kırık nefes…
Bambaşka bir şeydi.
“Beni böyle görmen hoşuma gitmiyor,” dedi sonunda.
Sesi kısık, yutkunmuş bir acıyla doluydu.
“Seni korkutmak istemiyorum. Ama… seni kaybetme düşüncesi…”
Cümle boğazında düğümlendi.
Kalbim sarsıldı.
Omuzlarım titrerken yavaşça ona doğru eğildim; o da duraksadı ama geri çekilmedi.
Aramızda nefeslerimizin karıştığı bir mesafe kaldı.
“Alaz…”
Söyleyecek bir şey bulamıyordum.
Gözlerimi kapattığımda hâlâ mezarın toprağı, çiğdem kokusu, onun sessizliği ve kendi yalnızlığım üzerime çöküyordu.
Tam o anda…
Alaz elini yanağıma uzattı.
O kadar nazik, o kadar dikkatli bir hareketti ki… sanki beni incitmekten korkuyordu.
Parmakları yanaklarımın kenarından boynuma doğru indi.
Sıcaklığını hissettiğimde nefesim kesildi.
“Sude,” dedi.
Bu kez sesi farklıydı—daha derin, daha açık, daha savunmasız.
“Sana… bir şey söylemem gerekiyor.”
Göğsümde bir şey sıkıştı.
Gözlerinin içine baktım.
O bakışta bir itirafın gölgesi vardı.
Bir adım daha gelse… her şey değişirdi.
Alaz nefes aldı.
Yutkundu.
Dudakları aralandı.
Ama söyleyeceği kelime boğazının ucunda takıldı.
“Sana… seni…”
Sanki dudaklarına görünmez bir el bastırıp cümleyi yarıda bırakıyordu.
Birden başını eğdi.
Avuçlarından biri elimi bırakıp dizine kapandı.
Derin, sarsıcı bir nefes verdi.
“Bunu şimdi söyleyemem,” dedi fısıltıyla.
“Henüz değil.”
Kalbim paramparça oldu ama aynı anda… içine sıcak bir şey aktı.
Çünkü söyleyemediği şeyin ne olduğunu bilmek için cümleye ihtiyacım yoktu.
Bir süre konuşmadık.
Ben yatağın kenarında oturuyordum, o diz çökmüş hâlde yanı başımdaydı.
Parmakları hâlâ elimi tutuyordu; sanki bırakırsa, yeniden kaybedecekmiş gibi.
“İyi misin?” diye sordu.
İlk kez bu kadar yumuşak bir ses tonunda.
“Biraz…” dedim.
“Sanırım iyiyim.”
“Değilsin.”
Başını kaldırdı.
“Ve bu gece seni yalnız bırakmayacağım.”
İtiraz edecek hâlim yoktu.
Söylemek istesem bile boğazım düğümlenirdi.
Yatağın üzerine oturdu, beni yavaşça kendine doğru çekti.
Başımı omzuna yasladım.
O an, bütün bedenimin gevşediğini hissettim; saatlerdir içinde taşıdığım korku ve ağırlık, onun nefesinin ritmine karışarak azaldı.
Alaz kolunu omzuma doladı.
“Artık güvendesin,” dedi kulağımın hemen yanında.
“Artık yalnız değilsin.”
Gözlerimi kapadım.
İçimdeki düğüm çözülürken hâlâ sessizce ağlıyordum ama bu kez ağlayışım… çırpınan bir acıdan değil, bırakabildiğim bir yükten geliyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde nefesimiz birbirine karıştı.
Konuşmadık.
Gerek yoktu.
Sadece yan yanaydık.
Sıcaklığı, varlığı, nefesinin göğsüme değen o küçük titreşim…
Bu geceyi bambaşka bir şeye dönüştürdü.
Ve ben… ilk kez gerçekten sarıldım.
İlk kez biri beni gerçekten tuttu.
İlk kez bir gecede bu kadar korkup…
bu kadar güvende hissettim.