Yıllar Önce
"Karanlığın ve aydınlığın bir sahibi olmaz." Derdi güçlü Marcus Starfire. Hep haklı olduğunu düşünmüş ve buna inanmışımdır. O bunları söylemesine rağmen ikisinin de sahibiydi aslında, Marcus diğer bütün büyücülerden farklı bir yetenek ile dünyaya geldi. Diğer büyücüler büyü yapmak için asaya muhtaçtı ama Marcus asası olmadan büyü yapabilirdi, bazı şeyleri asalar bile kontrol edemezken Marcus hepsine sahipti. Mesela ateş asa ile kontrol edilemezdi, Marcus ise ateşin sahibiydi yetenekli elleri ateşi kontrol eder, adeta dans ettirirdi. Biliyorum böyle anlatınca çok saçma görünüyor, ama Marcus büyücülük dünyası gibi garip ve esrarengiz bir dünyada bile fark yaratan bir çocuk olarak doğmuştu, büyüdüğü yıllarda büyücüler saklanmak zorundaydılar çünkü kendilerine insan deseler bile büyücüler arasında avcılar olarak adlandırılan büyü yeteneği olmayan bir tür onları canavar olarak sınıflandırıyordu, aslında büyü yeteneği dışında fiziksel yada duygusal açıdan hiçbir farkı olmayan bu iki tür hangi noktada düşman oldu bilemiyorum ama Marcus doğunda bu düşmanlık fazlasıyla ilerlemişti. Marcus büyüyüp on dokuzlu yaşlarına geldiğinde yetenekleri üzerinde kontrol sahibi olmuştu, büyücülük dünyasında kimse Marcus'un sahip olduğu yetenekleri bilmediği için henüz çocuk yaşta büyük bir sorumluluk alarak sahip olduğu bu yeteneği kontrol altına almayı tek başına öğrenmişti küçük Marcus, öğrendiği her şeyi üzerinde baykuş olan siyah bir deftere not almıştı ve belki bir gün ona benzeyen biri çıkar diye saklamıştı, ancak bu hiçbir zaman olmadı. Artık on dokuz yaşında olan genç Marcus büyücülerin öldürülmesinden sıkılmıştı, bu yüzden bir okul açmaya karar verdi, onun düşüncesine göre eğitimi olmayan her büyücü ölmeye mahkum kalıyordu. Neyse ki artık yeteneğini kontrol edebiliyordu genç adam, ailesinin sahip olduğu geniş bir araziye kocaman bir yapı inşa etti yapı toplamda beş ana binadan oluşuyordu. Kuzeyde kalan bina en karanlıkta kalan binaydı Marcus bu binaya siyah rengi verdi, güneyde kalan bina fazla aydınlıktı ve ormana en yakın bina buydu Marcus bu binaya yeşil rengi verdi, doğuda kalan bina güneşe en yakın binaydı gün doğarken güneş gibi parlıyordu bu yüzden Marcus bu binaya turuncu rengi verdi, batıda kalan bina güneşi batarken görebilen tek binaydı gün batımının nefes kesici kırmızısını yansıtıyordu Marcus bu binaya kırmızı rengi verdi ve son olarak bütün binaların ortasında kalan çatısı camla kaplı olan bina gökyüzünü yansıtıyordu Marcus bu binaya mavinin en açık rengi verdi. Okulun çevresine ağaçlar dizdi, doğayı kontrol edebildiği için bu onu pek zorlamadı, ormanı olabilecek en tehlikeli yaratıklarla doldurdu ve bu ormana karanlık orman ismini verdi ama okulda okuyacak olan öğrencileri unutamazdı bu yüzden karanlık orman ile okul arasına bir orman daha yerleştirdi iki orman birbirine karışsa bile aydınlık orman güvenliydi, karanlık ormanın tehlikeli yaratıkları aydınlık ormana giremezdi, aynı şekilde aydınlık ormanın sevimli ve yardımsever yaratıkları da karanlık ormana giremezdi. Okulda ana binalardan ayrı birçok bina vardı bitki serası, etkinlik binası, kütüphane, hayvan evi, baykuş yuvası ve daha bir sürü bina oluşturdu Marcus, okulunun adını "Maison de l`espoir" Koydu ve sonrada büyücülük dünyasına haber saldı bilgisi olan bütün cadı ve büyücüleri yardıma çağırdı öğretmenlik yapma ve çocukları bilgilendirme hakkı tanıdı. Kısa sürede tam beş kişi vardı okulda, Andrew Jones, Arthur Miller, Anastasia Hope, Elizabeth Smits ve tabi ki Marcus Starfire da öğretmenlik yapmaya başladı. Başlarda çok öğrenci gelmese de gün geçtikçe daha fazla öğrenci gelmeye başladı, Marcus bir düzenek kurdu, okula yeni başlayan her öğrenci eline minik bir kesik atardı, kanlarını Marcus'un yaptığı suya damlatırlardı, su hangi binanın rengine bürünürse o binaya giderlerdi, bu düzeneğe kanın hakikati ismi verildi. Zamanla bütün binaları kontrol edemeyeceği kadar öğrencisi oldu, öğretmenlik için gelen dört büyücü Marcus'un yükünü hafifletmek istedi bu yüzden her biri bir binanın yükünü üstlendi, Andrew kırmızı binanın başına geçti böylelikle Marcus kırmızı binaya Jones ismini verdi, Arthur yeşil binayı seçti ve o binanın ismi de Miller olarak değiştirildi, Anastasia mavi binanın sorumluluğunu aldı Marcus bu binaya Hope ismini bahşetti, Elizabeth turuncu binayı idare etmeye karar verdi Marcus bu binaya Smits ismini vermeden önce üç gün boyunca genç kadını ikna etmeye çalıştı böylelikle siyah bina da Marcus'a kaldı, ama genç adam bu binaya kendi soy adını vermedi sadece karanlık ismini verdi, böylece beş binanın beş sahibi oldu okul birkaç ay içerisinde gerçekten herkesin kurtuluşu haline geldi, çocukların yanı sıra bazı günlerde yetişkinleri de eğitti bu beş büyücü ve eğitim alan çoğu yetişkin okulda öğretmen olarak işe başladı, en başında yalnız yola başlayan Marcus artık dört arkadaşa sahipti ve istediğini yapmıştı büyücüler artık avcılardan güçlüydü, zaman ilerledikçe beş büyük usta yakınlaştı arkadaş oldular ve hepsi büyücülük dünyasında tanınmaya başladı en çok da genç Marcus. aradan iki yıl geçtiğinde okul artık her yıl mezun veriyor ve yeni öğrenciler alıyordu, bu okuldan ilham alan çoğu büyücü yeni okullar açmaya başlamıştı böylece Marcus'un okuluna gelemeyen öğrenciler diğer okullarda eğitim alıyordu. O sene okula yeni öğretmen olmuş bir kadın başladı, Angie Brown yirmi yaşında sevimli bir kadındı, uzun sarı saçları ve cam gibi mavi gözleri vardı teni bir pamuk gibi beyazdı, Marcus ilk gördüğü anda etkilenmişti bu kadından ancak onu kendi karanlığına çekmek istemedi, siz şimdi şaka yaptığımı sanıyorsunuz ama Marcus'un sadece karanlığa hükmetme gücü yoktu kendisi de karanlıktı kuzguni siyah saçları vardı genç adamın gözleri de saçları gibi karaydı teni bir porselen gibi beyazdı belki ama Marcus sürekli giydiği siyah cübbe ile tenini de kapatırdı, ancak genç adamın hesaba katmadığı bir şey vardı Angie Marcus'tan etkilenmişti bile ve onun karanlığından kaçmaya hiç de niyeti yoktu. Sadece birkaç ay içerisinde aşkları başladı, güzel çift kısa sürede büyücülük dünyasının en güçlü çifti olmuştu, sevgili olmalarının üstünden henüz dört ay geçmişti ki dillere destan bir düğün ile evlilikleri duyuldu, birlikte okulu yönetmeye başlayan çift mutluydu. Herkesin kurtarıcısının güzeller güzeli karısının hamile olduğu haberi yayıldı büyücülük dünyasında, bir oğlu oldu genç Marcus'un henüz yirmi iki yaşında tattı babalığı "kimseyi kendimden de öne koymam sanırdım ama Louis bu düşüncemi tamamen değiştirdi." söylediği bu sözler yayınlanmıştı bir gazete makalesinde, minik Louis babasının yeteneğine sahip değildi ama çok zeki bir bebekti. Louis iki yaşına girdiğinde Angie`nin ikinci kez hamile olduğu duyuldu, Marcus yirmi dört yaşında ikiz kız babası olmuştu "oğlum benim her şeyim, ama kız babası olmak çok farklı, Lisa gerçekten korunmaya muhtaç bir çiçek gibi, ama Maria insanın kendisinden bile sakladığı o sırra benziyor." gazete makalesinde yazan bu sözler Marcus'a aitti, kızları hakkında tek bir soruya cevap vermedi Marcus "neden bu kadar farklılar?" bu sorunun gerçeği Maria neden bu kadar farklı olmalıydı sanırım, çünkü Louis babası kadar siyah olmasa da koyu kahverengi gözlere ve kahverengi saçlara sahipti henüz üç yaşında olsa da babasının keskin yüz hatları yüzüne hakimdi, Lisa mavi gözlü bir bebekti, kısacık sarı saçları ve pamuk gibi beyaz bir teni vardı annesine benziyordu, Maria ise henüz bebek olmasına rağmen boynuna kadar uzun kızıl saçlarla doğmuştu, bir bebeğe göre fazla olan porselen gibi bir teni ve açık kahverengi gözleri ile ailedeki kimseye benzemiyordu. Marcus kızlarının da kendi yeteneğini almamalarını onları bu şekilde lanetlememeyi umuyordu ama kızlar iki yaşına girdiğinde Maria`nın bazı güçleri aldığı ortaya çıktı, Lisa ve Louis hiçbir yeteneğini almazken Maria karanlık olan bütün yetenekleri almıştı. Marcus bunu diğer çocukları hatta karısı dahil herkesten gizledi, küçük kızını kimsenin hedefi yapamazdı.
Günümüz [Maria`nın anlatımıyla]
Sabahın köründe karanlık binanın o meşhur rutubetiyle uyandım. Şatodaki taşlar sanki gece boyu benimle dertleşmiş gibi soğuktu. Aynaya bakıp saçlarımı tararken, "günaydın Maria," dedim yansımama. "Yine o 'herkes benden nefret ediyor ama ben çok havalıyım' bakışını takınma vakti. Bakalım bu gün kimin ödünü patlatacaksın" Aslında tek istediğim, babamın o son gecedeki görüntüsünü zihnimin derinliklerinden çekip çıkarmaktı. Katil kimdi? O gölge kime aitti? Bu okul benim için bir eğitim yuvası değil, babamın kanlı izlerini süreceğim bir av sahasıydı. Koridora çıktığımda Lisa ve Louis'i gördüm. Andy ile konuşuyor ve.. gülüyorlardı. Kalbimde bir yerin ince ince sızladığını hissettim. Lisa'nın o çocuksu kahkahası... bana hiç böyle gülmemişti. Louis'in o korumacı tavrı... benim arkamda hiç böyle durmamıştı. Şimdi ise Andy'nin ışığında yıkanırken, beni sadece bir karaltı olarak görüyorlardı, gerçi hep öyle görmemişler miydi sanki? Dram yapma Maria. Onlardan nefret etmiyorum, hayır onlardan asla nefret edemem ki, aksine onları o kadar çok seviyorum ki, bu sevgi göğüs kafesime dar geliyor. Ama bunu asla bilmeyecekler, suç benim değil! Bunu onlara söylesem bile inanmazlar, inansalar bile.. benden nefret etmeye devam ederler. "Varis geliyor," diye mırıldandı Louis, ben yanlarından geçerken, sana da günaydın abi. Sesi bir yabancıya hitap eder gibiydi, bu canımı yakıyor. seni çok seviyorum aptal abim, keşke sende de biraz beyin olsaydı da bunu fark etseydin. Tabi ki bunu dışımdan söylemek yerine yanlarından sessiz ama emin adımlarla geçtim. Derse hala vakit var, onlar kahvaltı etsinler bende araştırmaya başlasam iyi olacak, kahvaltı kültürüm hiç olmamıştır zaten. Kütüphanenin en eski, tozlu raflarının arasında babamın eski kayıtlarını aramaya başladım, on beş dakika da sürmüş olabilir beş dakika da, açıkçası yeni uyandım ve zaman kavramı henüz benim için tam oturmadı ama bir gölge belirdi. Alexander Noir. Andy'nin amcası olduğunu dün Liam'dan öğrenmiştim aralarında bir yaş varmış, ama ne yalan söyleyeyim Alexander'ın gözlerinde Andy'nin o kör edici iyimserliğinden pek de eser yoktu, kurnaz kurnaz yüzüme bakıyordu. "Tozun içinde bir mücevher arıyor gibisin," dedi, sesi alçak, tok ve tekinsiz bir tınıydı, evet canım mücevher arıyorum! Sabah sabah rüyamda gördüm burada olacağına eminim! Hatta! O mücevheri bulunca da okulu bırakıp kendime ada satın alacağım izle bak. Beni Andy ile kıyaslayacak büyük ihtimalle, ne diyeceksen de ve git işim başımdan aşkın demek istedim ama o benden önce davrandı kitabımı elimden alıp kapağına baktı "Marcus Starfire, önemli notlar... Herkes onun gücüne odaklanırken, sen onun zihnine odaklanıyorsun. Akıllıca" dedi, bir zahmet akıllıca olsun kıvırcık, sonuçta bende babamın kızıyım ya. "Ne o yoksa babamı tanıyor muydun?" diye sordum, dalga geçiyorum elbet, babam öldüğü zaman bu kıvırcık altı yaşında falandı büyük ihtimalle. "Onu herkes tanıdığını sanırdı Maria," dedi, bana doğru bir adım atarak. Mavi gözleri bizzat benim kim olduğumu anlamaya çalışır gibi bakıyordu. Acaba içimdeki beni görse tepkisi ne olurdu, çünkü tanıdığım hiç kimse benim kadar esprili ve geveze değil. "Ama sen.. sen ne onun gölgesisin ne de bir başkasının aynası. Sen sadece Maria'sın. Ve bu, bu okuldaki en tehlikeli şey." Vay be. Bir konuşma içinde hem gururumu okşadı, hem de birkaç saniyeliğine hayatı sorgulattı, bak bunu herkes yapamaz, puan kazandın Noir. "Bana çok fazla isim takıldı, ama tehlike diyeni ilk kez gördüm, zeki çocuksun bazı gerçekleri görebiliyorsun belli ki, şimdi izninle sandığı buldum ama içinde mücevher aramam lazım." son cümleyi söylerken elindeki kitabı gösterdim ve dönüp ondan uzaklaştım, buraya babamın masum olduğunu kanıtlamaya geldim, aşk benim işim değil. Kütüphaneden çıkarken Tommy önümü kesti. O kusursuz gülümsemesiyle, sanki dünyanın en dürüst insanıymış gibi duruyordu. Ama o gülüşün altında bir şey var, ama bu şuan için benim meselem değil. "Maria," dedi yumuşak bir sesle. "Bina seçimindeki o gösterin... Hepimizi etkiledin. Belki de güçlerimizi birleştirmeliyiz. Okulun geleceği için..." Aptal çocuk benimle oyun oynayabileceğini sanıyor, burası benim babamın okulu canım okulun geleceğini benden çok umursayan olamaz. "Okulun geleceği için mi? yoksa senin geleceğin için mi Tommy?" Diyerek ona bir adım yaklaştım. "Zeka oyunlarını severim, ama seninle satranç oynamak, bir yılan ile ip atlamaya benziyor. Sonunda kimin kaybedeceği belli." Tommy'nin gözlerinde bir anlık bir parlama gördüğüme yemin edebilirim, tabii buldu kendisinden daha zeki birini. "Ben yılan değilim Maria, sadece doğru hamleyi bekleyen bir oyuncuyum." dedi gülümseyerek, ona bir adım daha yaklaştım. "Ben oyuncu değilim Tommy," dedim kulağına eğilerek. "Ben oyunun sonuyum. Bana yaklaşırken adımlarına dikkat et." cevap vermesini beklemedim dönüp o kocaman salona doğru yürüdüm. Salona girip Masama döndüğümde Liam ve Lucas oradaydı. Ah benim yalnızlığa aşık ruhum.. Bu iki baş belası karşısında alarm veriyordu. "Bakıyorum da yine buradasınız, arkadaşınız falan yok mu sizin? Gitsenize yanlarına." dedim sandalyeme sertçe otururken, bu ders saatine de büyü mü yaptınız arkadaşlar? Neden bu saat bir türlü tam dokuza gelmiyor? "Var" dedi Liam ağzına bir elma atarak, ve beni bütün düşüncelerimden ayırarak, neye var dedi bu baş belası şimdi, hah arkadaşlar, doğru. "Ama senin masan daha... serin. Hem bak, sana en sevdiğin yaban mersinli kekten getirdim." dedi bu sefer de ben sessiz kalınca, ben bu ikisine yaban mersinli keki sevdiğimi ne zaman söyledim ya? Kahin falan mı acaba bunlar? "Yaban mersini sevmem," dedim yalan söyleyerek. Evet, aslında bayılırım ama onların bunu bilmesine gerek yok, bir tahmin yürüttü ve başarısız oldu, bırakalım öyle bilsin. Onları kendimden uzak tutmam lazım. Sevgi zayıflıktır, sevdiğim herkes ya ölüyor yada benden nefret ediyor. Evet bu sitemim size sevgili ikizim ve aptal abim! "Yalan söylüyorsun," dedi Lucas sakince. Gözleri üzerimdeydi. "Kalbinin atış hızı kekin kokusunu alınca değişti. Bizden kaçamazsın Maria. Biz senin o inşa ettiğin duvarın harcını biliyoruz." Harika! Biri zihnimi okuyor, diğeri kalp atışımı takip ediyor, artık bunu her nasıl yapıyorsa. K9 köpekleri bile bu kadar gürültülü bir yerde bir insanın kalp atışını duyamaz! ayrıca ben ne zaman 'evlatlık edinilmesi gereken kedi' moduna girdim? "Beni rahat bırakın," dedim her zamanki mesafeli sesimle. "Yalnız kalmayı seviyorum ve de istiyorum." "İstediğin kadar sev ve iste," dedi Liam, sırıtarak. "Biz yemin ettik Maria. Sen kabul edene kadar gölgen olacağız. Hem gölge iyidir, güneşte yanmanı önler." içimden bir gülme isteği geldi, göründü, gitti. Ah Liam, istesem güneşte yanmamak için dünyadaki bütün gölgeleri yanıma çekebilirim, ve bunu sadece mecaz anlamda söylemiyorum, ama Liam'ın bu patavatsız neşesi ve Lucas'ın o huzurlu sessizliği.. Belki de bu cehennemde yanmamı önleyecek olan gerçekten de onlardır. Ama onları kabul edemem, benim yanımda duran benim karanlığımın ortağı olur, zarar görür, yada en iyi ihtimalle beni çok sinirlendirirler ve onları döverim! Tamam Maria, saçmalama. Babamın masumiyetini kanıtlayana kadar, kimsenin kalbime dokunmasına izin veremem. Hatta yaban mersinli kekin bile.